28 Şubat 2023 Salı

MİHAİL BULGAKOV "USTA İLE MARGARİTA"


#MihailBulgakov 📖 #UstaileMargarita

Mihail Afanasyeviç Bulgakov'un 1930'lu yıllarda kaleme aldığı romanı "Usta ile Margarita" 1966-67 yıllarında Sovyetler Birliği'nde tefrika olarak yayımlandı, Türkçedeki ilk çevirisi ise 1968'de yapıldı.

Toplumsal eleştiriyi fantastik bir kurgu üzerinden yapan "Usta ile Margarita", iki farklı zamanda, üç ayrı hikâyeyi anlatan katmanlı bir romandır. Tarih, ahlâk, ilâhî adalet, aşk, cesaret ve korkaklık kitabın katmanlarında önemli rol oynamaktadır. Yazar, toplum ve sistem eleştirisi yaparken evrensel iyi ve kötüyü eşeleyerek hicveder.

İki zamana ayrılan kitabın kurgu birincisinde, 1930’lar Moskova’sı, ikincisinde ise Pontius Pilatus’un valiliği altındaki eski Kudüs'de geçer ve bu bölümler kitabın ana karakterlerinden Usta’nın tamamlanmamış romanı olarak karşımıza çıkar. 

Moskova’da geçen hikâyenin dili ve uslûbuyla Kudüs’te geçen hikâyenin dili ve uslûbu birbirinden farklıdır; Pontius Pilatus’un yaşadıklarını anlatan kısım realist bir temel üzerine kuruluyken, Moskova’da yaşananlar fantastik temel üzerine kuruludur. 

Pontius Pilatus ve Usta 2000 yıllık bir zaman aralığıyla ele alınmaktadır. Kitabın girişinde başlayan Şeytan Woland’ın bütüne yayılan öyküsü ise bütün zaman ve uzam sınırlamalarından sıyrılarak Pilatus ile Usta arasında bağ kurarken son kısımda her üç alan da zamansız, uzamsız, fantastik bir kavramda buluşmaktadır. 

Usta ile Margarita 21. yüzyılın ikinci yarısında Güney Amerikalı birçok yazar tarafından örnekleri verilen, 'büyülü gerçekçilik' akımının öncüsüdür.









 #Altınıçizdiğimsatırlar 📝

* Geleceği neydi aslında? Her yıl, yüzlerce şiir yazmayı sürdürecekti gerçekten. İhtiyarlayıncaya kadar mı?; İhtiyarlayıncaya kadar; Bu şiirler ona ne sağlıyordu? Şan mı, ün mü?; "Ne saçma şey! Kendi kendini aldatma. Kötü şiir yazanlar asla şana, üne erişemezlerdi. Peki neden şiirlerim kötü? Gerçeği söyledi, gerçeğin ta kendisini!" diye haykırdı, kendine acımadan. "Yazdıklarımın tek kelimesine bile inanmıyorum!.." 

* İçinde birikenleri iyice boşaltmadan yeryüzündeki hiçbir gücün bir kalabalığı susturamayacağını, kalabalı­ğın kendiliğinden de susmayacağını bilerek bir süre bek­ledi.

* En önemli sözlerim şunlardı,” dedi tutuklu. “Bir kere, her iktidarın insanlar üzerinde baskı yaptığını be­lirttim, bir gün ne Caesar’ların ne başkalarının iktidarı kalır, dedim. İnsanoğlu, gerçeğin ve adaletin egemen ol­duğu bir düzene kavuşur; o zaman hiçbir iktidarın gereği kalmaz.”

* Evet, insanoğlu ölümlü," dedi. "Ama bu kadarla kalsa çok önemli değil. İşin kötüsü, insan hiç beklenmedik bir anda ölüyor. İşte işin püf noktası bu. Ve insan, akşama ne yapacağını bile bilecek durumda değil."

* - Tanrı yoksa, insan hayatını ve genellikle dünyadaki varlıkların düzenini yöneten kim?

- Her şeyi yöneten insandır.

- Bin yıl gibi çok gülünç bir süre için plan yapamazken ve kendi yarınını bile garanti edemezken, insanoğlu neyi, nasıl yönetebilir?

* Ülkemizde Tanrı'ya inanmamak kimseyi şaşırtmaz. Uzun süredir, bilinçli olarak halkımızın büyük çoğunluğu, bu türden masallara inanmayı bıraktı.

* Hayatı, onu böylesi olağanüstü olaylara hazırlamamıştı hiç.





18 Şubat 2023 Cumartesi

MİHAİL BULGAKOV "KÖPEK KALBİ"

  


#MihailBulgakov 📚 #KöpekKalbi

Mihail Bulgakov'un, Rus Devrimi'nin toplumsal sonuçlarını keskin bir dille hicvettiği romanı 'Köpek Kalbi' 1925'te yazılmasına rağmen sansüre takılıp ancak 1968’de ABD’de basılma imkanı bulmuş; Rusya'daki okurlarına ise 1987’de ulaşabilmiştir. 1988 yılında ise 'Sobache Serdtse' adıyla sinemaya uyarlanmıştır. 

Roman, bir proleterya tarafından üzerine sıcak su dökülmek suretiyle yaralanan, açlık ve soğukla mücadele eden bir sokak köpeği olan Şarik‘in yakarmasıyla başlar. Çektiği onca acıya rağmen hayatta kalma güdülerinin galip gelmesi doğrultusunda ölümden sıyrılmasını sağlayacak, içinde bulunduğu çaresiz durumdan çıkmasına yardım edecek bir kurtarıcı bekler. Ve bu kurtarıcı nihayet elinde yiyecekle Şarik'e gelir. Kurtarıcısına minnetini göstermek isteyen Şarik, adamın peşine takılır. Bu iyi yürekli kurtarıcı aslında denek arayışındaki bir bilim adamıdır. Şarik kurtarıcısının sıcak yuvasında yeni bir hayata başlar ve iyileşmesiyle bir ameliyat masasında bambaşka bir sürecin içine girer. Yazarın bu kurguda tasvir ettiği şey aslında Bolşevik Devrimi öncesi Rus toplumdur; yoksullukla mücadele etmelerine rağmen umutlarını yitimemeyen halka bir parça yiyecek ve sıcak bir yuva vaadiyle gelen ise Lenin'dir.

Şarik, ameliyat masasında oldukça kanlı bir mücadele verir. Doktor, köpeğe bir insanın hipofizini ve eril bezlerini nakleder. Ameliyatla beyin fonksiyonları ve cinsel dürtüleri aktarılsa da kalp hala köpek kalbidir ve Şarik tam anlamıyla insana dönüşemez. Bulgakov’un hicvinde ameliyat masası zorlu iç savaş ve devrim sürecidir, altyapısı hazır olmayan komünist sistemin dikte edilmesiyle toplumun buna tam olarak uyum sağlayamaması betimlenir. Zira Şarik, bir sokak köpeği ile bir suçlunun birleştirilmesi sonucu oluşmuş bir varlıktır ve burjuvaya ayak uyduramayışı doğal bir neticedir. İnsana dönüşme sürecinde konuşmaya başladığında söylediği ilk sözcükler argodur, Şarik'in sokaklarda sıkça duyup anlamadığı halde aklına kazımış küfürler ağzından yerli yersiz dökülmeye başlar. Ortaya çıkan bu varlık, profesörün fikirleriyle uyuşmaz. Yazar, Şarik’in insanlaşamama durumunu Rus halkının sosyalist rejim karşısında afallamasıyla bağdaştırır.

