11 Ağustos 2022 Perşembe

CHARLES DİCKENS "BÜYÜK UMUTLAR"

 Büyük Umutlar 📚 Charles Dickens 


Özgün adı "Great Expectations" olan "Büyük Umutlar'' Charles Dickens'ın 1861 yılında yazdığı 'bildungsroman'ıdır. Yazar, 19. yüzyılın acımasız toplum düzenini eleştirirken Sanayi Devrimi sırasında geniş kitlelerin çektiği acıları ve yoksulluğu gerçekçi bir bakış açısıyla anlatmıştır. Londra'daki yaşam üstüne ayrıntılı bilgiler veren yazar, taşradan şehre taşınan, sosyal merdiveni yavaş yavaş tırmanan ve değerlerini yitiren genç bir adamın acımasız gerçeklerle yüzleşmesini konu alır. Çocukluğundan yetişkinliğine kadar hayatına tanık olunan ana karakter Pip'in ahlâkî ve psikolojik gelişimi romanın odak noktasıdır. Yazar, paranın insanları nasıl değiştirebileceğini ve sınıf ayrımlarının sevgiye nasıl engel olabileceğini vurgulamaktadır.


#Altınıçizdiğimsatırlar 📝

* Her kim tarafından yetiştirilmiş olurlarsa olsunlar, çocukların varlıklarını sürdürdükleri küçücük dünyalarında, haksızlık kadar derinden hissedilip derinden algılanan bir şey yoktur. Çocuğun maruz kaldığı haksızlık küçücük bile olsa, çocuk küçücüktür, dolayısıyla dünyası da küçücüktür ve onun ölçülerine göre, tahta bir at iri kemikli bir İrlanda atı gibi kocaman görünür.

* Yaşamınızdan belli bir günü sildiğinizi farz edin, yaşamınızın akışı kimbilir ne kadar farklı olacaktır. Ey bu satırları okuyan okur, bir an durup demirden ya da altından uzun zincirleri düşün; bu zincirler ister dikenlerle kaplı ister çiçeklerle bezeli olsun, şayet o unutulmaz günlerden birinde ilk halkası örülmemiş olsaydı, o zincir seni asla boyunduruk altına alamayacaktı.

* Son derece temiz bir ev hanımıydı fakat temizliği, kirden daha rahatsız edici ve kabul edilemez bı hale getirmek gibi üstün bir sanatı vardı.

* Yakalanma kabahatini işlediğim tüm hastalıkların, uyumamak suretiyle girdigim tüm günahların, düştüğüm tüm yüksek yerlerin, kendi kendimi tüm yaralayışlarımın, kaç defa mezara girmemi istediğinin, benimse asice buna karşı geldiğimin korkunç bir envanterini çıkarmaya koyuldu.

* Sözün özü, doğru olduğunu bildiğim şeyi yapmayacak kadar korkaktım; tıpkı daha önce yanlış olduğunu bildiğim şeyi yapmaktan kaçınmayacak kadar korkak olduğum gibi. O zamanlar dünyayla hiçbir münasebetim yoktu ve böyle davranırken, dünyanın çok sayıdaki sakininden birini örnek almamıştım. Kendi çapımda, eğitimsiz bir dâhi olarak, eylem tarzımı kendi kendime keşfetmiştim.

* Ve hükümranlık sahasında eğitimli insanların olmasını hoş karşılamayacaktır, özellikle de isyan ederim korkusuyla, benim eğitimli olmamı hoş karşılamayacaktır. Âdeta bir Asi gibi...

* Zavallı annem hayatı boyunca köle gibi çalışmış, çok ağır iş yapmış, dürüst ve güzel yüreği paramparça olmuş ve ömrü hayatında gün yüzü görmemiş bir kadındı; bu yüzden de bir kadına yanlış yapacağım diye aklım çıkar, hatta öyle ki iki taraftan birine yanlış yapacaksam, kendime yanlış yapıp azıcık müşkül duruma düşmeyi tercih ederim.

* Zıvanadan çıkmış bir haldeydim -tıpki işkence altında gözünü karartmış bir tanık gibi - onlara her türlü şeyi anlatabilirdim.

* Öylesine suratsız biriydi ki bir kitaba bile başlarken sanki yazarı kendisine karşı bir kusur işlemiş gibi tavır takınırdı...

* Yaşamımız boyunca en büyük zaaflarımız, en nefret ettiğimiz insanlar yüzünden açığa çıkar, keza yaptığımız en büyük kötülüklere onlar vesile olur.

* Yaşam dediğin şey pek çok vedanın birbirine lehimlenmesinden oluşur. İnsanlar da türlü türlüdür; kimisi demircidir, kimisi kalaycı, kimisi kuyumcu, kimisi de bakırcı. Bu insanların arasında bir ayrımın olması kaçınılmazdır...

* Sanki bir tür ataletle, sonu gelmeyen bir huzursuzlukla ve arafta kalma haliyle lanetlenmiş gibiydim ve elimden başka bir şey gelmediğinden kayığımın küreğini çekmeye devam ederek bekliyor, bekliyor, bekliyordum.





