30 Kasım 2020 Pazartesi

İHSAN OKTAY ANAR "PUSLU KITALAR ATLASI"



#İhsanOktayAnar 📚

Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar'ın yayımlanmış ilk romanıdır ve Türk Edebiyatı'nda felsefi romana ilk adımı İhsan Oktay Anar atmıştır. Yazıldığı teknik, içerdiği konular, tarihi, felsefi ve fantastik öğeleri bir arada bulundurması açısından önemli bir eserdir.

Roman 17.yy Kostantiniye’de (İstanbul) geçmektedir. Korsan Arap İhsan Efendi, İstanbul’a hayatını kurtaran Rendekar’ın “Zagon Üzerine Öttürme”  (Descartes "Yöntem Üzerine Konuşma") isimli kitabının çevirisini yaptırmak istemektedir. Arap İhsan’ın yeğenini ziyaret etmesiyle olaylar başlamaktadır, yeğeni Uzun İhsan Efendi seyyahlar gibi dünyayı gezmek ve haritalar çizmek isteyen ancak mahallesinden çıkacak cesareti olmayan biridir. Cesaretinin olmayışından da uyumasını sağlayan bir sıvı içerek uzun uykulara dalmakta ve çeşitli rüyalar görmektedir. Gördüğü bu rüyaları ise bir atlasa yazmaktadır. Uzun İhsan Efendi dayısı Arap İhsan Efendiye getirilen çeviriyi okuduktan sonra hayatında köklü değişimler yaşanmaya başlamıştır ve gerçekliğin doğası üzerine düşünmeye başlamıştır, varlık mı gerçek düş mü sorgusuna kapılan Uzun İhsan’ın uyku şurubu içip uykuya yatması düşler görmesi ana hikaye çerçevesinde baba Uzun İhsan ve oğlu Bünyamin’in gördüğü düşleri iç içe öyküler şeklinde anlatan bir teknikle yazılmıştır. Altı bölümden oluşan romanda ana öykü ve ana öyküye bağlı diğer öyküler vardır. Romanın kurgu ve gerçekliği sorgulayan doğası, yaşanan olayların ikinci planda kalmasına yol açar. Üstkurmaca ilkesi temelde, romanın varoluş sürecini ve varoluş amacını okuyucuya sezdirmektir. Romanın görevi, kendi varoluşunu ve bu süreci anlatmaktır. Romandaki Uzun İhsan karakteri, üstkurmacanın ortasındaki kişidir. Gerçek ve kurmacanın arasında dolaşıp durur, roman boyunca yaşanılan her şey, görülen kahramanlar Uzun İhsan Efendi’nin zihninde dönüp duran bir düşten ibarettir. Yazarın, romanı yazma eylemine okuyucuyu da dâhil etmesi postmodern romanın temel esaslarındandır. Yazarın amacı hiçbir zaman gerçeği ve gerçekliği yansıtmak olmamıştır. 


ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* .. Her taraf karanlıktı. Zaten görülen ve görülmeyen bütün düşler, bu karanlığın ta kendisi değil miydi?

* Düşlere dokunmak mümkün olabilir mi? Sana bu yüzden hem çok yakın, hem de çok uzağım.

* Sanki kasıtlı olarak karşıma çıkarılmıştın. Bu yüzden seni yakından incelemek istedim. Böylece güçsüzlüğün ve silikliğin ne olduğunu öğrenme fırsatı buldum. Aynı zamanda gücün ve her türlü iktidar tutkusunun da ne kadar büyük bir erdemsizlik olduğunu da bu sayede gördüm. Hayatta kalmak için bizler kadar çaba göstermiyordun. Yokedilmeye belki çoktan razıydın. Senin amacın varlığını sürdürmek değil de sanki bambaşka bir şeydi. Sen bir şahittin. Evet, artık bundan eminim. Kesinlikle bir kahraman değildin. O küstahça sözlerini de sanki biri kulağına fısıldıyor ve benimle adeta alay ediyordu. Sanki benim, onların ve herkesin başına gelen bütün şeyler senin görmen, öğrenmen içindi. Güçsüz biri olan sen, her çeşit iktidarın sahibi olan benim üzerimdeydin. Çünkü olaylara müdahale etmeden hepimizi gören, seyreden sendin. Seni ezdiğimizde ağlıyordun. Güçsüzlük belirtisi olarak yorumlanabilen bu şey aslında senin yaşamındı. Oysa biz taşlar kadar güçlü, bir o kadar da cansızdık. Gücün kendisinin ölüm olduğunu senden böylece öğrendim. Çünkü seni seyrettim. Ah! Keşke dünyayı da senin gibi seyredip, senin ona baktığın gibi bakabilseydim! Oysa ben ona bir güç malzemesi olarak bakıp onda kendi karanlığımı gördüm. Hayatım boyunca gördüğüm en iyi, en güzel şey sendin..

* Sana karşı hissettiklerimi anlatmama imkan yok. Bir duygu, anlaşılamıyorsa, duygu değildir zaten.

* Ötedünyada bir tek şey hissedeceğime eminim: Utanç. Belki de yıllardır, Kıyametten değil, bu duygudan kaçıyordum.

* "Görüyor musun?" dedi, "Bilme tutkusu insanları nasıl bir sona sürüklüyor. Görmek, duymak, bilmek ve öğrenmek isteyen şu zavallı cerraha gösterilmeyen saygı, sadece karanlığı, soğuğu ve sessizliği algılayan ve hiçliği bilen bir cesede gösteriliyor. Onu katleden bu insanlar evlerine döndüklerinde belki de çocuklarına Kubelik’in acı sonunu ibretle anlatacaklar ve bilginin tehlikelerini birer birer sayacaklar."

* "Sence tabiata etki eden kuvvetler içinde en büyüğü hangisi?"

"Emin değilim. Ama sen bunun akıl olduğunu söyleyeceksin galiba."

"Doğru cevabı verdin. Evet, akıl. Ateş dediğimiz güç nasıl ki odunla beslenirse akıl da bilgiyle beslenir."

* Gördüğün her şeyi merak etmeni anlayışla karşılıyorum. Ne var ki soruların cevabını öğrenebilmen için önce buna layık olduğunu göstermen gerekir. İçimden bir ses seni sınava çekmemi söylüyor. Belki de aynı ses sana bütün soruların cevabını fısıldayabilir. Ama belki de böyle bir yola başvurmadan bizzat sen bütün cevapları öğrenebilecek kadar güçlüsündür.

* Mesele, bu kez akılla değil duyguyla ilgiliydi.

* Hata yaptığı anda servetini, hatta canını kaybedebilecek olmayan insanların fikrine güvenilmez. Çünkü malı, canı, sevdikleri tehlikede olmayan biri doğru düşünemez. Bilgi tehlike ile ölçülür dediğimde kastettiklerim bunlardı.

* Bilgi tehlike ile ölçülür...

Bilgi doğru olmak zorundadır ve bilgin, hata yapmaktan ölümden korkar gibi korkar.