Cerrahla aynı evi, aynı sofrayı paylaşsa da ortaya çıkan ne insan ne hayvan olan bu "şey" burjuvanın keyfini kaçırmaktadır. Şarik, yozlaşmış sistemden faydalanarak yavaş yavaş statü sahibi de olur.

Romanın başında Şarik’e ikram edilen, bir insana verilmeyecek kadar kötü olan et, eserin yazıldığı dönemde, devletin görevlendirdiği dükkânlarda ucuz et satarak maddi durumu elverişli olmayan insanların ucuz et aldıklarını sanarak, kötü olan etlerden yemek zorunda bırakıldıklarına göndermedir. Romanda profesör, bu etin ne olduğunun farkında olup, onu yalnızca köpeğe aslında yazarın kurgunun arkasına gizlediği bir hicivle proletaryaya yedirilmesine dikkat çeker. Sokak köpeği, eve geldiğinde daha iyi etlerle besleniyor çünkü profesör yapacağı ameliyat için, köpeğin bünyesinin güçlü olmasını istiyor. Lenin devrim öncesinde, Rus halkının devrimi kabullenmesi amacıyla onları çeşitli vaatlerle kandırmış, az bir zamanda için de olsa iyi beslenmelerini sağlamıştır. 

Eserin sonlarındaysa, insana dönüşmüş bu köpeğin hâllerine kimse dayanamıyor ve profesör onu tekrar köpeğe dönüştürerek her şeyin yine eski hâline dönmesini sağlıyor. Buradan da Rus toplumunun devrimi iyi kavrayamaması ve yine eski hâllerine dönmesi eleştiriliyor.

Bulgakov, kurgusunun arkasına gizlediği hicviyle, Lenin ve dönemin toplumunu büyük bir ustalıkla eleştirerek hicvetmeyi başarır.


#altınıçizdiğimsatırlar 📝

* Yazgıma boyun eğip her şeyi tattım ve şimdi ağlıyorsam bu yalnızca çektiğim fiziksel acılar ve soğuk yüzünden, yoksa daha postu deldirmedim...

* Bütün umudunu yitirmişti. Yüreği öyle sızlıyor, acı içinde öyle kıvranıyor ve kendisini öyle yapayalnız, öylesine korkunç bir durumda hissediyordu ki gözlerinden küçük kabarcıklara benzeyen minicik gözyaşları fışkırıyor ve hemen oracıkta kuruyordu.

* Bu bir beyefendiydi. Yoksa siz paltosuna bakarak mı böyle bir karar verdiğmi düşünüyosunuz? Saçmalık. Artık ortalık paltodan geçilmiyor, birçok proleterin üzerinde de bunlardan var. Gerçi yakaları böyle değil, buna diyecek bir şeyim yok ama yine de bu mesafeden karıştırmak mümkün. Ancak iş gözlere gelince ister uzak olsun ister yakın yanılmazsın.ah, gözler çok şey anlatır. Tıpkı bir barometre gibi. Kim taş yürekli, kim ortada hiçbir neden yokken çizmesinin burnunu kaburgalarına geçirecek, kim her önüne gelenden korkar sana hepsini anlatır. 

* Belli ki bol bol yemiş ve çalmamış biri, durduk yere tekmeyi geçirmeye kalkmaz, hem kimseden de korkusu yok, açlık nedir bilmiyor çünkü. Fransız şövalyeleri gibi gösterişli, Fransızlar gibi yumuşacık, ağarmış bıyıkları ve keçi sakalı var; tam bir kafa emekçisi beyefendi.

* Şu hâlime bir bakın. Ölüyorum. Perişan hâldeyim. Kölelik ruhumuzda, alçaklık yazgımızda!

* Ölmek için henüz çok erken, umutsuzluk için gerçekten günah.

* Köpek sabrıyla hayata katlandığım için cennete gidiyorum. Kardeşlerim, zalimler, benden ne istediniz?

* Bir canlı varlıkla iletişim kurmanın tek yolu tatlı dildir. Hayvanlara karşı, hangi gelişim aşamasında olursa olsun, şiddete başvurarak hiçbir şey elde edemezsiniz. Hep söylediğim bu, bugün de söylüyorum, yarın da söylemeye devam edeceğim. Şiddetin yardımı olacağını düşünenler yanılıyor. Hayır, efendim, bin kere hayır, hiçbir işe yaramaz, hangisi olursa olsun; ister beyaz ister kızıl hatta isterse kahverengi! Bir kere şiddet sinir sistemini tamamen felç ediyor.

* Yemek ustalık isteyen bir şeydir. İnsan yemek yemesini bilmeli ama çoğu insan yemek yemekten habersiz. Yalnızca ne yiyeceğini bilmek de yeterli değil, aynı zamanda ne zaman ve nasıl yiyeceğini de bileceksin.

* Ben bir olgu, bir gözlem adamıyım. Asılsız varsayımların düşmanıyım.

* Diyelim ki sosyal devrim yapıldığından beri ısınmaya ihtiyaç yok. O halde soruyorum: Neden tüm bu hikâye başladığından beri mermer merdivenlerin üstündeki tüm kar botları ve pis çizmeler uçup gidiyor? Neden o zamandan beri çizmelerimizi kilit altında tutmak zorundayız? Kimse çalmasın diye başlarına asker mi dikelim yani? Neden ön merdivendeki halı toplandı? Yoksa Karl Marx merdivenlere halı sermeyi yasakladı mı?

* İki Tanrı'ya kulluk edemezsin. Aynı anda tramvay yolu süpürüp hem de İspanya'da ki baldırı çıplakların yazgısını kendine iş edinemezsin.

* Özgürlük dediğin şey ne ki? Bir duman, bir serap, bir hayal… Şu zavallı demokratların bir uydurması…

* Kimlik, dünyadaki en önemli şey.

* Saçma sapan konuşuyorsunuz ve insanı en çok çileden çıkartan da bütün bu saçmalıkları sanki tartışma götürmez şeylermiş gibi kendinizden çok emin olarak söylemeniz.

* "Sizdeki her şey de geçit törenindeymiş gibi, peçete şuraya, kravat buraya, yok 'affedersiniz', yok 'lütfen', 'merci'; doğal olan bir şey yok. Çarlık rejimindeymiş gibi kendinize eziyet ediyorsunuz."

