11 Şubat 2020 Salı

ANDRE GİDE '' PASTORAL SENFONİ''

#AndreGide 📚 #Beethoven 🎼 #PastoralSenfoni 🎶




Orjinal adı "La Symphonie pastorale" olan "Pastoral Senfoni" Andre Gide'in 1919'da yayımlanan eseridir.

Pastoral kelimesi latince "Çoban''dan gelen doğa ile içiçe anlamında kullanılır. Çeşitli sanat türlerinde etkisini göstermiş mitolojik olayları asilzadelerin tabiat özlemini nakleder.

Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Andre Gide , Sainte-Beuve'ün Yaşam/Yapıt savında  olduğu gibi sanatçı ile eserinin muvazi yönde ilerleyen muharrirlerdendir. Kendi hayatından izler, ruh hali, düşünceleri eserlerinde muadildir. Andre Gide'in hayatı hakkında bilgi edindiğimizde dini bocalama içerisinde kaldığını fark ederiz.

Kitabın baş kahramanı olan Rahip, kendi eşi ve çocuklarından daha fazla ilgi gösterdiği bakıma muhtaç gözleri görmeyen bir genç kıza ihtimam gösterirken bunu ''Sürüde 99 koyun olsa kurdun kaptığı 1 koyunun peşinden giden çoban '' mantığıyla haklı bulmaya çalışır. Kendi ailesinden daha ziyade sunduğu anlayış neticesinde eşi ve çocukları ile arası açılırken, görme engelli genç kızla arasında başlayan aşk, kızın gözlerinin açılmasıyla biter. Aciz durumdayken kendini eğiten rahibe duyduğu aşk son bulur,  yanıldığını anlar ve onu istemez. Rahibin yaşadığı buhran ailesiyle arasında sevgi köprüsünün yıkılmasına neden olur.
Yazar gözlerin görmediği bir dünyaya müziğin verdiği ahengi Beethoven'ın Pastoral Senfoni ile sunmuştur.




ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* Seven bir ruh, gönüllü olarak itaat etmekten mutluluk duyar; ancak hiçbir şey huzuru aşksız bir itaat kadar gölgeleyemez.

*  Ağlamak isterdim ama, yüreğim bir çölden daha çoraktı..

* Ne korkunç bir gecenin karanlıklarına dalıyorum.

* Eğer küçük çocuklar gibi olmazsanız, göklerdeki krallığa giremezsiniz.

* Ah! Zihnimdeki canavarlar ve hayaletlere kulak asmak yerine, gerçek hayattaki kötülüklerle yetinseydik zavallılığımız ne kadar katlanılır, hayat ne kadar güzel olurdu..

* Hayatta ilerleme kaydetmek demek, geçmişe birbirine benzeyen günler eklemekten başla bir şey değildir onun icin..

* Beyaz bütün tonların birbirine karıştığı en tiz noktadır, siyah bütün tonların birleştiği en bas nokta olması gibi.

* Bir adamın yüz kuzusu olsa ve içlerinden biri kaybolsa, adam diğer doksan dokuz kuzuyu dağda bırakıp kaybolanı aramaya gitmez mi?..

* İnsanoğlu bu dünyayı çirkinleştiren, kirleten, acı veren günahlar ve düzensizliklerden çok, güzelliği, refahı, düzeni ve ahengi sağlayan şeyleri hayal eder. Ruhumuzun buna daha çok eğilimi vardır ve bunu yaparken de beş duyumuz yol gösterir bize.

* Sanki sevgi kullanmakla tüketilecek bir şeymiş gibi; iyilikseverliği bile düzenine uydurur..

* Çocukluktan beri yapmak istediğimiz bir sürü şeyi yapmaktan, sadece etrafımızdakiler “bu işe yaramaz” dediği için, kim bilir kaç kere vazgeçmişizdir...









TOLSTOY '' KREUTZER SONAT''