* "Eğer bu dünyadaki en büyük amacın bilmekse, daha öğreneceğin çok şey var. Belki de bunları benden öğreneceksin. Çünkü bazıları bilgiyi medresede, bazıları viranelerde ararken ben onu başka bir yerde arıyorum. Peki sen nerede arıyorsun?"

"Dünyada"

* Ben bu dünyaya bilmek için geldim. Benim için kutsal bir şey varsa o da bilgidir, gerek bu dünyanın, gerekse öte dünyanın bilgisi. Bu yüzden öğrendiklerimi akıl terazisinde tartıp doğru olup olmadıklarına bakarım.

* Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazen o kerteye varıyordu ki kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir âlem kurup keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyolardı...

Dünyanın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Kuran’ın kendisi peygamberin dünyayı nasıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardında giden herkes, dünyayı onun gibi okuyup şahadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına aktarmalıydı, dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya'nın şahidi olmaktı.

* Adına Dünya dediğimiz kitabı oku.

* Bilmek ve şahit olmak en büyük mutluluktur. Macera ise büyük bir ibadettir; çünkü O'nun eserini tanımanın başka bir yolu olduğunu görebilmiş değilim. Kendi payıma ben, dünyayı rüyalarımla keşfetmeye çalıştım. Bu, yeterince cesur olamadığımın bir göstergesi olabilir. Aynı hatayı senin de yapmana yolaçmak istemiyorum. Sana izin veriyorum, git. Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ..

* Cevaplarını bulamadığı sürece yaşadığı bu tuhaf dünyanın, alaca renkler ile dolu devasa bir boşluktan pek farkı olmayacaktı.

* Uykunun bir uyanış ve düşlerin de gerçeğin ta kendisi olduğu fikri kafasını meşgul etmeye başlamıştı

* Amaç, şüpheye götürmeyecek ilk kesin bilgiye varmaktı. Her bilgiden şüphe eden Rendekâr, şüphe ettiğinden şüphe edemiyor ve bundan da kendisinin var olduğu sonucunu çıkarıyordu ...

Düşünüyor olmasından kendisinin varlığı açık ve seçik olarak çıkıyordu. Fakat bu yolla insan, kendisinden başka hiçbir şeyin varlığını ispatlayamazdı.

* Kostantiniye "İstanbul"

Her milletten, her tabakadan, huyları, dinleri, dilleri farklı, fakat amaçları aynı olan insanların bulunduğu yerdi burası.

* Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg'u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, çiçekleri, kuşları ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?

* Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve er-bab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-i Kâinattan 7079 yıl, İsa Mesih'ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Kostantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.

* Mutlu yazar, azdır. Belki de yoktur. Ama mutlu okur vardır.

* Sanatın ifade edemediği hiçbir şey yoktur.






13 Kasım 2020 Cuma

OĞUZ ATAY "TUTUNAMAYANLAR"





#OğuzAtay 📚

Oğuz Atay'ın ilk romanı olan Tutunamayanlar, TRT Roman Ödülü'nü kazanmış, Türk Edebiyatı'nın ilk postmodernist romanı olarak nitendirilir.

Marksist bir ideolojiyle kaleme alınan eser de romanın kahramanı da yazarın kendisi gibi bir mühendistir, bazı noktalardan Oğuz Atay’ın hayatından izler de taşınmasıyla kitap bir nevi otobiyografik bir özellik taşır. 

Kurmaca içinde kurmaca, diyalog içinde diyalog barındıran roman bilinç-akışı tekniğiyle yazılmıştır. 

Tutunamayanlar, yap-boz misali oluşan olay örgüsü içerisinde yoğun duygu ve düşüncelerden, monologlardan, derin psikolojik analizler ve ruhsal çözümlemelerden oluşur.

Tutunamayanlar; Turgut Özben adlı bir mühendisin, neye tutunmaya çalışırsa çalışsın anlamsızlık girdabına düşen, kendisiyle, aşkları ve arkadaşlarıyla, hayatının amacıyla girdiği "sessiz" muharebeyi kaybederek intihar eden üniversite arkadaşı Selim Işık’ın ölüm nedenini çözmeye, arkadaşının hayatını ve kendisini anlamaya çalışması neticesinde yön bulur. Turgut Özben, başlarda arkadaşının intihar olayının kendi meselesi olmadığını düşünsede bir süre sonra olay tüm benliğini sarar ve nedenleri niçinleri sorgulayarak Selim’i düşünür ve içten içe onunla konuşur. Selim’i intihara neyin sürüklemiş olacağını araştırmaya koyulur.

Roman, birinci bölüme geçmeden evvel sonun başlangıcıyla başlar. 

Tutunamayanlar’ın birinci bölümünde üst anlatıcının ifadesiyle mühendis Turgut Özben'in hikâyesi başlar. Romanda anlatıcı sürekli el değiştirir. Turgut Özben’in iç diyalog ve monologları roman boyu devam eder. Monologlar devam ederken iç sese "Olric" ismi verilerek anlatıcı farklı bir boyut daha kazanır. 

Romanın kurgusu "oyun" kavramı üzerinde şekillendirilir. Kahramanlar hayatı bir oyun olarak algılarlar. Ve oyun yenilgiyle neticelenir.


ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* İlk yalanı söyledikten sonra bir daha konuşmamalı insan.

* Bir silgi gibi tükendim ben. Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: mürekkeple yazmışlar oysa. Ben, kurşunkalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım.

* Beni bir gün unutacaksın bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi boş yere mağaradan çıkarma beni alışkanlıklarını özellikle yalnızlığa alışkanlığım kaybettirme boşuna tedirgin etme beni bu sefer geride bir şey bırakmadım tasımı tarağımı topladım geldim neyim var neyim yoksa ortaya döktüm beni bırakırsan sudan çıkmış balığa dönerim