* Spinoza'nın ya da herhangi bir yaratığın hipofiz bezini aşılayarak bir köpekten çok saygın biri yapabilirsiniz. İyi de bu kimin nesine lazım diye insanın aklına takılıyor. Söyler misiniz bana lütfen, sıradan bir kadın onu dilediği zaman doğurabilecekken, neden yapay bir şekilde Spinozalar üretmek gerekiyor. İşte, görüyorsunuz, Madam Lomonisova ünlü çocuğu Hologarı doğurmadı mı? İnsanlık kendiliğinden bu konuya hassasiyet gösteriyor ve evrimsel düzen içinde her yıl bıkıp usanmadan, bin bir çeşit, yığınla aşağılık adamın içinden ayırarak yer yuvarlağını süsleyen onlarca seçkin dâhi yaratıyor. 

* Altmış yaşındayım ve size tavsiyede bulunabilirim. Ne olursa olsun, asla kimseye karşı suç işlemeyin. Ömrünüzün sonuna kadar elinizi kirletmeden yaşayın.

* - İşte kediler ortada. Köpek kalpli bir adam.

- Hayır, hayır, siz büyük bir hata yapıyorsunuz, Tanrı aşkına, köpeğe iftira atmayın. Kediler geçici... Bu iki üç haftada halledilecek bir disiplin meselesi. Sizi temin ederim. Birkaç ay içinde onlara saldırmayı bırakır.

- Öyleyse neden şimdi bırakmıyor?

- Bu başlangıç, hipofiz bezi havada asılı durmuyor ya. Sonuç olarak bir köpek beynine aşılandı, alışması için zaman verin. Şu anda yalnızca köpeklere özgü kalıntılar sergiliyor; kedilere gelince bence yaptığı en iyi iş bu. Bir düşünsenize en korkunç yanı, bir köpeğin değil de bir insanın kalbini taşıması. Hem de doğada var olan en berbatlardan birinin!" 

* Sizin için gerçekten üzgünüm ama işi gücü var diye karşınıza ilk çıkanla gidemezsiniz... Kızım, bu yaptığınız olacak şey değil.

* Suç her zaman olduğu gibi olgunlaşıp bir taş gibi düştü.

*- Dairenizi arama ve sonuca göre tutuklama iznimiz var.

- Peki hangi gerekçeyle, öğrenebilir miyim?

- Moskova temizlik departmanına bağlı, Moskova kentinin başıboş hayvanlardan temizleme şube başkanı Şarikov'un öldürüldüğü gerekçesiyle.

- Hiçbir şey anlamıyorum, Şarikov da kim? Yoksa şu benim köpek mi... hani şu ameliyat ettiğim?

- Kusura bakmayın, Profesör ama köpekken değil insan olduktan sonra. Mesele bu.

- Yani, konuşmaya başladığı için mi? Bu onun insan olduğu anlamına gelmez ki. Gerçi bunun bir önemi yok. Şarik hayatta ve kimsenin de onu öldürmeye kalktığı falan yok. 

* Bilim henüz hayvanları insana dönüştürmenin bir yolunu bulamadı. İşte ben denedim ama gördüğünüz gibi başarılı olmadı. Evet, bir süre konuştu ama yine eski hâline dönmeye başladı. Atavizm!.



#KöpekKalbi 📖 #MihailBulgakov



31 Ocak 2023 Salı

MİHAİL BULGAKOV " GENÇ BİR DOKTORUN ANILARI"

 


#MihailBulgakov 📝 #Gençbirdoktorunanıları

'Genç Bir Doktorun Anıları' Rus yazar Mihail Bulgakov'un 1925–1926 yılları arası yazılıp, ilk olarak dönemin Rus tıp dergilerinde tefrika olarak yayımlanan ve daha sonra kitap haline getirilen kısa öykülerden oluşan romanıdır. 

Genç Bir Doktorun Anıları, yarı-otobiyografik bir eseridir. 1916-1918 yılları arasında Rus Devrimi denk gelen dönemde, yeni mezun genç bir doktor olan Bulgakov'un kişisel deneyimlerinden esinlenerek kaleme aldığı romanı bir gencin mesleğinde teorik bilgiden pratiğe geçişteki paniğini, ne yapacağını bilememe halini, yaşadığı sıkıntıları, göreve başladığı yerdeki insanlarla iletişimini, hayatın aksak yönleriyle, toplumun tuhaf yanlarıyla tanışma sürecini tüm çıplaklığıyla aktarmıştır. Yazar, okuru doktorla birlikte insanlara laf anlatıyor gibi, toyluktan silkinmeye çalışır gibi, hastaları muayene etmeye, ameliyatlara girmeye ortak oluyor gibi hissettirmeyi başarmıştır.

Roman, şehirden uzak yaşamak zorunda kalan aydının yalnızlığını, kırsal kesim insanının eğitimsizliğini, cehaleti ve bir doktorun deneyim oluğunundan akarak şekillenen duygu ve düşüncelerini, psikolojik evrelerini yalın bir şekilde anlatırken arka planında Rusya'daki değişimleri, dönemin ruhunu aktarır.

Kitap "A young doctor's notebook" adıyla bir mini-diziye uyarlanmıştır. Kara-komedi türünde yayınlanan mini dizide doktorun iki farklı çağı canlandırılmıştır.


#altınıçizdiğimsatırlar 📝

* * Eğer bir insan kuş uçmaz kervan geçmez köy yollarında at sırtında yolculuk yapmadıysa ona anlatacak bir şeyim yok, anlatsam da nasıl olsa anlamaz. Yolculuk yapana ise anımsatan ben olmak istemiyorum.

* Aklımdan Gözlük takmalıyım, yapmam gereken bu, diye geçiyordum. Ancak gözlüğe ihtiyacım yoktu, gözlerim sağlıklıydı ve berraklığı henüz hayat tecrübesiyle gölgelenmemişti. Ardı arkası kesilmeyen hoşgörülü, sevecen gülümsemeleri gözlük takarak savuşturma olanağı bulamayacağım için ben de saygı uyandıran özel bir yöntem geliştirmeye çabalıyordum. Ölçülü ve ağırbaşlı konuşmaya, fevri davranışlardan olabildiğince kaçınmaya, üniversiteyi yeni bitirmiş gençler gibi koşturmak yerine yürümeye çalışıyordum. Şimdi, geçen bunca yıldan sonra geriye dönüp baktığımda bütün bunların hiçbir işe yaramadığını görüyorum. 

* Akıllı insanlar mutluluğun tıpkı sağlık gibi olduğunu çok önceden gözlemlemişler; sahip olduğunda fark etmezsin ama yıllar geçince onu öyle ararsın, öyle ararsın ki!

* Saçma sapan, isterik bir mektup. Alanın başına migren sokacak türden...

* Ne kadar olağanüstü bir sesi var ve böylesine güzel, pırıl pırıl bir sesin bu kadar kötü yürekli birine bahsedilmiş olması ne kadar tuhaf.

* Evet, yozlaştım. Çok doğru. Ahlaki benliğim darmaduman olmaya başladı ama yine de çalışabilirim.