6 Ağustos 2022 Cumartesi

CHARLES DİCKENS "MİSTER PICKWICK'İN SERÜVENLERİ"

 Mister Pıckwıck'in Serüvenleri 📚 #CharlesDickens

İlk olarak tefrika halinde yayımlanan Mister Pickwick’in Serüvenleri, Charles Dickens'ın 1836 yılında henüz 24 yaşındayken yazmaya başladığı ilk romanıdır. 

Pikareks olarak nitelendirilen romanda toplumdan kopuk ve standeter yaşam tarzına sahip Mr. Samuel Pickwick, kurucusu olduğu ve başkanlığını yaptığı kulüpteki arkadaşı olan birkaç üyeyi ve uşağı Sam'i de alarak, insanın doğasını anlamak maksadıyla çeşitli gezilere çıkarlar. Pıckwıck kulübü o dönemin İngiltere’sinde yaşamakta olan muhtelif insan manzaralarıyla okuyucuyu tanıştırır. Pickwick Kulübü üyeleri gözlem yapmak amacıyla Londra’dan yola çıkarak İngiltere’nin pek çok yerini dolaşmaları esnasında tanıştıkları kişilerle yaşadıkları maceraları, başlarından geçen olayları ve dinledikleri hikayeleri not ederler. Mister Pıckwıck yaşadığı serüvenlerde kazandığı tecrübeyle bu süreç nihayetinde düzenli aklı başında bir kişiye dönüşmeye başlar. Kimi zaman mizah duygusuyla, hicivlerle, alegorilerle aktarılan romanda trajedileri de yansıtılarak 19. yüzyıl başındaki İngiltere’nin toplumsal bir tablosu çizilmiştir. Don Kişot'tan esinlenerek kaleme alınan eser daha gerçekçi olayların farkındalığı ile ondan ayrılır. 

#altınıçizdiğimsatırlar 📚

* İnsan zihninin, geçmiş olayların yarım yamalak anıları arasında aklın denetimi olmaksızın oradan oraya huzursuzca koşturduğu ama aynı zamanda dile gelmez bir eza duygusu ile bir türlü sıyrılamayacağı o yeri bilinçsizlik haline düştü.

* Beden gözünüzün önünde güçsüz ve çaresiz, öyle serilmiş yatarken, zihnin her zamanki sağlıklı uğraşlar ve amaçlara geri dönüşüne tanık olmak insana çok dokunuyor. Ama bu uğraşlar ciddiyet ve vakarla bağdaşır olmaktan uzak bir karakter sergilediği zaman üzerimizdeki etkileri son derece daha feci oluyor.

* İnsanlar güneşi bütün ihtişamıyla görebilmek için erken kalkmalılar, zira parlaklığının bütün gün sürdüğü çok enderdir. Bir günün sabahı ile hayatın sabahı birbirinin o kadar aynısıdır ki!

* Bana hatırlattıklarından ayrı düşünemediğim için Londra'nın bu semtinden nefret ederim. Cadde geniş dükkânlar ferahtır; gelip geçen araçların gürültüsü, insan kalabalığının ardı arkası kesilmeyen ayak sesleri... Bütün o telaşlı trafik patırtısı sabahtan akşama kadar yankılanır durur orada ama yan sokaklar suratsız ve karanlıktır; tıkış tıkış ara yıllarda yoksulluk ve sefahat cıvışır; mahrumiyet, kademesizlik tıkılmıştır daracık hapishanenin içine. Zulmet ve kasvet -benim gözümde hiç değilse - o havâlinin üzerine çökmüş, havasını murdar ve hastalıklı bir renge büründürmüştür.

* Zira umutsuzluk, felaketin ilk zalim saldırısına nadiren eşlik eder. Sınanmamış arkadaşlıklara hala güvenir insan; mutlu günlerinde dostların ihtiyaç duyulmazken bol keseden sundukları hizmetleri hatırlar; mutlu tecrübesizliğinden ötürü henüz umudunu yitirmemiştir ve ilk şokun altında ne kadar eğilse de hayal kırıklığı ve ihmallerin samyeli altında boynu bükülene kadar o umut, yüreğinde kısa bir süre yeniden canlanır.

* Dıştan bakınca çocuktu ama onda çocukluğun sevinç yüklü yüreğinden, şen gülüşünden, pırıltılar saçan gözlerinden eser yoktu.

* Noel, olanca keyifli evecenliğiyle yaklaşıyordu. Konukseverlik, neşe ve içtenlik mevsimiydi; yaşlanan yıl, bir geçmiş zaman feylesofu gibi, dostlarına davet çıkarıp, ziyafetler, şenlikler ortasında sükûnetle, huzur içinde geçip gitmeye hazırlanıyordu. Sevincin kabına sığamadığı günlerdi

* Yeryüzünde bütün saray adamlarının âdetidir: Kralın tekmelediğini sen de tekmeleyeceksin, kucakladığını kucaklayacaksın!