* Seni tanımadan önce ağaçların çiçek açtığı ve yaprak döktüğü mevsimleri hep kaçırırdım derdi resim yapmayı sevdiğim halde denizin mavisini bilmezdim yaprağın yeşilinin her mevsimde değiştiğine dikkat etmemiştim seni tanıdıktan sonra o güne kadar tabiat resmi yapmayı sevmediğim halde bir ağaç bir yaprak ve küçük bir ot bile çizmiş olmadığım halde ve daha çok kitaplardan kopyalar yapmakla yetindiğim halde ve insan resimlerini fotoğraflardan kareyle büyütmeyi kolayıma geldiği için tercih ettiğim halde seni tanıdıktan sonra gözleri yeni açılmış bir küçük hayvan gibi çevreyi şaşkın ve hayran bakışlarla insanı ve insan olmayanı ayırmadan incelemeye başladım ve kalemi iğne uçlu mürekkepli kalemi ve resim kağıdını alarak kırlara açıldım ve eskiden kurşunkalemle çalıştığım zamanlardan yani tarihlerden önce çizgilerimdeki kararsızlık yüzünden kağıdı sonsuz çizgilerle silip tekrar çizdiğim çizgilerle silgi izleriyle kararttığım halde doğrudan doğruya çini mürekkeple çalışmaya başladım hiç silmeden seçtiğim ağaçları evleri gökyüzünü yolları otları hele bu kadar ilgi çekici olduklarını ve büyük bir sevgiyle çizilebileceğini düşünmediğim otları ve toprağı yeni bir gözle daha doğrusu ilk defa çizebileceğimi hissettiğim bir gözle görmeye başladım ve ilk anda ışık ve gölge meselelerini hallettiğim söylenemezse de duyuş bakımından ve her şeyi sanki onların arasındaki gizli ilişkiyi sezmişçesine sürekli bağlantılarla yerleştirme bakımından kağıda geçirmeyi becerdiğim söylenebilirdi ve bunu sevginin bana kazandırdığı üçüncü göz olarak adlandırdığımı ifade ettiğim zaman bana kızmış ve alay ettiğimi senin duygularını hafife aldığım için uydurduğumu söylemiştin oysa bendeki tutukluğun senin yanında nasıl azaldığını bilsen evet senin yanında korkularımı benim dışımda var olan ve her zaman benden gizlenen şeyler karşı duyduğum korkuları onların yabancı ve düşmanca bir inatla bana sırlarını vermemelerinden duyduğum belirsiz sıkıntıları unuttuğum doğrudur derdi

* “Önce Kelime vardı,” diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık… Kelimenin bittiği yerde başladı; Kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.

* Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok.

* Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? Hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? Son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? Birdenbire: “Buraya kadar!” dediler. Oysa, bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. Bütün sularda gölgeni seyrederdin. Üstelik, “daha önce haber vermiştik” derler. “Her şeyin bir sonu olduğunu genel olarak belirtmiştik. Yaşarken eskidiğini ve eskittiğini söylemiştik.”

* Ne imla,

Ne satır arası,

Ne paragraf,

Boşluk yok Olric.

Dopdoluyum.


* Eskiden güneşin doğuşu ile korkularım dağılırdı. Şimdi her sabah yeni korkularla uyanıyorum.

* Çok beklemiştim. Hayatımın başı ve sonu belliydi; hiç olmazsa ortasını kaçırmamalıyım. Oyalanacak durumum yoktu. Ezberlemiş olduğum bütün şiirleri okumalıydım, bütün kavgalarımı çıkarmalıydım, bütün kuruntularımı ortaya dökmeliydim.

* Düşünmekten ve sevmekten korkuyoruz. İnsan olmaktan korkuyoruz. İnsan yerine bir yığın kuklalar yaratıyoruz.

* Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler, efendimiz. Allah’tan, ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz, diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dolaşıp dileniyoruz. Son kapıya geldik. İnsaf sahiplerine sesleniyoruz. Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik.

* Bana yaşamayı öğretmediler. Daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. Ben de kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara. İnsan, kendi bulurmuş doğru yolu. Ben bulamazdım. Bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. Başka türlü bir itinayla tutmalıydılar beni. Daha fazla değil, farklı.

* Bir insan eşyayı da suçlayamazsa, divana istediği gibi tekme atamazsa onun insanlığı nerede kalır?

* Her şeyi duyuyoruz, hiçbir şeyi bilemiyoruz Olric.

* Benim gibi az gelişmiş bir ilkokul öğrencisinin de başarabileceği tek şey buydu. Kötülüğe kayıtsız kaldım; ona içimde yer vermedim. Kara ekmeği yemek zorundaydım; ama kötü şiir okumadan da yaşayabilirdim.

* Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim” dedi: Gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: “Seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda…”

* Demek ki yolda durmak mümkün olmuyordu; böyle bir hürriyet yoktu. Sadece sürüklenme, kalabalığın arasına kapılma hürriyeti vardı.

* Sen öldün: ben de koridorlarında, anlamsız bekleyişlerin içinde ölüyordum. Gerçekten öldün mü Selim? Bu yalnızlık dolu koca dünyada bütün tutunamayanları öksüz bırakıp gittin mi?

* Bütün hayatımızı yersiz çekingenliklerle mi geçireceğiz Olric? Cesareti yalnız kafamızda mı yaşayacağız?

* Ne kadar acıyorum kendime; bu yüzden başkalarına acımaya fırsat bulamıyorum. Bütün acımamı kendime harcadım.

* Demek sen aşkı, sinüs ve kosinüse çok görüyorsun. Soyut aşk kavramı sende henüz gelişmemiş. Sen ve senin gibiler, ancak beş ile on elmayı toplayabilen basit insanlarsınız. Elle tutulan şeylerle düşünebilir, elle tutulan şeyleri sevebilirsiniz yalnız.

* Değişebilmek. Kendinin bile tanıyamayacağı yeni bir varlık olmak. Bütün canlıların olanca güçleriyle karşı koydukları bir değişim, başkalaşım. Korkutucu ve aynı zamanda çekici bir eğilim. Hücreler bütün güçleriyle, dış etkenlere karşı koyar ve vücuda girmek isteyen yabancı unsurları dışarı atmaya çalışırken değişebileceğini, onların bu kör inadını yenebileceğini düşünmek, insan için ne kadar zordu. Değişmek kendine yabancılaşmak demekti.

* Sevmek zor geliyor. Alışmamışım: yoruluyorum. Boşluklar oluyor. Bunları boş sözlerle doldurmaya çalışıyorum. Oysa ben her an sana bakmak, bir sözünü kaçırmamak; bir kıpırdanışını, yüzünün her an değişen bütün gölgelerini izlemek, her an yeni sözler bulup söylemek istiyorum. Her mevsimde, her gittiğimiz yerde, insanlarla ve insanlarsız, aşkın  değişen yansımalarını görmek istiyorum. Bütün bunlar beni yoruyor. Sen orada duruyorsun ve beni seyrediyorsun sadece. Senin için sevmek, su içmek gibi rahat bir eylem. Ben, her an uyanık olmalıyım.

* Ne yazık onlar ki kendilerine açılan saf bir kalbi zaaflarından istifade edilecek,istismar edilecek bir akılsız sayarlar.

* Hayat bir matematik aslında. Kimini acılarla bölüyor,kiminin kalbi mutlulukla çarpıyor,kimi hayatın güzelliklerini topluyor ama en önemlisi insan gidenin arkasından eksiliyor. O yüzden kimseye eksi olmayın çünkü eksi, ama, gibi ondan öncekileri yok etme gücüne sahiptir.

* Bir anlam aramamalı. Anlam kadar insanın hayatını zehir eden bir kavram yoktur.

* Normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da anormal dediler.

* Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum.

* Kalbimin atışının yavaşlamasını istiyorum. Yavaş yavaş atsın ki yorulup durmasın.

* Yaşar gibi yapmaktan, özlemez gibi yapmaktan, iyiymiş gibi yapmaktan, nefes alıp onu içimde tutmaktan, o nefeste boğulmaktan sıkıldım.