* Yalnızlık önemli, hatırı sayılır düşüncelerdir; kendi iç âlemine dalma, huzur, bilgeliktir...

* Kişiliğin yıkımı gerçek bir yıkımdır ama ben yine de bundan kaçınmak için çabalıyorum.

* Her davranışıma neden bir bahane bulmak zorundayım ki? Bu hayat değil, işkence!

* Hayır. Bir daha asla, uykuya dalarken bile, hiçbir şey beni şaşırtamaz diye böbürlene böbürlene mırıldanmayacağım.Hayır. Bir yıl geçti, bir yıl daha geçecek ve en az ilki kadar sürprizlerle dolu olacak... Öyleyse öğrenmenin sonu yok.

* İnsanın çektiği acılara henüz duyarsızlaşmamış ruhumun derinliklerinde bir yerlerde sıcak sözcükler arayıp buldum.

* Olgunlaştım, ne istediğini bilen, zaman zaman somurtkan biri olup çıktım.

* Hiç de fena bir doktor değilsin ama yine de kendine yanlış yol seçmişsin, Kesinlikle yazar olmalıymışsın, diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum.

* Neden bırakmıyorsun peşimi, kader?! Neden yüz yıl önce doğmadım? Ya da daha iyisi:Yüz yıl sonra. Hem daha iyisi, keşke hiç doğmasaydım. Bugün biri şöyle dedi bana:"Torunlarınıza bir şeyler anlatacak olduğunuz için doğdunuz!" Amma saçma! Sanki tek hayalim, kocayınca torunlarıma duvarda nasıl asılı kaldığım gibi saçmalıkları anlatmakmış gibi! ......

Hem yalnızca torunlarım değil, çocuklarım da olmayacak benim.... 

* Yeterince saçmalıklar, delilikler yaptım. Bir yıl içinde Mayne Reid'in 10 cilt yazmasına yetecek kadar çok şey yaşadım. Ama ben bir Mayne Reid'in, Boussenard da değilim. Gırtlağıma kadar doluyum ve bitler yeterince kemirdi beni... Aydın olmak ille de budala olmayı gerektirmez...

Yeter artık!

Giderek yaklaşıyoruz denize! Denize! Denize!

....

Bundan böyle savaşlara lanet olsun, sonsuza kadar lanet olsun!




15 Ocak 2023 Pazar

ITALO CALVİNO "BİR KIŞ GECESİ EĞER BİR YOLCU"

 

 #İtaloCalvino 📚 #BirKışGecesiEğerBirYolcu

İtalyan yazar Italo Calvino'nun 1979'da yayımlanan üstkurmaca tekniğiyle kaleme aldığı romanıdır. Bölüm bölüm öyküler içeren postmodernist anlatı, karşı cinsten iki okurun aynı kitabı okumaya çalışması hakkındadır. Her bölüm iki kısma ayrılmıştır.

Okuma sanatı üzerine bir bölümle başlayan kitap daha sonra 22 parçaya bölünür. Tek numaralı pasajlar ve son pasaj ikinci tekil şahıs ağzından anlatılır. Her bölümün ilk bölümü ikinci kişi ağzındandır ve okuyucunun okumakta olduğu kitabın sonraki bölümünü okumaya çalışmak için içinden geçtiği süreci anlatır. İkinci yarı, okuyucunun bulduğu yeni bir kitabın ilk bölümüdür. Farklı kitapların ilk bölümleri olan bölümlerin tümü, anlatı bölümlerini ilerletir. İkinci yarı her zaman öncekilerden farklı bir şey hakkındadır ve pasajlar; iki kahramanı uçarı bir yazarı aramaya, tuhaf bir çevirmenle yüzleşmeye çalışırken çökmekte olan bir yayınevine yollarının düşmesiyle uluslararası bir kitap sahtekârlığı komplosunun ortasında kalmalarına kadar yollarının uzamasını konu eder. Yazın dünyasının büyüklüğünü; yazarın, editörün, çevirmenin, redaktörün, maatbaanın, yayınevinin, kitapçının, kütüphanenin, okura uzanan ilişkilerine, aralarındaki bağlara değinir.

Roman, hem öykülerle yeni yolculuklara kapılar açıyor hem de okurun, okuma serüvenini metne dâhil ediyor. 

Yazar, kitapta başlayan ama bitmeyen öykülerin yön değiştirmeye neden olduğuna değinerek yaşamın doğasına atıfta bulunuyor. Her kitabın başka kitaplarla beslendiğini, hepsinin arasında bir ilişkinin olduğunu ve bu sürecin bitimsizliğini vurguluyor.

Parçalı kurguların başlıkları sırayla anlatının sonuna yakın bir karakter tarafından okunuyor ve uzun bir cümle meydana geldiği görülüyor: "Bir kış gecesinde, Malbork kasabasının dışında, dik bir yokuştan eğilmiş bir gezgin. Rüzgârdan, baş dönmesinden korkmadan, birleşen çizgiler ağında, kesişen bir çizgiler ağında, boş bir mezarın etrafındaki ayın aydınlattığı yapraklardan oluşan halıda aşağı bakar orada sonunu bekleyen hangi hikâye var? Hikâyeyi duymak için sabırsızlanarak sorar. Bir yazarın nesnelliği teması, Calvino’nun mutlak nesnelliğin mümkün olup olmadığını, hatta kabul edilebilir olup olmadığını araştıran romanı Bay Palomar’da da görülür. Diğer temalar arasında anlamın öznelliği, kurgu ve yaşam arasındaki ilişki, ideal bir okuyucu ve yazar yapan unsurlar ve yazarın özgünlüğü yer alır."

#Altınıçizdiğimsatırlar 📝

* Italo Calvino’ nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı yeni romanını okumaya başlamak üzeresin. Rahatla. Toparlan. Zihnindeki bütün düşünceleri kov gitsin. Seni çevreleyen dünya bırak belirsizlik içinde yok oluversin.

* Sen, ilke olarak artık hiçbir şeyden hiçbir anlam çıkarmayan birisin. Senden daha genç ya da çok daha genç olan ve kitaplardan, insanlardan, yolculuklardan, olaylardan, yarının bilinmezliğinden olağanüstü deneyimler bekleyerek yaşayan pek çok kişi var. Sen öyle değilsin. Sen, insanın içine gireceği en iyi beklentinin, en kötüden sakınmak olduğunu biliyorsun. Genel, hatta bütün dünyaya ilişkin konularda olduğu gibi kişisel yaşantında da vardığın sonuç budur. Ya söz konusu kitaplar olunca? İşte, bütün alanlarda beklentisizliği seçtiğin halde, kitap gibi çerçevesi iyice belirlenmiş bir konuda bu gençlik hazzına hâlâ ayrıcalık tanıyabileceğini düşünüyorsun; evet bu alanda şansın yaver gitmeyebilir, ama yaşayabileceğin hayal kırıklığı çok da büyük olmayacaktır. 