#Tolstoy 📚 #Beethoven 🎼 #KruetzerSonat 🎶



Adını Ludwig Van Beethoven’ın keman ve piyano için yazdığı 9 numaralı sonatı Kreutzersonate isimli bestesinden alan, Tolstoy'un 1889 yılında yayımlanan uzun hikâyesi "Kreutzer Sonat" mutsuz bir çiftin hayatını mahveden aşk, öfke ve öldürücü bir kıskançlığı konu alır. Tolstoy’un bu eseri kadının toplum ve evlilikteki rolünü, aile düzenini sorgulayan, aşk, evlilik ve aile ile ilgili farklı düşünceleri ifade eder.
Kreutzer Sonat, tren yolculuğuyla başlayan ve olay örgüsü geri dönüşlerle aktarılan uzun bir öyküdür. Tolstoy, insanların zaaflarını, kıskançlığını, acizliğini, şiddete meyilini öz eleştiri ile sunmaktadır. Kitabın baş kahramanı Pozdnişev, sefih bir gençlik  hayatının akibetinde gerçekleştirdiği mutsuz evliliğinde, mütekabil anlaşmazlık sonrası karısını öldürmesiyle geri dönüşü olmayan bir çöküşü anlatır. Tolstoy romanında dönemin ahlak anlayışını, kadın ve erkek arasında psikolojik haklı olma harbini, yitirilen erdemin saygısızlığa sebep olup vicdani muhasebenin yapılmayarak, sevgisizliğe yol açmasıyla süregelen aile hayatının husursuzluğuna dem vurur. Beethoven'ın Kreutzer Sonat'ı ile böyle bir dibe vuruşta müziğin insan üzerindeki baş kaldırışını, detaylı gözlemini, ruhunda bıraktığı derin etkiyi vurgulamaktadır.



ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR  📝 

* Hatalı hayat yaşayan insanlar, durumlarının kötülüğünü görmemek için gözlerini yumarlar.

* Müziğin etkisiyle hissetmediğim bir şeyi hissedebilirmişim, anlamadığım bir şeyi anlayabilirmişim, yapamadığım bir şeyi yapabilirmişim gibi gelir bana.

* Aynı gemide değil, batan bir gemideyiz artık
Sürekli bir tehlike, sonra tehlikeden kurtuluş, yine bir tehlike, yine umutsuz çabalar ve yine kurtuluş, batan bir gemide gibiydik hep.

* Akıl, birbirimize karşı sürekli beslediğimiz düşmanlığa yeterli bahaneler uydurmaya yetişemiyordu.

* Birbirlerini sevmeyen insanları evlendirip sonra da geçinemeyişlerine şaşıyorlar. Sahibinin keyfine göre çiftleşmek ancak hayvanlarda olur; insanların kendilerine göre arzuları, sevgileri vardır.

* Aşk, bir erkek veya bir kadının diğer bütün insanlar arasından yaptığı bir tercihtir.

* Zaman geçiyor, bir daha da geri gelmeyecek!

* İnsan yüz yıl yaşar kentte de, çoktan öldüğünün, çürüdüğünün farkında olmaz.

* Felaket de zaten kendi zayıflığı yüzünden ideali alçaltmaya başladıktan sonra hangi sınırda duracağını bilememektir.

* Mutsuz insanların kentte yaşamaları daha iyidir. İnsan kentte yüzyıl yaşar da çoktan öldüğünün ve çürüdüğünün farkında bile olmaz.

* Ne için yaşayacağız? Eğer hiçbir amaç yoksa, eğer yaşam, sırf yaşamış olalım diye bize verilmiş birşeyse yaşamanın gereği yoktur.

* İnsan soyu o zaman nasıl devam edecek mi diyorsun? İnsan soyu devam edecek de ne olacak?

* Birbirimizi ömür boyu seveceğiz. ..
"Bir insanı ömür boyu sevmek bir mumun bir ömür boyu yanacağını ileri sürmek gibi olur "



📌 Kronolojik Sıralayla Tolstoy Okuma Rehberi 📖
* Çocukluk, Gençlik, İlkgençlik (İletişim Yayınları) (1852 - 1857)
* Öyküler (İletişim Yayınları) (1856 - 1906)
* Sivastopol (İş Bankası Kültür Yayınları) (1855 - 1856)
* Aile Mutluluğu (İletişim Yayınları) (1859)
* Kazaklar (İş Bankası Kültür Yayınları) (1863)
* Savaş ve Barış (İş Bankası Kültür Yayınları) (1869)
* Kafkas Tutsağı (İş Bankası Kültür Yayınları) (1872)
* Anna Karenina (İş Bankası Kültür Yayınları) (1877)
* İtiraflarım (Antik Yayınları) (1880)
* İnsan Neyle Yaşar? (İş Bankası Kültür Yayınları) (1885)
* İvan İlyiç'in Ölümü (Can Yayınları) (1886)
* Kreutzer Sonat (İş Bankası Kültür Yayınları) (1889)
* Efendi ile Uşağı (İş Bankası Kültür Yayınları) (1895)
* Sanat Nedir? (İş Bankası Kültür Yayınları) (1897)
* Diriliş (İş Bankası Kültür Yayınları) (1899)
* Hacı Murat (Can Yayınları) (1912 - 1917)

* Henri Troyat "Tolstoy Biyografisi" (İletişim Yayınları)