 



11 Kasım 2020 Çarşamba

OSCAR WİLDE " DORİAN GRAY'İN PORTRESİ "

 Ruhu Şeytana Sattıran Portre




#OscarWilde 📚

Oscar Wilde’ın yaşadığı 19. yüzyıl, sanayinin geliştiği, toplumun küçük bir kesiminin giderek zenginleşirken, çoğunluğun yoksul işsizlerden oluştuğu, suç işleme oranının giderek arttığı

İngiltere’de Viktorya Çağı olarak anılır.

Sanayi devriminin kitlelerde yarattığı tahribatın egemen olduğu Viktorya Dönemi'nde, İngiltere’de katı bir ahlakçılık egemendi.

Yönetimdeki soylu ve zengin sınıf, toplumun diğer kesimlerine dünyadan ellerini eteğini çekmelerinin, dine sarılmalarının, çektikleri çileye sabırla katlanmalarını vaaz ediyordu.

Orta sınıf, küçük esnaf, memurlar ve işçiler yoksulluklarına rağmen, içinde bulundukları durumu sorgulamak yerine, buna boyun eğip, kilise öğretilerine şükranla sıkı sıkıya sarılıyorlardı. Viktorya Dönemi'nde ahlaklı olmayı en çok savunan tutucular, gizliden gizliye kaçınılması gerektiği belirtilen günahların peşindeydiler. Bu çağın ahlakı; soyluların, zenginlerin çıkarlarını koruyan iki yüzlü bir ahlaki anlayışıydı ve

Oscar Wilde "Dorian Gray'in Portresi"nde bu iki yüzlülüğü, toplumunun değer yargılarındaki çıkarcılığı kaleme almış ve dönemi tersyüz etmiştir.

Gotik Edebiyatı'n önemli eserlerinden biri olan "Dorian Gray'in Portresi" ; Oscar Wilde'ın tek romanıdır. Eser; farklı görüşler elde edip, geliştirebilmek ve sorgulama amacıyla, dönemin panoramasını yansıtır ve eleştirir.


Dorian Gray gençliği ve güzelliğiyle insanları büyüleyen bir genç adamdır. Ressam Basil’in gözünde tapılacak kadar güzel ve bağımsız sanatını biçimlendirecek kadar etkilidir.

Herşey ressam Basil Hallward’ın ona tutulup bir portresini yapmasıyla başlar. Dorian bu sayede Basil’in insanları etkisi altına almayı başarabilen bir kişiliğe sahip arkadaşı Lord Henry ile tanışır. Lord Henry de Dorian’in güzelliği karşısında büyülenmiştir. Karşısındakileri etkileme becerisine sahip Lord Henry, hazcı felsefesiyle Dorian’ı da kısa zamanda etkisi altına alacak ve onun sefahat alemlerine sürüklenmesine vesile olur.

Olay örgüsünün oluşmasının başlangıç noktası olan ressam Basil Hallvard, sanata dair müthiş bir yeteneği olsa da hayatında çılgınlık olarak tanımlanabilecek tek şey Dorian Gray’e karşı hissettiği tutku olan sıradan bir kişiliktir. Kurguya yön veren kilit karakterlerden biri olmasına rağmen kitabın büyük çoğunluğunda varlığı değil, gölgesini hissedilir.

Basil'in tutku ateşiyle ortaya çıkardığı büyüleyici taplosu karşısında Dorian Gray'in, tıpkı "Narcissus" gibi kendi görüntüsüne aşık olmasına neden olur.

Basil onun portresini çizdiğinde aklına gelen ilk şey zamanla portredeki gibi genç görünemeyeceği için, tuvale yansıyan güzelliğini bile kıskanır. Lord Henry' nin güzelliğin dünyada en değerli şey olduğunu açıklaması üzerine yaşlandıkça bu güzelliğini kaybedeceğini düşünen Dorian

dehşete kapılır ve simgesel olarak ruhunu şeytana satacak bir dilekte; kendisi yerine bu portrenin yaşlanması, kendisinin ise güzelliğiyle, gençliğiyle bütün zevkleri yaşayabilme arzusunda bulunur.

Dorian Gray’in dileği gerçekleşecektir.

Dorian Gray, çok genç ve tecrübesiz olduğu zamanlarda bile çocuksu bir kibre sahiptir. Kıskançlığı ve güzel olduğunun farkında olmasının getirdiği kibir aslında içinde hep yer ediyor ve Lord Henry yalnızca daha önceden Dorian Gray’in tabiatına sirayet etmiş kötücüllüğü sözleriyle beslemiştir.

Yıllar ilerledikçe Dorian, her türlü hazza yelken açmış, kötülük ve günahlarla bezenmiş bir hayat sürdürmüş ama fiziksel açıdan hiç değişmemiştir, gençliği ve güzelliğini hep korumuştur. Buna karşılık portresi işlediği her günahla biraz daha çirkinleşir, her geçen yıl biraz daha yaşlanır. Öyle bir an gelir ki tablo iğrenç bir iblisin portresine dönüşür. Lanetten kurtulmasının yegane yolu tabloyu yok etmek olduğunu düşünen Dorian Gray aslında kendini öldürür.


ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

*Vicdan ve korkaklık aslında aynı şeylerdir. Vicdan dediğimiz şey şirketin ticari adıdır. Hepsi bu.

*Bir insanı etkilemek demek, ona kendi ruhunu vermek demektir. Etki altında kalan kişi artık kendi doğal düşünceleriyle düşünemez ve kendi doğal tutkularıyla yanıp tutuşamaz. Erdemleri bile ona gerçekmiş gibi gelmez. Günahları ise , şayet günah denen bir şey varsa, ödünç alınmıştır. Bu kişi, başkasına ait olan bir bestenin sadece yankısı olabilir ya da kendisi için yazılmamış bir rolün oyuncusudur sadece.

*Hayatın amacı insanın kendisini geliştirmesidir. Her birimiz bu dünyaya doğamızın gerektirdiklerini eksiksiz olarak gerçekleştirmek için geldik ama günümüzde insanlar kendilerinden korkar oldular. Görevlerin en yücesini, yani insanın kendisine karşı olan, kendisine güvenmekle ilgili görevini unutmuş durumdalar. Hayır işleri yaptıkları bir gerçek. Açları doyuruyorlar, çıplakları giydiriyorlar ama kendi ruhlarını aç ve çıplak bırakıyorlar.

*Var olan her muhteşem şeyin arkasında, trajik bir olay saklıydı. En küçük bir çiçeğin bile infilak eder gibi açılabilmesi için, dünyada büyük acılar yaşanmalıydı.

*Günümüzde insanlar her şeyi fiyatını çok iyi biliyorlar ama hiçbir şeyin değerinden haberleri yok.