* Evimin alışıldık kokuları ve sesleri o sabah bana elveda dercesine sarıyordu çevremi: O âna dek bildiğim her şeyi uzun bir süre için yitirmek üzereydim -bana öyle geliyordu- ve geri döndüğümde ben dahil olmak üzere artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bu nedenle benimki sonsuza dek uzanan bir elvedaydı...

* Bir kitap açacağının yaşatacağı hazlar dokunsal, işitsel, görsel ve özellikle zihinseldir. Okumanın öncesinde, kitabın soyut bütünlüğüne ulaşmak için somut bütünlüğünü aşmak adına yapılan bir hareket vardır. Alt köşeden sayfaların arasına giren bıçak coşkuyla yükselir, birbirine kenetlenmiş lifleri ardı ardına biçerek yükseldiğinde düşey bir kesik atar -iyi yürekli kâğıt, bu ilk ziyaretçiyi şen ve dostane bir hışırtıyla kabul eder çünkü bu rüzgârın ya da bakışların çevireceği sayfaların müjdesi niteliğini taşımaktadır; en büyük direnişi, hele ki çift sıraysa yatay kat gösterir çünkü gerisingeriye pek de çevik olmayan bir hareket ister, işte bu noktada derinden gelen notaların boğuk sesi duyulur. Kağıtların kenarı dokunun paralanmasıyla yırtılır; 'bukle' denen incecikten bir talaş kopar; bunun, denizin kumla birleştiği noktada oluşan köpük kadar nazenin bir görüntüsü vardır. Sayfalar barikatını kılıç darbesiyle yararak açmak, sözcüğün içinde barındırdığı ve gizlediği düşünceyle yüz yüze gelmeni sağlıyor: Sık bir ormana dalmışçasına okumanın içinde ilerliyorsun.

* Her zaman yaptığım gibi kendime saklamayıp paylaşabileceğimi sandığım bir düşüncem var.

* Ben okuduğum şeylerin öyle ayan beyan ortada olmasından hoşlanmam, kim bilir neyin işareti olan, şimdilik ne olduğu bilinmeyen bir şeylerin varlığının belli belirsiz hissedildiği konuları yeğlerim…

* "Firar etmek" sonu olmayan bir düşünce fırtınasına kapılmama neden olan birkaç sözcükten biridir.

* Sanki coğrafi haritanın yırtıklarından, sınırları ve cepheleri paralayan çatlaklarından esen dondurucu ve nemli rüzgârın önüne katılmış gibi görünen kalabalık, köprünün demir parmaklıkları arasından oluk oluk akıyordu. O günlerde kente sığınmak isteyenlerin sayısı çok fazlaydı: Kimi isyanların, yağmalamaların yayılmasından korkuyordu, kimi de yeniden yapılandırıcı orduların yürüyüş yolu üzerinde bulunmak istemiyordu; kimi Geçici Kurul'un dayanıksız yasallığı altına sığınmak, kimi rahatsız edilmeden yeni ya da eski yasalarla başı belaya girmesin diye bu karışıklıkta saklanmak istiyordu. Herkes, kendinin hayatta kalabilme şansının tehlikede olduğunu hissediyordu ve dayanışmadan söz etmenin gayet yersiz kaçacağı bu noktada önemli olan dişinle, tırnağınla canını kurtarmaktı; gene de bir tür birlik ve anlaşma sağlanmıştı, bu nedenle kuvvetler engeller karşısında bir araya geliyorlar ve fazla söze gerek duymadan birbirlerini anlıyorlardı.

* Bütün gizemlerin ve kaygıların bir satranç oyuncusunun zihni misali doğru ve soğuk ve gölgesiz bir zihinden süzüldüğü kitapları severim.

* Düşünmek, kafa yormak: Düşünceye ilişkin her etkinlik beni aynalara yönlendiriyor. Plotinus'a göre ruh, üstün aklın düşüncelerini yansıtarak maddesel nesneleri yaratan bir aynadır. Belki de bu nedenle ben düşünebilmek için aynalara gereksinme duyuyorum: Sanki ruhum, kendi kurgusal erdemini işlerliğe koymak istediği her sefer öyküneceği bir modele gereksinme duyuyormuşçasına, yansıyan imgelerin varlığı olmadan yoğunlaşmayı beceremiyorum.

* Her zaman yazılı cümlenin dışında kalan çok gerekli bir şeyler vardır, hatta romanın dile getirmediği şeyler dile getirdiklerinden fazladır; okura, yazılı olmayanı bile okuduğu yanılsamasını verebilen yazılı olanın özel bir yansımasıdır.

* Uçmak, yolculuğun tersidir. Mekanın süreksizliğini aşarsın, yok olursun, kendi de zaman içinde bir tür boşluk olan bir süreç için hiçbir yerde olmamayı kabul edersin; sonra yok olduğun yer ve zamanla ilgisi olmayan bir yer ve anda ortaya çıkarsın. Bu arada ne yaparsın? Senin dünyadan, dünyanın senden kopukluğunu nasıl değerlendirirsin?

* Akbabalar havalandığı zaman, bu gecenin sona erdiğinin işaretidir.

* Elimizden kaçan bir şey olmalıdır... Çünkü iktidar, etki edebileceği bir nesne, kollarını uzatabileceği bir yer arar.

* Benim aradığım kitap dünyanın sonu geldiği duygusunu veren kitaptır; dünyanın, dünyada var olan her şeyin sonu olduğu duygusunu veren, dünyada var olan tek şeyin , dünyanın sonu olduğunu söyleyen kitaptır.

* Dünya öylesine karmaşık, dolaşık ve fazlasıyla yüklü ki, biraz aydınlık bakabilmek için seyreltmek gerekiyor, seyreltmek.

* Nesnelerden vazgeçmek sanıldığından daha kolay: İş başlamakta. Onsuz yapamayacağınız bir şeyi bir kenara bırakmayı bir kere başardığında, bir başka şey olmadan da yapılabildiğini, sonra bir başka şeyden de sıyrılabildiğini göreceksin.

* Hangi liman büyük bir kütüphaneden daha güvenli bir biçimde açar sana kollarını?

* Okumanın nesnesi noktasal ve un ufak olmuş bir maddedir. Yazının yayılıp giden geniş alanında, okurun dikkati anlamda son derece yoğunluk gösteren küçük bölümleri, sözcük uyumlarını, eğretilemeleri, sözdizimi bağlantılarını, mantıksal geçişleri, sözcük dağarcığının tuhaflıklarını birbirinden ayırır.

* Okuduğum her yeni kitap, benim okumalarımın toplamını oluşturan o bütünsel ve tek kitabın bir parçasını oluşturur. Bu uğraşmadan olmaz: Bu genel kitabı oluşturmak için her özel kitap dönüşüm göstermeli, daha önce okuduğum kitaplarla ilişki içine girmeli, onun bir eki veya gelişmişi, veya düzelmişi veya yorumu veya referans metni olmalıdır.