HONORE DE BALZAC '' EUGENİE BALZAC''



Romanda gerçekçilik akımının öncüsü olarak nitelendirilen Balzac, kitaplarında Fransız toplumundaki karakterlere saraylarından ,yoksul mahallelere kadar hepsini kendi mekanlarında ve onlara özgü yaşayış biçimi ve eşyalarla birlikte eksiksiz bir biçimde yer verir.
 Eserlerinde realizmi şiirsel bir uslupla harmanlayarak  ( Birinci İmparatorluk I. Napolyon ) Napolyon Bonapart (Bourbon Hanedanı) XVIII. Louis , X. Charles (Orlíans Hanedanı ) Louis-Philippe  dönemlerinde geçen Fransa toplumunun yapısını anlattığı ''İnsanlık Komedyası'' adını verdiği ve tamamlayamadığı serideki eserlerinden biri olan Eugénie Grandet, 17.yüzyılda Saumur adında bir taşra köyünde Fransız devrimininin sosyo-ekonomik ve kültürel sonuçlarını ele aldığı hiciv kitabıdır.


Dönemin şartlarını; kurnazlığı ve fırsatçılığı ile değerlendirerek zenginliğe ulaşan ama cimriliği ile kendi ve ailesine sıkıntı ve yoksukluk çektiren Grandet baba, habis karakterli, merfaatçi ve para için eşi ve kızını dahi gözü görmeyen melun biridir. Karısı varlıklı olduğu halde sönük karakteri yüzünden kendini karanlığa boğmuş , çocuğu ise annesi  ve babasının kişiliklerinin karışımı bir genç kızdır. Babasının aşırı cimriliği, annesinin ezik karakterleri arasında sıkışıp kalan Eugénie, karşısına ilk kez gözterişli zarif bir erkeğin çıkmasıyla gözleri kamaşır, başkasını seven bir erkeği içinde bulunduğu çaresizlikten faydalanarak bile bile kendine çekmeye çalışır ve bu aşkı annesinin hayatına mal olur. Babasının sevgiden üstün tuttuğu kuzeninin düştüğü durumdan istifade etmeye çalışan, bunun uğrunda anne ve babasını gözden çıkaran, sevdiği adamın geri dönmemesiyle istemediği bir evlilik yapıp sonrasında da yapayalnız kalmaya mahkum olan meş'um bir kadının trajik hayatını yazar detaylı betimlemelerle  ruhsal çözümlemelere yer vererek aktarmıştır..

Balzac’ın kendi döneminin koşullarını, halkın yaşamını aktardığı yergi kitabı Eugénie Grandet bugün de güncelliğini koruyor .


ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* Duymak, sevmek, acı çekmek,kendini vermek; kadınların yaşamöyküsü hep bu olacaktır.

* Hangi durumda olursa olsun, kadınların acı çekme nedenleri erkeklerinkinden daha çoktur, onlardan daha çok acı çekerler. Erkeğin gücü vardır, gücünü bilir, etkisini gösterir, gider, uğraşır, düşünür, geleceğe sarılır, bunda avuntular bulur ...
Ama kadın durur olduğu yerde, bir türlü aklından çıkmayan kederle baş başa kalır, kederin açtığı uçurumun ta dibine kadar iner, onu tartar, çoğu zaman da dilekleriyle, gözyaşlarıyla doldurur onu ...

*  Gökyüzü ile yeryüzü çıkarları arasında sürekli bir düello vardır.



Honore de Balzac 20 Mayıs 1799'da Fransa Tours'da doğdu. 18 Ağustos 1850'de yaşamını yitirdi. Asıl ismi Honore Balssa. Adını Balzac olarak değiştirdi ve soyluluk ifade eden de' öntakısını ekledi.
Fransız roman ve oyun yazarı olan Balzac Avrupa edebiyatının gerçekçilik akımının öncüsü olarak kabul edilmektedir. 
Eleştirel düşüncülerini ve ideolojilerinin etkisi ile yaşama her zaman realist bir düşünce ile baktı. Romanlarında her zaman gerçekçi ve doğal bir üslup kullandı. Roman türünde realizm ve doğalcılık anlayışını temel olarak görmüştür. Eserlerinde mantıksal bir sırayla olayların her şeyi gören bir gözlemcinin ağzından anlattırır. 
Üretken bir yazar olan Balzac eserlerinde Dante’nin İlahi Komedya eserinden esinlenmiştir. İnsanlık Komedisi isimli eserinde tüm eserlerini toplamaya çalışmıştır.
1830'lardan sonra bir toplum tarihi yazmak amacıyla, eski ve yeni romanlarını üç bölüm altında toplamaya karar verir.
Örf ve âdet incelemeleri, felsefi incelemeler ve çözümleyici incelemeler. Bu tasarı 1834-1837 arasında 12 cilt olarak gerçekleşti. 1842-1848 arasında 17 ciltlik bir baskı yapıldı. 1869-1876 arasında da 24 cilt olarak yayınlandı. Eserlerinde aynı kahramanlara tekrar tekrar yer verme düşüncesini geliştirdi. Bunu gerçekçiliğin baş romanı kabul edilen ve 1834'te yayınlanan "Goriot Baba"da uyguladı. 