*Benim tanıdığım tüm ressamlar içinde kişisel anlamda hoş olanların tümü kötü sanatçılar. İyi sanatçılar yarattıkları eserlerle vardırlar, o yüzden de kişilik olarak hiç ilginç değillerdir. Büyük bir şair, ama gerçekten de büyük bir şair yaratıkların içinde en şiirsel olmayandır ama alt düzeyde olanlar fevkalade büyüleyicidirler. Kafiyeleri ne kadar berbat olursa, göze o kadar pitoreks görünürler. İkinci sınıf sonelerden oluşan bir kitap bastırmış olmak bu adamları oldukça dayanılmaz kılar. Onlar yazamadıkları şiirleri yaşarlar. Diğerleri ise yaşamaya asla cesaret edemedikleri şiirleri yazarlar.

*Gelişmesi engellenmiş olanın dışında, hiçbir hayat berbat değildir. Bir insan doğasını mahvetmek istiyorsan, yapacağın tek bir şey vardır: Onu kalafata çekmek.

*İnsan başkalarıyla uyumlu olmaya zorlandığında, kendisiyle uyumsuzluğa düşer.

*İnsanların bilge olamayacak kadar çok okudukları ve güzelliklerini kaybedecek kadar düşündükleri bir çağda yaşıyoruz.


1 Kasım 2020 Pazar

HERMANN HESSE "BONCUK OYUNU"



#HermannHesse 📚 #BoncukOyunu 📕

Alman yazar Hermann Hesse'ye Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandıran eseri "Boncuk Oyunu", Doğu - Batı felsefelerinin senteziyle oluşan ütopik bir eyalette ütopik bir düzeni anlatır.

Hermann Hesse’nin başyapıtı, Alman edebiyatına özgü, ilk örneği Goethe’nin Wilhelm Meister'in Çıraklık Yılları (Wilhelm Meisters Lehrjahre ) adlı eseri olan "Bildingsroman" türü; kendini geliştirmeyi amaçlayan çırağın, ustalık evresine erişirken kişilik inşasını, bireyin aydınlanıp kültürlenme sürecini , iç dünyasına yolculuğunu anlatmaktadır. 

Kitabını II.Dünya Savaşı sürerken yazan Hermann Hesse, bu dönemde aydınların olup bitenler karşısındaki duyarsızlıklarını eleştirmeyi amaçlamış, erdemsizlik devri olarak kabul edilen "föyton çağı"nda böyle dönemlerdeki aydınların vurdumduymazlığına tepki olarak insan aklına inanan entelektüel insanları steril bir düzende, yeni elitist bir toplum oluşturmak amacıyla düş dünyasına çeken bulmacalar kurgulanır. Eser elitist aydınlardan oluşan ütopik bir eyalette mistik kavramlarla yüklü bilim, sanat, müzik ve matematikle harmanlanarak oynanan, yazarın düş gücüyle oluşturan fütüristik bir oyun olan Boncuk Oyunu, bu yeni düzenin simgesidir. 

 "Boncuk Oyunu", günümüzden daha ilerde bir zaman diliminde yaşayan boncuk ustası Joseph Knecht’in hayali yaşamöyküsü üzerine kuruludur.

Boncuk Oyunu'nu ve onun gizemli temsilcisinin çıraklıktan ustalığa geçerken iç dünyasında çıktığı yolculuğu ve gerçek dünyayla aralarındaki açıklığı aktarır.

Entelektüel çevrenin steril hayatı onları gerçek yaşamın zevklerinden , acılarından uzak tutarken tarihe olan ilgilerinin yok denecek kadar az olmasıyla gerçek içinde yalan bir dünyanın inşa edildiğini düşünen Boncuk oyunu magistesterinin kendini bu soyut dünyadan koparıp somut yaşama atılmaya karar vermesiyle bitişin başlangıç, başlangıcın bitiş çizgisi arasındaki son yolculuğu ile kapanır.


ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* Bir hayvanda doğanın masumiyetinden az çok bir şeyler saklıdır.

* Bir insanın kültür düzeyi ne denli yüksek, yararlandığı ayrıcalıklar ne denli çoksa, tehlike anında katlanacağı özverilerin o denli büyük olması gerekir

* İnsanların günün birinde kan soyluluğunu ve entelektüel soyluluğu bir araya getirmenin üstesinden gelebileceklerine inanmıyorum, ideal bir aristokrasi olurdu bu, ama böyle bir şey bir düşten öteye gitmeyecektir.

* Dört bir yanda insanlar savaşıyor, canlarından ediyor birilerini, birbirlerinin kentlerini yakıp yıkıyorlardı ve iki taraf ta Tanrı uğruna şeytana karşı savaştığı inancını taşıyordu.

* Gereği gibi çözülmüş bir matematik problemi insana entelektüel haz verebilir; iyi bir müzik onu dinleyen, hele çalan kimsenin ruhunu yüceltebilir, bir erginlik, bir büyüklük bağışlayabir bu ruha; huşu içinde yapılan bir meditasyon insanın kalbini yatıştırıp evrenle uyum sağlayabilecek bir havayla donatabilir

* Bir sonattaki majörden minöre her geçiş, bir mitos ya da kültteki her değişim, her klasik, her artistik anlatım, söz konusu an'ın çakan şimşeğinde ve gerçek bir meditasyon durumunda bakıp gördüğüm kadarıyla evrensel gizin kapısından içeri uzanan dolaysız yoldan başka bir şey değildi; öyle bir giz ki, nefes alıp nefes vermeler, gökyüzüyle yeryüzü, Yin ile Yang arasındaki değişim sürecinde aralıksız gerçekleşip duran bir kutsallığı içeriyordu.

* Faust mizaçlı gençlerle ortalık adeta karınca gibi kaynamıştır; bunlar bilimlerin ve akademik özgürlüğün açık denizine doğru pupa yelken yol almış ve kapıp koyverilen heveskârlıkların yol açtığı karaya oturmaların her türlüsünü yaşamışlardır. Zaten Faust'un kendisi dâhiyane bir heveskârlığın ve bu heveskârlıkta saklı trajedinin prototipidir.

* İnsan yanlış yollara sapabilir, kendini bir bezginliğe kaptırabilirdi; hata işleyebilir, yasaları çiğneyebilir, ama yine de bunlardan kurtarabilirdi kendini, doğru yolu yeniden ele geçirebilir, hatta sonunda bir üstat olup çıkabilirdi.

* Tek amacı, sade ve doğal yaşamı " burnu havada skolastik entelektüalizm"e karşı savunmak, üstelik bunu karşıt görüştekilerin silahlarıyla yapacak durumda olduğunu göstermekti.