* Benim için okuduğum bütün kitaplar tek bir kitaba çıkar ama bu zamanın gerisinde kalmış bir kitaptır ve anılarımda zar zor yer bulur kendine. Benim için bütün ötekilerden önce gelen bir öykü vardır ve bu okuduğum bütün öyküler onun hemen kaybolan bir yankısıdır. Okumalarımda çocukluğumda okumuş olduğum o kitabı aramaktan başka bir şey yapmıyorum, ama onu yeniden bulamayacağım kadar az şey hatırlıyorum.

* Benim için en önemli an, okumadan az önce gelen andır. Kimi zaman, başlığı, belki de var olmayan bir kitabın arzusunu içimde tutuşturmaya yeter. Kimi zaman kitabın başlangıcı, ilk birkaç cümlesi... Sözün kısası: Hayal gücünüzü harekete geçirmek için size pek az şey yetiyorsa, bana çok daha azı yeter: Okumanın vaat ettikleri.

* "Benim içinse önemli olan sonudur ama gerçek, en son, karanlığa gizlenmiş olan kitabın seni götürmek istediği varış noktası. Ben de okurken sarmallar ararım ama benim bakışlarım sözcükler arasında kazı yaparak uzakta, 'son' sözcüğünün ötesine uzanan mekânlarda neyin göründüğünü keşfetmeye çalışır."

* "Ben bir kitapta sadece yazılı olanı okumayı, ayrıntıları bütünle birleştirmeyi; bazı okumaları kesin olarak yorumlamayı, bir kitabı ötekinden ayrı tutmayı: her birini kendindeki değişik ve yeni olan için okumayı severim; her şeyden çok da bir kitabı başından sonuna kadar okumaktan hoşlanırım. Ama bir süredir her şey ters gidiyor; bana öyle geliyor ki dünyada artık sadece havada kalan ve yolunu yitiren öyküler var." 

* Siz her öykünün bir başı ve sonu olması gerektiğine mi inanıyorsunuz? Çok eskiden bir öykü ancak iki şekilde biterdi: Bütün sınamalardan geçtikten sonra erkek ve kadın kahraman ya evlenirler ya da ölürlerdi. Bütün öykülerin ana fikrinin iki çehresi vardır: hayatın devamı; ölümün kaçınılmazlığı.






7 Ocak 2023 Cumartesi

HOMEROS "İLYADA DESTANI & ODYSSEİA DESTANI"


İLYADA & ODYSSEİA 

Homeros 📚 Troya


Batı edebiyatının ilk büyük eserleri olarak bilinen İlyada ve Odysseia destanları Antik Çağ'da yaşamış İyonyalı ozan Homeros'un eserleridir. 

Homeros ismi Antik Yunancaya göre 'köle' anlamına gelmektedir.

İlyada bir olayı, 10 yıl süren Troya Savaşı'nı, Odysseia ise bir kişinin, Troya'nın düşmesinden sonra 10 yıl boyunca Odysseus'un başından geçenleri anlatır. Troya Destanı'nda olaylar birbirini izleyecek şekilde anlatılır. Odysseia'da olaylar anılar, geriye dönüşler, atlamalarla canlandırılır bu da bilinç akışı tekniğinin ilk örneğini yansıtır.

İlyada Destanı'nda insana ait birtakım temel duygu ve ihtiraslar ele alınır; kıskançlık, en güzel ve en güçlü olma arzusu savaşın çıkma sebebidir. Bencilce davranışların, kendi öfkesini yenemeyen insanların çevrelerine ne kadar zararlı olabilecekleri de destanın konuları arasındadır. Savaşların nedensizliği ve yıkımı; 10 yıl süren savaşın sonucunda ölüp giden askerlerden başka neredeyse hiçbir şeyin değişmemesiyle vurgulanmıştır; dul kalıp köleleştirilen kadınlar, öksüz ve yetim kalan çocuklar, ayrılmak zorunda kalan eşler, destanın en dramatik yönüdür. Destanda savaş şartlarının insanları nasıl değiştirdiği, vahşileştirdiği, hatta, canavarlaştırdığı konusu sık sık ele alınarak savaşların zararları yansıtılmıştır.

İlyada Destanı'nda yıllarca süren Troya kuşatması ile birlikte kahramanlık idealinin bütün çelişkileri sorgulanmaktadır; kahramanların hırs, gururu, vahşi cesaretleri, Yunan düşüncesindeki 'hybris' kavramı; insanın kendi sınırlarını aşarak Tanrıyla boy ölçüşmesinin yıkım getireceği inancı ilk kez İlyada’da belirmiştir.

İlyada’daki kahramanlık ruhu, Odysseia’da akıl, kurnazlık ve gerçeklik duygusu gibi özelliklerle tamamlanır. Destan, Akhaların en zeki, en kurnaz savaşçısı Kral Odysseus’un Troya Savaşı’ndan sonra kendi ülkesi İthaka'ya dönerken 10 yıl boyunca geçirdiği serüvenleri ve bu yolda mücadele ederek üstesinden geldiği güçlüklerin öyküsü anlatılır.

 Odysseus'un anlamı “çileli” demektir.

Her iki destan da altılı ölçüyle “yazılmış”, her ikisinde de yineleme tekniği kullanılmıştır. Anlatıcı, iki destanda da yararlandığı kaynaklardan söz eder.


#Altınıçizdiğimsatırlar 📝

* İlyada insana karşı insanın savaşını anlattığı halde, Odysseia insanın doğaya karşı savaşını dile getirir.




İLYADA DESTANI 📝

* Nice taşkınlıklar yapılır gençlikte,

yürek coşkun olur, düşünce toy.

* Tanrı üstünlüğü kimine savaşta verir,

kimine oyunda, çalgı çalmada, kimine türkü söylemede,

kiminin de göğsüne üstün bir düşünme gücü koyar,

çok adam yararlanır ondan,

bu güçle kurtarır birçok insanı,

en çok da kendi bilir değerini bunun.

* Her şeyden bıkar insan, ama her şeyden,

uyumaktan, sevişmekten, tatlı türküden, horadan,

savaştan çok bunları özlemez mi kişi ?

Ama Troyalılar bir türlü doymak bilmez savaşa.


ODYSSEİA DESTANI 📝

* Yeryüzünde yürüyen ve soluk alan yaratıklar arasında insandan daha güçsüz bir yaratık beslemez toprak ana.

* İnsan, aklıyla akıldışı düzensizlikleri yenmek gücünü bulur kendinde.

* Kötü düzenler kuran az mı insan var ki!

* Şu kör olası aç karına boyun eğmemek elde değil,

bütün belaları başımıza odur getiren.


#AşilTendonu 

Baldırın arka bölümündeki kas grubunun topuk kemiğine birleşmesini sağlayan yapıya İlyada Destanı'nda geçen Troya Savaşı kahramanı Akhilleus’un  öyküsünden esinlenilerek Aşil tendonu adı verilmiştir. Vücudun en güçlü tendonudur.