* Çok çalışıp bir dilim ekmeğini emeğiyle kazanan insanların her zaman neşeli ve mutlu olduklarını gördü; tabiatın sevimli çehresinin en cahil kimse için bile bitmez tükenmez neşe ve sevinç kaynağı olduğunu gördü; özene bedene bakılıp sevgiyle yetiştirilmiş insanların mahrumiyetler ortasında mutlu olduklarını, onlardan daha kavi yetişmiş nicelerini mahvedecek acılara katlandıklarını, çünkü gönüllerinin mutlulukla, hoşnutluk ve huzurla donanmış olduğunu gördü. Tanrı'nın en nazik, en kırılgan yaratıkları olan kadınların; kederi, zoru ve sıkıntıyı yenmekte çoğu zaman herkesten üstün olduklarını ve bunun yüreklerindeki bitmez tükenmez şefkat ve vefadan kaynaklandığını gördü. Ve hepsinin üstünde, başkalarının sevincine, nesnesine kendisi gibi yan bakıp laf atanların bu yüzden yeryüzünün en çürümüş ayrık otları olduklarını gördü ve dünyanın her iyiliği, her bir kötülüğü ile yan yana konulup tartıldığında, her şeye rağmen fevkalade dürüst ve makul bir dünya olduğu sonucuna vardı.

* Ama o artık aynı insan değildi. Eski hallerinden duyduğu pişmanlığın alay konusu olacağı ve artık değiştiğine kimsenin inanmayacağı bir yere dönmeye nasıl katlanabilecekti? Birkaç saniye tereddüt ettikten sonra döndü, nerede olursa olsun ekmeğini kazanacağı rastgele bir yere doğru yürüdü.




13 Temmuz 2022 Çarşamba

CHARLES DİCKENS "KASVETLİ EV"

 

Kasvetli Ev (Bleak House)
Charles Dickens 📚


Özgün adı Bleak House olan Kasvetli Ev Charles Dickens'ın olgunluk çağı romanlarından biridir. Yazar Kasvetli Ev'de, Victoria çağının katı ahlakçılığı, toplumsal sınıf arasındaki uçurum, zengin ve yolsulların yaşayışları, ataerkil bir toplumda kadının yeri gibi pek çok konuyu irdelemiştir.

İngiltere, Sanayi Devrimi'nin getirdiği değişikliklerin sancıları ile boğuşurken, Londra'nın bunaltıcı sisi gölgesinde aristokrasiden, işçi sınıfına toplumun her tabakasına uzanan karakterler betimlenerek polisiye kurgusu ve çok katmanlı anlatımla kaleme alınan roman, ilk olarak Mart 1852 ile Eylül 1853 arasında tefrika edilmiştir. Roman kısmen baş kahraman Esther Summerson, kısmen de dıştan bir anlatıcı tarafından aktarılır. Kasvetli Ev'de Chancery Mahkemesi'nde uzun süredir devam eden Jarndyce Jarndyce karşı davası ve bunun gibi sonuçları belirlenemeyerek sürüp giden pek çok davanın trajedisi anlatılmaktadır. Yazar, uzun yıllar devam eden bir miras davasının merkezinde gelişen olaylar zincirini ele alırken, yasal ortamdaki çarpıklıkları, hukuk sistemini eleştirir ve birçok karakteri ortak yazgısıyla birbirine bağlar.



#Altınıçizdiğimsatırlar 📝

* Genel bir lanetlik illetine tutulmuş vaziyette birbirlerinin şemsiyelerini iteleyen ve sokak köşelerinde, gün doğduğundan beri ( tabii gün gerçekten doğmuşsa) on binlerce başka yayanın kayıp ezdiği yerlerde ayakları kayan yayalar, o noktalarda kaldırılma sımsıkı yapışan ve bileşik faiz usulü yığıldıkça yığılan çamur katmanlarının üzerine yenilerini ekliyor.

* Hile, savuşturma, sürüncemede bırakma, tahrifat, taciz, her türlü sahtekârlık dönüşü olmayan kötü izler bırakır.

* Herkes ona bakıyor, kimse göremiyor.

* Etrafında dönüp duran bütün küçük solgun yıldızlar, onun zaaflarını, önyargılarını, çılgınlıklarını, huysuzluğunu ve kaprislerini biliyorlar ve terzi nasıl fiziksel ölçülerini alıyorsa onlar da aynı şaşmazlıkla ölçüsünü aldıkları ahlâkî mizacına göre davranıyorlar.

* Eski püskü giysiler içindeki, bu sert ve dayak mağduru kadınların böyle tek vücut olmalarını; birbirleri için ne kadar anlam ifade ettiklerini; birbirleriyle olan yakınlıklarını; hayatlarının zorlu tecrübeleri sonucu kalplerini birbirlerine nasıl açtıklarını görmek bana çok dokunaklı geldi. Böyle insanların en iyi yönlerinin bizden adeta saklandığını düşündüm. Fakirlerin fakirler için ne demek olduğunu kendileri ve TANRI haricinde pek bilen yok.