* Müziği müzik yapan, bizim kendisinden soyutlayıp çıkardığımız

salt entelektüel titreşim ve figürasyonlar değildir; müzik tüm yüzyıllar boyu en başta duyguların, nefesin dışarı akışının, temponun, nüansların, seslerin birbirine karışması ve değişik enstrümanların bir arada çalışıyla doğup çıkan sürtüşmelerin ve güzelliklerin sağladığı hazdan oluşmuştur. Asıl olan ruhtur kuşkusuz, yine kuşkusuz yeni enstrümanların keşfi ve eskilerin geliştirilip değiştirilmesi, yeni tonalitelerin, yapıcı ve armonik yeni kuralların ya da yasakların müzik kapsamına alınması, çeşitli uluslardaki kılık kıyafet ve moda gibi dışsal bir nesnedir; ama bu dışsal ve duygusal özellikler duygusal yoldan ve yoğun şekilde algılanıp yaşanmalıdır ki, çeşitli dönem ve usluplar bunlara dayanılarak anlaşılabilsin. Yalnız beyinle değil, eller ve parmaklarla, ağızla, akciğerle müzik yapılır, notaları okuyup da bir çalgıyı kusursuz bir şekilde çalmayan kimsenin müzik üzerinde konuşmaması gerekir.

* Tehlikesiz yollar sadece güçsüz kişiler içindir.

* Ortada bir özgürlük vardır, ama yalnızca seçme eylemiyle sınırlıdır bu özgürlük. Seçim sona erdi mi, özgürlüğün de işi biter. Daha üniversitedeyken doktor, hukukçu, teknisyen olacaklar çok sıkı bir öğrenim sürecinden geçer, ardından da bir dizi sınav bekler kendilerini. Sınavları başardıktan sonra bir diplomaya kavuşur ve bundan böyle sözde özgürlük içinde mesleklerinde çalışmaya koyulurlar. Ama böylece bayağı güçlerin kölesine dönüşür, başarıya, paraya, hırsa, şan ve şöhret tutkusuna, insanların onları beğenip beğenmemelerine bağımlı duruma gelirler.

* Bilim, tıpkı eskiden sanat gibi büyük çapta bir besin kaynağı gerektirir ve zaman zaman başka kimsenin ilgilenmediği bir konuyu araştıran kişi kendi içinde öylesine zengin bir bilgi birikimi sağlayabilir ki, bununla yaşadığı dönemdeki meslektaşlarına bir sözlük ya da bir arşiv gibi alabildiğine değerli hizmetlerde bulunur.

* Kendisine bağışladığı mutluluklar doğrulanmış ve yasal bir temele oturmuş, çekilen acıların bir anlamdan yoksun sayılmayacağı anlaşılmıştı; katlanılmaz ölçüde eskiyip daralmış giysiyi üzerinden çıkarabilirdi artık, yeni bir giysi kendisi için hazırda bekliyordu.

* Çevresindeki her şeye gizli bir ölümün eli dokunmuş, gerçekdışının ve geçmişe karışmışlığın havası sinmişti; her şey geçici bir nesneye, sırtta taşına taşına eskitilen ve bundan böyle insanın üzerine uymayan bir giysiye dönüşmüştü.

* İlk kez bugün müzik dinliyormuş gibi bir duygu uyandı içinde, gözlerinin önünde oluşan yapıtın arka planında evrensel ruhu, yasa ve özgürlüğün insana mutluluk bağışlayan uyumunu sezinledi. Bu evrensel ruha ve bu üstada kendini olduğu gibi teslim ediyor, kendini adıyordu. Kendisinin, yaşamının, ayrıca tüm evrenin bu dakikalarda müziğin ruhu tarafından yönlendirildiğini, çekidüzene sokulduğunu ve yorumlandığını duyumsadı.

* Seçkin her insan gibi onun da bir daimonion' u ve amor fati'si vardı

* Entelektüel yaşamın sorunsallığı asla bilmediği bir şey olmamışsa da, usa adanmış tüm yaşamlarda içkin trajikliği bireysel acı ve burukluklardan uzak bir biçimde göğüslemeyi bilmiştir.




21 Ekim 2020 Çarşamba

CERVANTES ''LA MANCHA’LI ASİLZADE DON QUİJOTE''



 29 Eylül 1547 'de doğan İspanyol yazar, Miguel de Cervantes’in 1605 ve 1615’te iki bölüm halinde yayımlanan modern romanın ilk örneği sayılan eseri "Don Quijote" Dünya edebiyatının başyapıtları arasında yer alır. 
Orta Çağ şövalyelerinin serüvenlerini, kahramanlıklarını, aşklarını anlatan romanslara yergi olarak kaleme alınan "Don Quijote", 17. yüzyılda çökmeye yüz tutan İspanyol feodal düzeninin de eleştirel çözümlemesini içerir.
La Mancha'da yaşayan eski bir toprak ağası olan Alonso Quijano, şövalyeleri anlatan kitaplara olan tutkusu onların kurgu değil gerçek olduğuna inandır. Alonso Quijano, okuduğu romantik çağ şövalyelerinin romanslarından etkilenerek, kendini de bir şövalye ilan eder ve  Don Kişot adını alır. Olaylar Don Quijote' un hayal dünyasıyla gerçekliğin karışması neticesinde kafasında olup bitmektedir. Gördüğü nesnelerin beklentilerini karşılamaması sonucunda asıllarından büyü nedeniyle farklılaştığına inancını taşımaya başlar.
Don Quijote, silahtarı Sancho Panza ve atı Rosinante ile şövalyelik hayalleri kurarken, etrafındaki insanlar onun aklını kaybettiğini düşünmeye başlar. 
Don Quijote zalimlere karşı mazlumun yanında yer alır ama her zaman yenilgiye uğrar. Hayal dünyası öyle bir hal alır ki yel değirmenini düşman sanarak düelloya kalkışır. 
Don Quijote'un, atı Rosinante ve hizmetkarı Sancho Panza ile birlikte geçirdiği serüvenler gerçekçi bir dille anlatılır. 
İkinci bölümde ise Don Quijote’un ünü duyulmaya başlamıştır. Don Quijote'u evine döndürme amacıyla düzenlenen bir mizansen düelloda yenilmesiyle koşul gereği köyüne dönmek zorunda kalır. Yeniden eve gelen Don Quijote aniden hastalanır, bu hastalık dönemi deliliği sona erer, silahları tarafından ne kadar çabalansa da hayaller dünyasına geri dönmeyi istemez ve kısa bir süre sonra ölür.
 Deliliğin hayal dünyasını gerçeğe yoran Don Quijote mu yoksa gerçekte var olan toplumun mu deliliğin bir parçası olduğu ikilemi romanın bir başka eleştirel tarafını oluşturur.

23 Nisan 1616 'da vefat eden Cervantes, eseri La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote'ta kendini “çolak” bırakan İnebahtı Deniz Savaşı’ndan da bahsetmektedir.