Aşil tendonu
Homeros’un İlyada’sındaki Troya savaşının en önemli figürlerinden olan Akhilleus (Aşil), Thetis ile Peleus’un oğludur. Annesi Thetis, Akhilleus’a ölümsüzlük kazandırmak için çocukken onu ölüler ülkesindeki Stiks Irmağı’na daldırmıştır. Bunu yaparken Akhilleus’u sol topuğundan tuttuğu için topuğu büyülü suya değmemiştir. Akhilleus’un ölümü ancak ve ancak topuğundan alacağı bir darbeyle olacaktır. Troya prensi Paris, attığı okla onu topuğundan vurur ve Akhilleus’u öldürür.
Aşil tendonunun kopmasına tıpta ‘Aşil Tendon Rüptürü’ denmektedir.


14 Aralık 2022 Çarşamba

GEORGE ORWELL "1984"


#Bindokuzyüzseksendört  📝

#1984 

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (Özgün adı: Ninetten Eighty-Four), İngiliz yazar George Orwell'ın distopik ve politik romandır.

George Orwell kitabını 1948 yılında tamamlamış 1948’in son iki rakamının yerlerini değiştirerek kitabın adı 1984 olmuştur. Roman, 1984 yılında sinemaya uyarlanmıştır.

Ütopya " gerçekte olmayan tasarlanmış ideal toplum" anlamına gelmektedir. Ütopyada "suç" kavramı bile yoktur.  George Orwell'ın 1984 kitabı karşı ütopyadır, burada hislerden, düşüncelerden bile suçlanıp cezalandırılan bir kaos ortamı inşa edilmiştir, otoritenin baskısı ve ölümler vardır.

Yazar kitapta geçen "düşünce polisi" gibi kavramları literatüre kazandırmıştır ve Big Brother (Büyük Birader) kavramı günümüzde de sıklıkla kullanılmaktadır.

Romanın distopik dünyasında, totaliter bir yönetimde halkın hayatı manipüle edilmektedir. İnsanın her ortama adapte yetisi olduğunu fark eden kişiler toplumların yöneticisi olmayı başarıp kendi çıkarlarına göre düzenledikleri sistemin içinde olmayı diğer insanlara dayatıp onlara hükmetmeyi başarmışlardır, sistemin dışına çıkmaya yeltenenleri dışlayarak ve kendi çevresine dışlatarak onları sindirmiş, onların üzerlerinde hakimiyetlerini pekiştirmişlerdir. Ağır cezalara maruz kalan insanlar her şeye boyun eğmek zorunda kalmış, çoğu ne kadar kötü bir vaziyetin içerisinde kalırsa kalsın duruma alışarak her şeyi kanıksamaya başlayıp; açlıktan kıvranıp, gece gündüz çalışsa da iyi durumda olduğu düşündürülerek şükretmesi gerektiğine inandırılmıştır. Bu şekilde kitleler kontrol altına alınabilip bulunduğu durumun adaletsizlikle ilintili olduğunun bile farkına varmaları engellenmiştir.

Yevgeni Zamyatin'in "Biz" kitabından esinlenerek kaleme alınan George Orwell'ın 1984'ü "Tek Adam" kontrolünde, onun isteklerine göre tasarlanan bir hayat şekliyle yaşamaya mahkûm olan üstelik bunu uygulanan politikalala sevdirerek, duygu ve düşüncelerden arındırılıp kurduğu; savaşın, açlığın, ölümün kolgezdiği distopik dünya gerçek hayattan izler de taşımaktadır.


#altınıçizdiğimsatırlar 📝

* Bağlılık, düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık bilinçsizliktir.

* Önceki çağlarda, sınıf ayırımları yalnızca kaçınılmaz değil, aynı zamanda istenen bir şey olmuştu. Uygarlığın bedeli eşitsizlikle ödenmişti.

*Ne tuhaftır ki, yalnızca kendini dile getirme gücünü yitirmekle kalmamış, ne söylemek istediğini de unutmuş gibiydi.

* Birisi sizinle aynı fikirde değil diye onu yok edemezsiniz. Medeni ve erdem sahibi insanlar böyle yapmaz. Çok okuyan ve bilginin gücüne inanan her insan, sadece konuşma yolunu seçer. Sizden olmayanları yok etmek yerine, bilginin ve fikrin gücüyle, sizin gibi düşünmesini sağlamalısınız. 

* Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.

* Boş vakit ve güvenlik herkesçe paylaşıldığında, yoksulluğun serseme çevirdiği geniş kitleler okuryazar olacak, kendi başına düşünmeyi öğrenecek, o zaman da hiçbir işe yaramadığını sonunda fark ettiği ayrıcalıklı azınlığı ortadan kaldıracaktı. Hiyerarşik toplumun varlığı, uzun sürede, ancak yoksulluk ve cehalete yaslanarak sürebilirdi.

* Sorun, dünyanın gerçek zenginliğini artırmadan sanayinin çarklarının nasıl döndürüleceğiydi. Üretimin sürdürülmesi, ama ürünlerin dağıtılmaması gerekiyordu. Uygulamada bunu gerçekleştirmenin tek yolu da, savaşın sürekli kılınmasıydı.

Savaşın asıl yaptığı, yok etmektir; ama ille de insanları yok etmesi gerekmez, insan emeğinin ürünlerini de yok eder.

* İnsanın azınlıkta olması, tek kişilik bir azınlık olması bile, deli olduğu anlamına gelmiyordu. Bir doğru vardı, bir de doğru olmayan; doğruya sarıldığın zaman, tüm dünyayı karşına alsan bile, deli olmuyordun.

* İktidar bir araç değil, bir amaçtır. Kimse devrimi korumak için diktatörlük kurmaz; diktatörlük kurmak için devrim yapar. Zulmün amacı zulümdür. İşkencenin amacı işkencedir. İktidarın amacı iktidardır. 

* İnsan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu belki de.

* Kimsenin düşüncelerini söylemeye cesaret edemediği bir devir gelmişti.

* Bazı şeyler geri gelmiyordu, insan bir daha geriye dönemiyordu. İnsanın içinde bir şeyler ölüyor, yanıp kül oluyordu.

* Akıllılık çoğunluğa bakılarak ölçülmez.

* Hiçbir yararı olmayacağını bile bile insan kalmanın çok önemli olduğunu düşünüyorsan, onları yendin demektir.

* Bizim gibi insanların asıl sorunu, hepimizin kaybedecek bir şeyleri olduğunu sanmamız.

* NASIL'ını anlıyorum: NEDEN'ini anlamıyorum..

* Aslında hiçbir şey yasadışı değildi, çünkü artık yasa diye bir şey yoktu.

* Kabul edelim: Yaşamlarımız sefil, yorucu ve kısa.

* "Düşünün. Çünkü henüz yasaklanmadı."








26 Kasım 2022 Cumartesi

NİKOS KAZANCAKİS "ZORBA"

 


#NikosKazancakis #Zorba 📚

Çağdaş Yunan Edebiyatı'nın en önemli yazarlarından biri olan Nikos Kazancakis, Zorba adlı eserini 1946 yılında kaleme almıştır. Kazancakis, uzun yıllar İsa, Buda, Bergson, Homeros ve Nietzsche'nin etkisi altında kalmış Zorba ile kendi görüşlerini sunmayı amaçlamıştır. Döneminde düşüncelerinden dolayı kilise tarafından aforoz edilen Kazancakis'in bir zaman kitapları yasaklanmıştır. 