* O hayâsız yaratık ölmüş olan adamın ( onu sarı suratı ve siyah saçlarından tanımıştı) arada bir sokaklarda alaya alınıp takip edildiğini biliyordu sadece. Soğuk bir kış gecesi, çocuk kavşağın yakınlarında bir kapı eşiğinde titrerken adam dönüp ona bakmış, yanına gelmiş, ona birkaç soru sorup dünyada hiç dostu olmadığını öğrenince " Benim de yok. Bir tane bile!" demiş ve ona bir gecelik yemeğe ve yatağa yetecek kadar para vermiş. Ondan sonra adam onunla sık sık konuşmuş; ona geceleyin iyi uyuyup uyulmadığını, soğuğa ve açlığa nasıl dayandığını, ölmeyi isteyip istemediğini ve buna benzer başka tuhaf sorular sorarmış. Adamın parası olmadığında, geçerken " Bugün ben de senin gibi fakirim, Jo" dermiş; ama parası oldu mu Jo'ya birazını vermekten hoşlanırmış ( çocuk buna yürekten inanıyordu).

* Birazcık doğallık hariç her şeyi vardı.

* Adı Jo. Başka bir şey bilmiyor. Herkesin bir de soyadı olduğunu bilmiyor. Hiç bööle şey duymamış. Jo'nun uzun bir ismin kısaltması olduğunu bilmiyor. Ona göre kendisine yetecek kadar uzun. Ona göre bir mahzuru yok. İsminin harflerini söyleyebilir mi? Hayır. Söyleyemez. Baba yok, anne yok, arkadaş yok. Okula gitmemiş. Ev de ne demek? Süpürgenin süpürge olduğunu, yalan söylemenin kötü olduğunu biliyor. Ona süpürge ve yalan mevzularını kimin anlattığını hatırlamıyor ama ikisini de biliyor. Buradaki beyefendiye yalan söylerse öldükten sonra ona neler yapılır bilmiyor ama çok kötü bir ceza vereceklerine ve bunu da hak edeceğine inanıyor - bu yüzden de doğruyu söyleyecek.

* O çok yaygın, her şeyin düzeleceği inancı! Bir çaba harcayıp düzelteceği değil de kendiliklerinden "düzeleceği" inancı! Bir delinin dünyanın "üçgen" olacağına inanması gibi!.

* Zihnine yerleştirdiği her şey başlangıçta nasıl tırtılsa sonuçta öyledir. Hayatı boyunca tek bir kelebek bile üretmemişti.

* Samilerle Hititler gibi eski halklar hakkındaki bilgileri ezberleyerek yetiştirilmiş olduğundan sık sık eğitimdeki başarısızlığın bir numunesi olarak gösterilirdi.

* Bu haneden hep hayata erken atılıp geç evlenerek, iş bilir karakterini pekiştirmiş, bütün keyiflerden uzak durmuş, hikaye kitaplarına, masallara, romanlara ve fabllara yüz vermemiş, her türlü hoppalığı yasaklamıştı. Bunun da faydasını görmüş, asla gerçek bir çocuğa sahip olmamıştı; ürettiği bütün o küçük adamlar ve kadınların, zihinlerinden iç sıkıcı bir şeyler geçiren yaşlı maymunlara benzediği gözlemlenmişti.

* Şeytan fistan da giyse lata da giyse kötüdür (ikisiyle de çok kötü olabilir) ama gömleğinin önüne bir iğne takıp, kendine beyefendi dediğinde, bir kartı ya da rengi tuttuğunda, az buçuk bilardo oynadığında, tahvillerle bonolardan biraz anladığında, diğer giysileri giyen şeytanlardan çok daha kumpasçı, katı ve katlanılmaz bir şeytan olur.

* Düşüncesi şu; kendisine fazla derin gelen insanlardan ne kadar uzak dursa az, bilmediği konulara da ne kadar az bulaşırsa o kadar iyi olur; ana kural, ne olduğunu bilmediğin hiçbir işi yapma, üstü kapalı da gizemli hiçbir işe karışma, basacağın yeri görmeden ya adımını atma.

* Her gün hayatta hiçbir meşalesi olmayan huzursuz adamlar çok meşgullermiş gibi bir görüntü sergiliyorlar.

* Avare avare evine dönüyor; füme olmuş, rengi solmuş, âdem arasında ikâmet ediyor ama onlara karışmıyor, gençlik nedir bilmeden yaşlanmış, o daracık yuvasını insan tabiatının kıyılarıyla oyunlarında yapmaya öyle alışmış ki daha geniş, daha güzel yerleri olduğunu unutmuş.