Cervantes'in Türklerle yolunun kesişmesi :

 Cervantes, yasak olmasına rağmen kılıçla düello yapıp rakibini ağır yaralaması nedeniyle elinin kesilmesi ve sürgün edilmesine hükmedilir.
Bunun üzerine Roma’ya kaçan Cervantes, İnebahtı Deniz Savaşı’na katılmak üzere Venedik donanmasına yazılır. Bu dönemde Lala Mustafa Paşa’nın komutasındaki Osmanlı birlikleri Kıbrıs’ı ele geçirince Papa bir çağrıda bulunmuş ve Hıristiyan dünyasını Türklere karşı savaşa çağırmıştır. Osmanlı savaşı kazanmış ve Uluç Ali Reis İstanbul’a dönerek Kılıç Ali Paşa adını almıştır. Savaşta sol elini kaybeden Cervantes de bu savaşta esir alınanlar arasındadır. 5 yıl esaret yaşayan Cervantes, Kılıç Ali Paşa Camii’nin inşaatında çalışmıştır. Deniz üzerine kurulan ilk cami Kılıç Ali Paşa Camii olmuştur. Tek minareli ve tek kubbeli camilere güzel bir örnek olan Kılıç Ali Paşa Camii dikdörtgen bir yapıya sahiptir.
Cervantes, çalışmasının karşılığında azat edilip özgürlüğüne kavuşan Cervantes, esaretinin sonunda ülkesine dönerken “Elveda anlı şanlı İstanbul” adlı bir şiir yazmıştır. Tek eliyle modern Avrupa’nın ilk romanı unvanına sahip olan Don Kişot’u kaleme almıştır, eserinde kendini “çolak” bırakan İnebahtı Deniz Savaşı’ndan da bahsetmektedir.


Cervantes, 23 Nisan 1616'da vefat eder. İspanya meydanınında ( Plaza de Espane) zeytin ağaçlarıyla yeşillendirilmiş parkın ortasında Don Kişot ve yaveri Sancho Panza'nın heykeli Cervantes Anıtı bulunur.



ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* Çünkü içim, makul bir saatte uyuyabilecek kadar huzura kavuşmadı henüz.

* Zamanın silmediği anı, ölümün dindirmediği acı yoktur.

* Hemen akıl vermeye kalkar
verecek aklı olmayan.

* "Çünkü içim, makul bir saatte uyuyabilecek kadar huzura kavuşmadı henüz."

* Çünkü bana yeni bir üslûp lazım
anlatmak için içimdeki bu zalim acıyı

* Akıl satma, dedikodu yapma, uzağından geç aklın varsa seni ilgilendirmeyen bir şeyin.

* Cesur olanlara gülüyor ancak talih.

* "Ne kötülükler, ne de iyilikler, daimi olamaz; kötülük uzun sürdüğüne göre de, iyilik yakında demektir."

* Aynı anda hem umut edip
hem korkabilir mi acaba insan,
ne zaman başlamalı umut etmeye,
belki en iyi zaman
neden korktuğundan emin olduğun an.

* "Kötülüğün ve cehaletin zulümleri, cesaret ve değerin ışığını ne örtebiliyor ne de karartabiliyor."

* Her felakette, üzülen birini bulmak yine de tesellidir.

* Aşk ya cahil, hiçbir şey bilmiyor,
ya da fazlasıyla merhametsiz olmalı,
ya da öyle az buluyor ki acımı
beni daha kötüsüne mahkum ediyor.

* Ne kılıç kalemi, ne de kalem kılıcı asla köreltememiştir.

* Dilleri susturdularsa da, kalemleri durduramadılar...

* Yanılgıdan kurtarmak, aşağılamak değildir.

28 Eylül 2020 Pazartesi

VİRGİNİA WOOLF '' KENDİNE AİT BİR ODA ''



#VirginiaWolf 📚 #KendineAitBirOda 📖

1929 tarihinde yayımlanan "Kendine Ait Bir Oda" feminist hareketin klasik bir kitabı olarak kabul edilir. 
İnsan zihninin algıladıklarıyla ilgilenen “bilinç akışı” tekniğinin öncülerinden sayılan Virginia Woolf karakterin düşünme eylemini olduğu gibi aktarmaya çalışan, olayları yaşarken zihin süzgecinden geçirirken somutlaştırıp gözlemleyip, okurken yeniden soyutlaştıran büyük konsantrasyon isteyen eseriyle, kadın ve erkek yazarların birçoğunu tarihi süreçte ele alıp inceleyerek örneklendirmelerle aktarmaktadır. 

Virginia Woolf yapıtında temel olarak "kadın ve edebiyat" konusunu ele alırken toplumsal cinsiyet meselesini, ataerkil yapıyı, eğitimdeki eşitsizlikleri, kadınların tarih sahnesindeki silikliğini, dunyada hüküm süren erkek egemenliğini aktarmaktadır.
Yazar, eleştirilerinde sınıf, statü farkı gözetmeden yazın dünyasının kadınlar için, erkeklerden daha zor olmasını ve bu zorluklar karşısında nasıl bir çözüm üretilmesi gerektiğini belirtmiştir.
"Kendine Ait Bir Oda" gerçekçilikten öte kurmaca olarak da nitelendirilebilir. Eserde monologlara sık sık yer verilmeştir.

Kitapta önemli bir detay da tek bir anlatıcısının olmamasıdır. 
Woolf, kadınların eğitim almasındaki zorluklara, aile yaşamının getirdiği kısıtlamalar nedeniyle dünya sahnesinde arka planda yer almasına, kadınların neden erkekler kadar yetkin kurmaca yazarı çıkartmamasına değinmiş ve belirlediği argümanlarla cevaplar ve çözümler üretmiştir. Woolf'a göre kadınların erkekler kadar iyi eserler vermesinin 4 koşulu vardır : Para, oda, zaman, baskıdan sıyrılma.
Öncelikle bir kadının para kazanma imkanına ulaşması, bununla birlikte kendilerine ait özel bir odaya sahip olmaları, boş zaman bulmaları ve erkek baskısından kurtulması gerekmektedir.
Woolf, para kazanmayı kadının kendi bireyselliğini kavraması ve hakkı olan özgürlüğünü hissedebilmesi, ayrıca kendisini ataerkil düzenden sıyırmasınının kaynağı olarak görüyor.
Kadının kendisini erkekten bağımsızlaştırması için maddi açıdan özgürlüğe ulaşmasının önemini dile getiren Woolf, bu özgürlüğün kadını zihinsel olarak da özgürleştireceğini ve kadının yazmasına olumlu bir etkisi olacağını ifade ediyor. Bu özgürleşme yoluna girerken de kadının kendine ait bir odasının bulunmasını şart gören Woolf, kadının ev işlerinin yoğunluğundan sıyrılıp, sığınağının olması gerektiğini belirtiyor. 
Woolf, kadının erkeğin boyunduruğu altından çıkmasının, onun yazarlığı için kaçınılmaz olduğunu düşünüyor ve bu yoldaki en büyük görevi ise yine kadının kendisine veriyor. Kadınların bir farklılık yaratması gerektiğini düşünüyor, aynı zaman kadınların yazarken erkeklere benzememesi gerektiği konusunda da ısrar ediyor.