Honoré de Balzac 85'i tamamlanmış, 50'si taslak halinde eser bıraktı. 

Honore de Balzac Türkçeye Çevrilen Eserleri:
Manyak Kurba (2007)
Köylü İsyanı (1974)
Tours Papazı (1949)
Eugenie Grandet (1983)
Goriot Baba (1984)
Bette Abla (1977)
Otuz Yaşındaki Kadın (1963)
Vandetta (1943)
Tılsımlı Deri (1943, 1968)
Tefeci Gobseck (1947-1961)
Kırmızı Han (1946)
Terör Devrinde (1979)
Köy Hekimi (1942-1979)
Bilinmeyen Şaheser (1945)
Lois Lambert (1946)
Albay Chabert (1944-1974)
Bir Havva Kızı (1970)
Onüçlerin Romanı (1945)
Mutlak Peşinde (1945-1965)
Altın Gözlü Kız (1943)
Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti (1946)
Kibar Fahişeler (1972)
Kötü Kadınların Parlayış, Düşüşü (1981)
Vadideki Zambak (1941-1985)
Sönmüş Hayaller (1949)
Nucingen Bankası (1950)
Köy Papazı (1952)
Cesar Birotteau (1945-1964)
Ursula Mirouet (1949)
Karanlık Bir İş (1947)
Esrarlı Bir Vaka (1949-1964)
İki Gelinin Hatıraları(Mémoires de deux jeunes Mariées)(Letters of Two Brides)(1940 - 1983)
Modeste Mignon (1947)

Köylüler (1845, 1976-1985)



TOLSTOY ''İVAN İLYİÇ'İN ÖLÜMÜ''

#LevTolstoy 📚




#Tolstoy 📖 #İvanİlyicinÖlümü

İvan İlyiç'in Ölümü, Lev Tolstoy'un ustalık eserlerinden biri olarak kabul edilen 1886'da realizm akımının da etkilerinin görüldüğü kısa ama derin olarak addedilen romanıdır.

Yazar, İvan İlyiç’in Ölümü’nde, ölümün yoğun baskısını sade bir şekilde betimler; yaşam ile ölüm arasında geçen süreci nesnel ve derin analizlerle anlatmıştır. Hayatın kıyısı diye tabir edilen yaşamın ve ölümün neresinde durduğumuzu anlayıp irdelememize olanak sağlar.

İvan İlyiç’in Ölümü’nde Tolstoy dönemin şartlarını, insan ilişkilerini, aile düzenini, gerçeklikleri ve insan hayatının trajedileri tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiş ayrıca toplum düzenine en uygun yaşam koşullarına sahip olmanın bile anlamsızlaştığı anları tasvir etmiştir.

Ölümün gerçekliğiyle yüzleşmek, insanın hayatındaki en zor muharebesidir. Bu nedenle kiminin hayatını anlamlandıramadan ömür geçirmesine neden olduğu durumdur. İnsanların çoğu ölümün kapısını çalmaya yaklaştığını hissettiğinde hayatını bir film şeridi gibi gözünün önünden geçerken bulur ve eğer hayatını boşa geçirdiğini fark ederse bunun telafisi için geç kalır ve bu aşamada çektiği acılar bedensel açılardan kat be kat fazla olur.

Eserde kahramanın hastalıkla boğuşmaya başladığı dönemde düşünce silsilesi, ölümü sorgulaması, kıskançlıkları, huysuzluğu kimi zaman boyun eğişi başarılı ve yalın bir şekilde aktarılmıştır.





ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝




* Yaşadığı hayat yaşaması gereken hayat değildi

* Bir idam mahkumu kurtulamayacağını bile bile nasıl celladın elinden kurtulmaya çabalarsa, öyle debeleniyor, çırpınıyordu.

* Hayat gitgide artan acılar demek; artan bir hızla en dibe, en korkunç acılara doğru uçmak demekti.