20 Haziran 2022 Pazartesi

CHARLES DİCKENS "MÜŞTEREK DOSTUMUZ"

 #CharlesDickens 📚 #MüşterekDostumuz


Charles Dickens’ın 1864 ile 1865 yılları arasında tefrika edilen eseri Müşterek Dostumuz (Our Mutual Friend), yazarın tamamlayabildiği son romanıdır. Çok katmanlı, karışık bir kurguya sahip olan roman, paranın ve toplumsal sınıflaşmanın ortaya çıkardığı kargaşayı ele alır. Dönemin sorunlarını sert bir sekilde eleştiren yazar aynı zamanda mizahi bir uslup kullanarak yaptığı ironilerle okura düşünme payı da bırakır.

19. yüzyıl ortalarında emperyalist İngiliz toplumunun farklı kademelerini kapsayan bir vasiyetin çeşitli karakterlere sirayet eden etkilerinin aktarıldığı roman; Thames Nehri'nde düşen cesetleri toplama işi yapan bir ailenin sıradan bir günüyle başlarken, buradan zengin bir ailenin evinde gösterişli bir yemekte yaşananlara doğru uzanır. Dickens, romanı boyunca toplumsal katmanlarda gezinirken, birbirinden oldukça farklı dünyaları, karakterleri, dönemin kapitalizm başkenti Londra'da sınıflar arasındaki büyük uçurumu tasvir eder ve olaylar zincirinin bu farklı sınıflardaki insanların yollarının kesişmesine etki eden paranın gücünü vurgular.

Dickens romanlarında kötülerin eninde sonunda cezasını çektiği, iyilerinse yaşadığı tüm zorluklara rağmen nihayetinde kazandığı bir dünyayı romanlarına aksettirir ve trajik olaylar örgüsünü mutlu sonlarla noktalamıyı tercih eder. Yaşanan olaylardan çıkarılacak dersler okura birçok bakış açısı kazandır ve mutlu sonlar bile toplumsal sorunları, adaletsizlikleri eleştirmemize, sefahat ve sefalet ortamlarına bulunamayan çareleri göz ardı etmememiz gerekliliğine engel olmaz.








#altınıçizdiğimsatırlar 📚

* Kendi neslinin akil adamlarının pek iyi bildiği gibi, bu dünyada yapılacak tek şey varsa o da Hisse trafiği. Soyun sopun olmasın, yerleşik bir karakterin olmasın, kültürün olmasın, fikrin olmasın, görgün olmasın; Hissen olsun. Yönetim Kuruluna büyük harflerle adın yazılacak kadar Hissen olsun, gizemli işler için Londra'yla Paris arasında mekik doku, büyük adam ol. Nereden geliyor? Hisselerden. Nereye gidiyor? Hisselere. Zevkleri neler? Hisseler. İlkeleri neler? Hisseler. Onu Parlamentoya ne soktu? Hisseler. Hiçbir konuda başarı sağlayamamış, hiçbir şey bulmamış, hiçbir şey üretmemiş olabilir mi? Olsun, her şeyin cevabı belli: Hisseler. Ey, yüce Hisseler! O göz kamaştırıcı imgeleri yukarılara yerleştiren, biz küçük kemirgenleri, ban otu ya da esrarın etkisi altındaymışız gibi gece gündüz şöyle bağırtan: "Bizi kurtarın paramızdan, bizim yerimize saçın onu, alın bizi satın bizi, iflas ettirin bizi, sizden tek ricamız var, bu dünyanın güçleri arasında yerinizi alın ve kanımızı emin!

* Koca şehir, tekerleklerin boğuk sesiyle dolu, devasa bir hastayı sarmalayan bir buğu bulutundan ibaretti.

* Bayağı insanlar için gücün ( zeka ya da fazilet gücü olmadıkça) büyük cazibesi vardır.

* Hamlet kendi nabzının sağlıklı sesi için ne demişse ben de aynısını söyleyebilirim.

* Daima Britanya konuşuyor, bu iş için tutulmuş, Britanya çıkarlarını bütün dünyaya karşı koruyan Özel Bekçi gibi konuşuyor." Rusya'nın meramını anlıyoruz beyefendi, Fransa'nın ne istediğini biliyoruz, Amerika'nın ne işler karıştırdığını görüyoruz, ama İngiltere'nin ne olduğunu da biliyoruz. Bu bize yeter."




8 Mayıs 2022 Pazar

ROBERT LOUİS STEVENSON " DR. JEKYLL VE BAY HAYDE"

 

Dr. Jekyll ve Bay Hyde (Strange Case of Dr Jekyll and Mr Hyde) 



#RobertLouisStevenson 📕 #DrJekyllveBayHyde #StrangeCaseofDrJekyllandMrHyde

İskoç yazar Robert Louis Stevenson‘ın 1886 yılında yayımlanan romanı iyilik ve kötülük arasında gidip gelen bir insanın hikayesidir. 

Romanda her insanın iyi ve kötü iki tarafının bulunduğunu, her insanın aslında çift kişiliği aynı ayda kendi bünyesinde barındırdığını düşünen Dr. Jekyll'ın bu duruma bir çözüm bulmak amacıyla hayatını riske atarak yaptığı deneyler sonucunda yaşadıkları anlatılmaktadır.