Feminizmin en önemli kitaplarından biri olan Kendine Ait Bir Oda’da Virginia Woolf, kadının kendisini erkeğin egemenliğinden kurtarması ve kendi ayakları üzerinde durabilmesi koşuluna bağlıyor. 
Virginia Woolf "Kendine Ait Oda"da Shakespeare gibi bir dehanın erkek olmasının nedenlerini, erkeklerin düşünce yeteneği bakımından kadınlardan daha üstün olduğundan değil, gerekli imkanları daha kolay sağlamalarından mütevellit olduğunu vurgular ve bu  üstünlük düşüncesini çürütmek için koşulların oluşturduğu gerekçeleri sorgulayarak konuya farklı bir perspektiften yaklaşıp, hem sorgulatır hem açıklamalar sunar.
Yazar, kadınların, erkeklere ne söylediklerinin değil; kendilerine ne söylediklerinin önemli olduğunu anlamalarını istiyor. Kadınların kendi ayakları üzerinde durmadan çocuk doğurduklarını ve dünyaya getirdikleri çocukların bakımlarıyla ilgilendiklerini ve bu nedenle evde kadınların alt sınıf erkeklerin ise üst sınıfını temsil ettiğini savunur.
Kadına ve erkeğe tanınan olanakların eşit olmadığını, bu eşitsizliğin hangi aşamalardan geçerek toplumsal sorun halini aldığını erkeklerden ziyade kadınların bilmesini ve kendi gerçeklerine bu bilinçle sahip çıkmalarını istiyor. 
Woolf, sorunlara, neden ve niçinler üzerine düşünce üretmenin konuyu aydınlığa kavuşturacağına inanıyor.

Yazar başta kendi ülkesi olmak üzere ataerkil düzende gücün, paranın ve yetkinin erkeklerin elinde olmasının, kadınları erkeklerin hayatlarına dahil olmak zorunda bıraktığını savunuyor. 
Yazar eserinde kadının kurmaca yazındaki yeri ile gerçek yaşamdaki yerinin fotoğrafını çekmiştir. Kurmaca yazını baştan başa kuşatan kadının, gerçek yaşamda erkeğinin kölesi olarak kaldığını ve bu durumdan kurtulmasına önce kendisinin çaba göstermesini ve bunun için kendi ayaklarının üstünde durmasının önemine ısrarla durmaktadır.






ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* Herhangi bir sınıfı ya da cinsiyeti toplu bir şekilde suçlamak gülünç bir şeydi.

* Kurmaca edebiyat bir örümcek ağı gibidir ve alabildiğince ince ipliklerle de olsa, hayatın her bir köşesine bağlıdır.








26 Ağustos 2020 Çarşamba

CHARLES DİCKENS ''OLİVER TWİST''

#CharlesDickens 📚

 



#OliverTwist  📖

19. yüzyıl İngiliz Edebiyatı'nın realist yazarlarından olan Charles Dickens aynı zamanda romantizm akımından da etkilenmiştir, eserlerinde yer verdiği kahramanları hayatın içinden seçmiş, yoksulların basit, burjuvanın yüzeysel yaşamlarını ustaca betimlemelerle işleyerek toplumsal sorunları irdelemiş ve sosyal konular üzerinde analizlerde bulunmuştur. Sanayi Devrimi sırasında çekilen acıları ve yoksulluğu gerçekçi bir bakışla anlatmıştır. 

Charles Dickens, Oliver Twist'te dönemin taşra ve kent yaşantısını, yoksulluğun insan ruhunda açtığı derin yaraları, etkileyici bir uslupla betimleyerek, iyiliğin mükâfatını, kötülüğün bedbahtlığa yol açışını keskin bir şekilde sunmuştur.

Roman dönemin fakirhanelerinin ve yetimhanelerinin içler acısı durumunu ve orada çalışanların yozlaşmışlığını gözler önüne serer, kurumların yetersizliği ve toplumsal kötülüklerin eleştirisi yapılarak, Londra'daki yaşam üstüne ayrıntılı bilgiler verir. Londra’nın köhne yerlerinin panomamasını sunan eser, suç bataklıklarının genel görünümü, sokak çocuklarının perişan halleri ve yankesicilerin korkunç hayatının portresidir.

Oliver Twist'de anlatıcı her şeyi bilen üçüncü tekil şahıstır. Olaylar ve kişilik analizlerini ironiyle anlatırken iyi karakterlere karşı sempatik, kötü karakterlere karşı alaycı bir dil sergiler ve toplumsal eleştiriye yönelir/yöneltir.

Romanın kötü karakteri olan "Yahudi" olarak da bahsedilen gözünü para bürümüş Fagin, antisemitizm eleştirilerine neden olmuştur. Oliver ise toplumda iyi olan her şeyi temsil eden baş karakterdir.

Oliver Twist, kötüyle iyinin savaşında kaybedenin kötüler olduğu ve kendi kötülükleri tarafından yok edildiğinin, iyilikseverliğin, güzel ahlakın ve erdemin, eninde sonunda mutluluk getirdiğinin ve ödülledirildiğinin altını çizer. Eser yokluk ve varsıllığın çatışmasından ziyade iyi ve kötünün muharebesi olarak nitelendirilebilir.



ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* Oliver Twist, giyim -kuşamın ne derece önemli olduğunun öyle güzel bir örneğiydi ki! Şu âna kadar sırtındaki tek şey olan battaniyenin içinde, bir soylu çocuğu da olabilirdi, bir dilenci de! En burnubüyük bir yabancı bile onun soyunu sopunu belirlemekte güçlük çekerdi... Ama şimdi, hep aynı iş için kullanmaktan sararmış, eski basma giysilere sarılmıştı ya, damgalanıp etiketlenmiş oldu ve osaat toplumdaki yerine oturuverdi: Yoksullar evinin bir öksüzü... Bağışla büyüyecek olan çocuk... Karnı hiçbir zaman tam doymayacak, ömrü sille tokat yiyerek oradan oraya sürünmekle geçecek olan fazlalık, aşağı görülen bir yaratık ki, toplumca horlanacak ve kimseden güler yüz görmeyecek.

* Bu çatı altındaki çocukluk yıllarının karanlığını ne bir tatlı söz, ne de bir candan okşayış aydınlatmıştı.

* Doğaya ve insanlara bakıp bakıp da her şeyi karanlık ve karamsar gören insanlar haklıdır. Ne var ki bu karanlık ve karamsarlık onların kendi ruhlarının ve görüşlerinin rengini yansıtır. Gerçek renkler inceliklidir. Seçebilmek için daha açık bir görüş ister.

* Çevremizdekilere karşı davranışlarımızda dikkatli olmamız gerek. Çünkü her ölüm geride kalan bir avuç kimseye öyle düşünceler miras bırakır ki yapılabilecekken yapılmamış, unutulmuş, boşverilmiş şeyler... Onarılabilecek halde onarılmamış kırgınlıklar, giderilmemiş eksiklikler... İnsan için bunlardan daha acı bir düşünce olamaz! Hiçbir pişmanlık, iş işten geçtikten sonra duyulan pişmanlık kadar acı değildir. Kendimizi acıdan korumak istiyorsak bütün bunları vaktinde anımsayalım.

* Koca yeryüzünde yapayalnız olduğunu çocuk ilk kez kavradı ve bu duyguyla yüreği darlandı.