1930’lu yıllarda geçen roman, adı kitapta hiç belirtilmeyen Yunan asıllı İngiliz bir yazarın ağzından anlatılır. Yeni yerleri gezip görmeyi seven ve eserini tamamlamaya çalışan yazar, bir süreliğine kendisini dinlemek ve babasından kalan maden ocağını işletmek için Yunanistan’ın Girit adasına doğru yola çıkmak üzereyken, hayata şehvetle bağlı yaşlı bir Yunan olan Alexis Zorba ile tanışır ve onu ustabaşı olarak işe alır. Adada birlikte geçirdikleri birkaç aylık zamanda, bu görmüş geçirmiş yaşlı Yunan'ın ilginç hayat felsefesi, Tanrı, ölüm, vatan, savaş, kadın, aşk, müzik, dans, gençlik, yaşlılık özgürlük üzerine düşünceleri ve anlattığı başından geçmiş birçok olay, genç yazarı derinden etkileyecektir. Zorba ile geçirdiği dönem genç yazarın yaşam şeklini değiştirmese de hayata bakış açısını büyük bir değişime uğratacaktır.

Roman, 1964’te yönetmen Michael Cacoyannis tarafından Alexis Zorbas adıyla sinemaya uyarlanmıştır. Başrollerinde Anthony Quinn ve Alan Bates'ın oynadığı filmin müziklerini Yunan müzisyen Mikis Theodorakis bestelenmiştir.


#Altınıçizdiğimsatırlar 📝

* Her insanın bir Cennet'i vardır; senin Cennetin kitaplar ve büyük mürekkep damacanalarıyla dolu olacak; bir başkasınınki konyak, uzo ve şarap varilleriyle dolu olsa gerek; birininki de yığınla İngiliz lirası. Benim Cennetim ise şu: alacalı entarileri, kokulu sabunları, iki kişilik sustalı karyolası olan, kokulu, küçük bir oda ve yanımda dişilik...

* Uyuyamıyordum. Sanki bu gece hareketlerimin hesabını verecekmişim gibi, bütün hayatım düşe benzer bir hızla ikircikli ve bağlantısız bir halde yükselmişti de, ben ona umutsuzca bakıyordum.

* Günler gelip geçiyordu; çaba göstermek için savaşıyor, bağırıyor, oynuyordum ama kalbimdeki kulakçıkların en son kıvrımına kadar kederliydim.

* Hayatım yanlış yola sapmıştı, insanlarla olan ilişkilerimi bir iç konuşma haline sokmuştum. O kadar düşmüştüm ki, bir kadına âşık olma ile kitap okuma arasında seçim yapmam gerekse, kitabı seçerdim.

* Bazen içimden, küçük bir ânı alıp karşılığında bütün hayatımı veresim gelir.

* İnsanın ruhu iklimle, sessizlik, ıssızlık ya da kalabalıkla nasıl da değişir!

* İnsanın ölüm yokmuş gibi hareket etmesiyle, aklında her an ölüm olduğu halde hareket etmesi, belki aynı şeydi, ama, o zaman bunu bilmiyordum daha.

* Hayat, gözümün önünden masal gibi, Shakespeare'in bir komedisi diyelim "Fırtına"sı gibi şimşek hızıyla geçti.

* Sonunda ne zaman yalnız başıma, arkadaşsız ve sırf her şeyin düş olduğu gerçeğiyle birlikte ıssızlığa çekileceğim? Vücudumun hastalıktan, cinayetten, ihtiyarlık ve ölümden başka bir şey olmadığını görerek özgür, korkusuz, baştan başa sevinç içinde ormana ne zaman çekileceğim? Ne zaman?

* Büyük sır! Dünyaya özgürlüğün gelmesi için bu kadar cinayetler ve alçaklıklar mı gerekli yani? Çünkü, oturup sana işlediğimiz cinayetlerde yaptığımız alçaklıkları saysam tüylerin ürperir. Fakat sonuç ne oldu? Özgürlük! Tanrı yıldırımını atıp bizi yakacağına özgürlüğü veriyor? Hiç bir şey anlamıyorum!..

* Tam ve namuslu düşünceler, sessizlik, ihtiyarlık ve dişsizlik ister. Dişsiz olduğun zaman: 'Ayıp çocuklar, ısırmayın!' demek kolaydır. Ama, otuz dişin olunca... İnsan gençliğinde canavardır, evcilleşmek bilmez canavardır ve insan yer.

* Kendini kurtarmanın tek yolu başkalarını kurtarmak için çabalamaktır.

* Hayatım boyunca sormuş olduğum bütün sorular, yanıtsız kalmakla bitmiyor, durmadan birbirine dolanıp vahşileşiyorlardı. En büyük umutlarım bile eşelenip uslandı.

* "Ne makine şu insan be! İçine ekmek, şarap, balık, turp koyuyorsun; iç çekmeleri, gülüşler ve düşler çıkıyor. İmalathane! Sanırım beynimizde konuşan bir sinema var."

* Belki yanılıyorum ama sanırım ki, insanlar üç türlüdür: kendi deyişleriyle hayatlarını yaşamayı amaç sayanlar, yani yemeyi, öpmeyi, zengin olmayı, onur kazanmayı... Sonra, kendi hayatlarını değil, bütün insanların bir olduğunu anlarlar ve insanları ellerinden geldiği kadar aydınlatmak, sevmek ve onlara iyilik etmek için savaşırlar. Bir de, bütün evrenin hayatını yaşamayı amaç edinenler var; her şey, insanlar, hayvanlar, bitkiler, yıldızlar; hepimiz bir bütünüz; biz hepimiz aynı korkunç savaşın içindekileriz. Hangi savaş mı? Maddeyi ruha dönüştürme savaşı!..

* Ölüm, bazen hayatımızın içine, baş döndüren bir koku gibi akar; hele ıssız bir yerde olup, ay ışığı ve derin bir sessizlik varken, insanın vücudu yine yıkanmış, hafifçecikken ve ruhun karşısına aşırı engeller çıkmazken, yani uykuda. O vakit, bir an için hayatla ölüm arasındaki yarım duvar saydamlaşır, insan onun arkasında, toprakların altında neler olduğunu görür.

* Ölümün tadı günlerce dudaklarımda kaldı; yüreğim hafifledi. Ölüm bizi almaya gelip de, işimizi bitirelim diye bekleyen ve acelesi olmayan bir dost gibi, tanıyıp sevdiğim bir dost yüzünün aracılığıyla hayatıma girmişti. Beynim, ölümün böyle dostça olan işaretini anlayarak yatıştı.

* Artık dünküleri hatırlamaktan, yarınkileri istemekten vazgeçtim; şimdi, su anda ne oluyor, o ilgilendiriyor beni.