Dr. Jekyll iki zıt karakterin bir hayat boyu tek bedende çekişip durmasına son verip farklı suretlere bölündüğünde; kötü olan taraf her türlü bayağılığı rahatça yaşarken, diğer taraf kendisine yakışan iyi, namuslu ve başarılı bir hayat sürüp, kötü tarafın yaptıklarının sorumluluğunu, pişmanlığını ve utancını duymak zorunda kalmadan saygınlığını riske atmadan yaşayabileceğini düşünür.

İnsanın, üzerine geçirdiği etten kumaşın ardındaki iki zıt karakteri ayırmayı başaran Dr. Jekyll'in saf kötülükten oluşan genç, enerjik, pervasız ve zalim biri olan yeni sureti Edward Hyde ortaya çıkar. Doktor, zihninin karanlık dehlizlerine ittiği tüm rezillikleri hazla hayata geçiren diğer benliği Hyde’a dönüşmesiyle önce rahatlar ama sırf kötülükten oluşan bu adamın sınırsızlığı ile baş edemez. Kötücül tarafı engellemeye çalışsa da iyilikle olan savaşta galip gelen olmaz ve benliğinin yok olmasından kurtulamaz.

Roman, ilk kez 1912'de Lucius Henderson’ın yönetmenliğinde 12 dakikalık sessiz film olarak sinemaya uyarlandı.

#altınıçizdiğimsatırlar 📝

* Bazen, insanların yaptıkları kötülüklerin ardında yatan güçlü dürtüleri neredeyse imrenerek merak eder ve en nihayetinde onları kınamaktansa onlara el uzatmayı yeğlerdi.

* Soru sormakla kıyamet günü arasında pek çok benzerlik vardır. Soru sormak bir taşı harekete geçirmek gibidir. Bir dağın tepesinde öylece oturduğunu düşün; taş başlar yuvarlanmaya ve öteki taşları da harekete geçirir, çok geçmeden taşlardan biri evinin arka bahçesinde oturan kendi halinde ( hem de en son akla gelebilecek) bir adamcağızın tepesine iniverir, ailesi de dımdızlak ortada kalır.

* İnsanın merakını bastırması ile merakını yenmesi aynı şey değildir.

* Bu dünyada bu kadar insanlık dışı acı ve dehşetin bulunduğu bir yer olduğu aklımın ucundan bile geçmezdi.

* Halkın gözünde saygınlığının yüküyle gönülsüzce yaşayıp giderken, bir anda toy bir delikanlı gibi üstündekileri çıkarıp atarak özgürlük denizine balıklama dalan ilk kişiydim.

* Ah, vicdan, insanı hiç rahat bırakmayan bir düşmandır.

* Bilinmeyen ama masum da olmayan bir ruhun özgürlüğündeyim.

3 Nisan 2022 Pazar

FRANZ KAFKA "DAVA"

 #Kafka #FranzKafka #Dava 📕


Orjinal adı "Der Prozess" olan Fanz Kafka’nın distopik eseri Dava , "Korku Çağı" olarak adlandırılan 20. yüzyılda ismi bile olmayan K.'nın nedensiz tutuklanıp yargılanmasını konu alır. Suçlanan ve özgürlüğü kısıtlanan K., toplum tarafından davalıdır.

Başlangıçta tutuklanma nedenini merak eden K. bu absürd akışına bırakır. Ancak tüm yaşamı da davasına odaklanır. Artık yaşamının geriye kalan son yılında her şeyi bu davadır. K. dışındaki hiç kimse bu davanın saçmalığının farkına varmaz ve farkına varmamak onları huzurlu kılarken farkındalık, K.’nın mutsuzluğuna neden olur. 

Kafka, bu eserinde "adalet" sistemini sorgular ve toplumun giderek nasıl yozlaştığını okuyucunun gözleri önüne serer.

Dava; tamamlanmamış bölümleriyle birlikte yazarın ölümünden iki yıl sonra, yakın arkadaşı Max Brod’un katkılarıyla, 1925'de yayımlanmıştır. Roman 1962'de Orson Welles tarafından filme uyarlanmıştır.



#Altınıçizdiğimsatırlar 📝

* İnsanın sadece masum olduğu halde değil, aynı zamanda bilgiden yoksun kalarak hüküm giymesi de bu mahkeme sisteminin tarzı.

* Herkesin hayatında kasvetli saatlerin gelip çattığı bir an vardır, işte insan o zaman en küçük hedeflerine bile ulaşamadığına kani olur.

* Yabancılardan yardım almak gerekseydi, insan her adımda hem dilenmek hem teşekkür etmek durumunda kalırdı.

* "Adalet bu," dedi ressam sonunda. "Tamam, şimdi tanıdım onu," dedi K., "şurada göz bağı var, şurada da terazi. Ama topuklarındaki kanatlarla koşu halinde mi o?" "Evet," dedi ressam, "siparişe göre öyle resmetmek zorunda kaldım onu, burada adalet ve zafer tanrıçası bir arada aslında." "İyi bir bağlantı değil bu," dedi K. gülümseyerek, "adalet olduğu yerde durmalı, aksi takdirde terazi sallanır ve adil bir hüküm vermek mümkün olmaz."

* ...Sanki utanç ondan daha fazla yaşayacaktı.






YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU "YABAN"

 #YakupKadriKaraosmanoğlu 📕 



#Yaban 📝

Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun beşinci romanı olan "Yaban" adlı eseri 1932 yılında yayımlandı. Romandaki olaylar 1922 yılında Türk milletinin kurtuluş mücadelesi verdiği zamanda geçer.

Sakarya Savaşı’ndan sonra düşman orduları Haymana, Mihalıççık ve Sivrihisar yörelerini yakıp yıkarak geri çekilir. Garp Cephesi Kumandanlığı felaketin yaşandığı yerleri inceletmek üzere o yörelere Tetkik heyeti gönderir. Heyet, araştırmalar esnasında, yıkıntılar arasında bir defter bulur. 

Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale cephesinde sağ kolunu kaybeden subay Ahmet Celal, İstanbul’un işgal edilmesiyle emir eri Mehmet Ali’nin daveti üzerine Porsuk Çayı üzerinde bir köye yerleşir. Roman, Milli Mücadele’nin devam ettiği günlerde Ahmet Celal'in ismi verilmeyen köyde yaşadıkları ve Anadolu köylüsü hakkındaki gözlemleri sonucu oluşan düşüncelerini aktardığı defterindeki anılarıyla kurgulanmıştır. 

Ahmet Celal burada da büyük bir hayal kırıklığı karşılaşır. Köy yoksulluk, kirlilik, gerilik ve cahillik içindedir. Köylü ise “yabancı” anlamına gelen “yaban” olarak nitelendirdiği Ahmet Celal ile bir türlü yakınlaşmak istemez ve birkaç kişi dışında hemen hemen hiç kimseyle ilişki kuramaz. 

Zorlu bir destan niteliğinde devam eden Kurtuluş Savaşı'nda köylüler mücadelenin önemini ve gerekliliğini kavrayamaz. Ahmet Celal, bu ulusal istiklal mücadelesinde onları uyarmak, heyecana getirmek istese de bunda başarılı olmadığı gibi giderek dışlanır.

Yazar bu dönemdeki aydın ile köylü arasındaki uçurumu gözler önüne serer.


#Altınıçizdiğimsatırlar 📝

* Anadolular, Anadolu köylüleri tıpkı eski Yunanlıların kendilerinden başkasına "barbar" lakabını vermesi gibi her yabancıya yaban diyorlar.

* Geceleri sabahlara kadar okumayayım da ne yapayım? Ben, el ayak çekildikten sonra odamın kapısını sürmeleyip kitaplarımla baş başa kalmak saatini dört gözle beklerim. Çünkü, bu ömrümün bütün hazin sergüzeştini ve yaşadığım anın ağır sıkıntısını unuttuğum tek saattir. O vakit, bu çıplak ve yalçın oda, gerçek dünyadan daha geniş, daha ferahlı bir âlemin munis, sevimle ve her biri sihir ve füsunla yoğrulmuş mâhlukları ile dolmaya başlar.

* Türk köylüsünün ruhu, durgun ve derin bir sudur. Bunun dibinde ne var? Yalçın bir kaya mı, balçık yığını mı, bir yumuşak kum tabakası mı? Keşfetmek mümkün değildir.

* Biliyordum ki, toprak katı ve tabiat zalimdir ve insan cinsi bozuk bir hayvandan başka bir şey değildir; biliyordum ki, insan hayvanların en kötüsü, en bayağısı ve en az sevimli olanıdır.

* Daha otuz beşimize basmadan her şeyin bittiğini, işin tamam olduğunu; aşkın arzunun, ümit ve ihtirasın artık bir daha uyanmamak üzere sönüp gittiğini kendi kendimize itiraf etmek; kendi kendimize, bütün mutluluk ve başarı kapılarının kapandığını söylemek ve gelip, burada bir ağaç gibi yavaş yavaş kurumağa mahkûm olmak. Böyle mi olacaktı? Böyle mi sanmıştım? Lâkin, işte böyle oldu ve böyle olması lazımdı.

* Dünyadan elini eteğini çekmiş bir kimse için Anadolu'nun bu ücrâ köşesinden daha uygun neresi bulunabilir? Ben, burada diri diri, bir mezara gömülmüş gibiyim. Hiçbir intihar bu kadar şuurlu, bu kadar iradeli, bu kadar sürekli ve çetin olmamıştır.

* Ekinler sararmağa başladı. Zavallı ekinler... En yükseği iki yaşında bir çocuk boyunu geçmiyor. Orta Anadolu'nun topraklarındaki ıstırap sanki bunlarda en açık ifadesini bulmuş gibidir. Akşam üstleri bütün başaklar yetim boyunlarını büküyorlar ve hazin köklerine bakıyorlar.

Ben bu manzarayı seyrederken eski Türklerin niçin hep Rumeli'ye uzanmak istediklerinin manasını anlıyorum.

Anadolu'nun ortası, asıl anavatanın göbeği tuzlu göllerden, kireçli topraklardan ibaret bir çorak ülkedir. Burada, Türk milleti, çölde Beni İsrail'i andırır. Şimdi ise bir cehennem çemberi onu, her tarafından kuşatmıştır. Bütün bereketli ve zengin toprakları çepeçevre elinden alınmıştır. İstiklal Mücadelesinin ya ölürüz, ya kurtuluruz, parolası işte, bundan ileri geliyor.

* Mütarekenin ilk günlerinde, bana bir tanıdık diyordu ki: Ne bu zırhlılardan, ne bu ordudan, ne sokak başlarındaki bu makineli tüfeklerden korkuyorum. Beni, korkutan şey, kendi aramızdaki anlaşmazlıklar, kendi aramızdaki nifaklardır. Bizi asıl bu mahvedecek. Ben, içimden diyordum ki, bu adam, bu hükmü hep İstanbul'a göre veriyor, karışık ve bulanık bir şehir halkının huyunu bütün millete mal ediyor. Asıl vatanı, asıl milleti, Anadolu'yu hesaba katmıyor. Orası, buradaki nifaklardan ve pisliklerden arıdır. Orası, benim gözümde, ıstırabın en özlü alevlerinde kaynayıp pişmiş bir hayat mayasıyla yuğrula yuğrula kutsallaşmıştır.

Bu ülkede, temiz yürekli, duygulu ve candan insanlar vardı. Zenginin kapısı fakire açık ve gurbet yolları, sonunda mutlaka bir sıcak yurda ulaşacaktı. Orada, bütün kadınlar ana, bütün kızlar kardeş ve bütün çocuklar evlattı. Oranın taşı arkadaş, yoksulluğun derecesi bence malumdu. Fakat, bu maddi yoksulluğun içinde bir manevi varlık bulacağımı sanıyordum.

Şimdi ne görüyorum? Anadolu... Düşmana akıl öğreten müftülerin, düşmana yol gösteren köy ağalarının, her gelen gasıpla bir olup komşusunun malını talan eden kasaba eşrafının, asker kaçağını koynunda saklayan zinacı kadınların, frengiden burnu çökmüş sahte sofuların, cami avlusunda oğlan kovalayan softaların türediği yer burasıdır. Burada, bıyıklarını makasla kırptı diye nice fikir ve ümit dolu Türk gencinin kafası taş altında ezildi. Burada, yüzü düşmana dönük, nice vatan mücahitleri hitleri savundukları kimselerin eliyle arkadan vuruldu. Burada, milli timsalin, milli bağımsızlık sembolünün yolu kaç defa kesildi ve kaç defa oturduğu şehrin etrafı isyan silahlarıyla çevrildi. Burada, ben, vatan delisi millet divanesi; burada, ben harp malulü Ahmet Celal yapayalnızım.

Bunun nedeni, Türk aydını, gene sensin! Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Yıllarca, yüzyıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkını kendinde buluyorsun.

Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi biti. şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak. İşte, her yanın yarılmış bir halde kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserindir.

* Eleme, kadere, hatta sevince bir sınır tayin etmek...

 Bunu, yalnız şehirlerde olur bilirdim. Meğer insan, köylerde, dağ başlarında ve mağara kovuklarında da samimi olmak, İçinden geldiği gibi, İçinden geldiği kadar gülüp ağlamak hürriyetine sahip değilmiş. Toplumun görenekleri, kuralları, insanların yarı çıplak yaşadıkları bu köstebek yuvalarında da aynı şiddetle hüküm sürüyormuş.

* Gün geçtikçe daha iyi anlıyorum: Türk "entelektüel"i, Türk aydını, Türk ülkesi denilen bu engin ve ıssız dünya içinde bir garip yalnız kişidir.

Bir münzevi mi? Hayır; bir acayip yaratık demeliyim. Öyle ya, bir insan tasavvur edin ki hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. Kendi vatanı addettiği memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor. Hissetmese bile etrafında hasıl olan bu boşluk, soğuk ve itici hava, ona her an kendi toprağından sökülmüş bir aykırı, bir acayip nebat olduğunu bildiriyor.

Her memleketin köylüsüyle okumuş yazmış zümresi arasında, ayni derin uçurum var mıdır? Bilmiyorum! Fakat okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasındaki fark, bir Londralı İngilizle bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür.

* Bir gün… Bir gün, onlara, ispat edebilecek miyim ki, ben bir “yaban” değilim? Benim damarlarımdaki kan onların damarlarında işleyen kandır. Aynı dili söylemekteyiz. Aynı tarihi ve coğrafi yollardan, hep birlikte gelmişizdır. İspat edebilecek miyim ki, aynı Allah’ın kuluyuz! Aynı siyasi mukadderat, aynı sosyal bağlar, bizi kardeşlik, evlatlık, analık babalık üstünde bir yakınlıkla birbirimize bağlamaktadır.