* Tepeye tırmandığını zannederken aslında bayır aşağı koşmak. Tam böyleydi durum. İnsanların gözünde giderek yükselirken, aynı anda hayat da benden o kadar eksiliyor, ayaklarımın altından çekilip gidiyordu.
Madem öyle, ölmeye hazır ol!

* Yakınlarına varlığıyla hayatı zindan etmeye son vereceği, böylelikle kendi açılarından da kurtulacak olduğunu biliyorlardı.

* Yaşam ve...ölüm! İşte o kadar! Yaşıyordum... bir yaşamım vardı, ama şimdi usulca elimden kayıyor ve ben onu tutamıyorum.

* Ölümün kıyısında, onu anlayacak, ona acıyacak hiç kimse olmadan böyle tek başına yaşayacaktı.

* Kendi hayatını mahvettiği gibi başkalarının hayatlarını da zehirlediği düşüncesiyle yalnız kaldı.

* Karşı karşıya kaldığı tatsızlığa ya da bunun sebebi olarak gördüğü insanlara karşı içi öfkeyle doluyor, duyduğu öfkenin onu mahvettiğini görmesine karşın kendine engel olamıyordu.

* Tam olması gerektiğine inandığı gibiydi hayatı: Dertsiz, tasasız, hoş ve incelikli.

* Köyde sürdürdüğü işsiz güçsüz yaşam ona hayatında ilk kez can sıkıntısı denen şeyi tattırmakla kalmadı, müthiş bir keder de verdi. Böyle yaşayamazdı, kesinlikle bir şeyler yapmalı, bu duruma son verecek çareler üretmeliydi.

* Hayatının tam olması gerektiği gibi hoşluklarla, inceliklerle dolu geçtiği kanısındaydı.

* Evlilik hayatından tüm beklentisi ev yemeği, ev kadını (ve elbette onunla paylaşılacak yatak), ama özellikle toplumun dayattığı o geleneksel görüntüydü. Bunların ötesinde tek istediği neşe ve hoşluktu

* Son derece sıradan, basit ve bir o kadar da ürkütücü bir hayat hikâyesi vardı.

* Yüzü bütün ölülerde olduğu gibi güzel, daha da önemlisi yaşarken olduğundan daha anlamlıydı. Yüzünde "gereken her şey yapıldı, hem de tam gerektiği gibi yapıldı," gibi bir ifade vardı. Öte yandan, yaşayanlara yönelik sitem ya da kırgınlık içeren bir ihtar da vardı bu yüzde.


📌 Kronolojik Sıralayla Tolstoy Okuma Rehberi 📖
* Çocukluk, Gençlik, İlkgençlik (İletişim Yayınları) (1852 - 1857)
* Öyküler (İletişim Yayınları) (1856 - 1906)
* Sivastopol (İş Bankası Kültür Yayınları) (1855 - 1856)
* Aile Mutluluğu (İletişim Yayınları) (1859)
* Kazaklar (İş Bankası Kültür Yayınları) (1863)
* Savaş ve Barış (İş Bankası Kültür Yayınları) (1869)
* Kafkas Tutsağı (İş Bankası Kültür Yayınları) (1872)
* Anna Karenina (İş Bankası Kültür Yayınları) (1877)
* İtiraflarım (Antik Yayınları) (1880)
* İnsan Neyle Yaşar? (İş Bankası Kültür Yayınları) (1885)
* İvan İlyiç'in Ölümü (Can Yayınları) (1886)
* Kreutzer Sonat (İş Bankası Kültür Yayınları) (1889)
* Efendi ile Uşağı (İş Bankası Kültür Yayınları) (1895)
* Sanat Nedir? (İş Bankası Kültür Yayınları) (1897)
* Diriliş (İş Bankası Kültür Yayınları) (1899)
* Hacı Murat (Can Yayınları) (1912 - 1917)

* Henri Troyat "Tolstoy Biyografisi" (İletişim Yayınları)







5 Şubat 2020 Çarşamba

LEV NİKOLAYEVİÇ TOLSTOY ‘’ SAVAŞ VE BARIŞ’’



LEV NİKOLAYEVİÇ TOLSTOY 📚

Büyük Rus yazar Lev Nikolayeviç Tolstoy 9 Eylül 1828'de Moskova'da doğdu.
Sadece eserleriyle değil, hayatı ve fikirleriyle de bu dünyada iz bırakmıştır. Roman, oyun, öykü ve deneme yazarı olarak tanınan Tolstoy; aynı zamanda filozof kimliği de vardır,  eserleri ve düşünceleriyle kendisinden sonra gelen pek çok kişiyi etkilemiştir.
Genç yaşlarında Fransızcasını ilerletti, Voltaire ve J. J. Rousseau’yu okudu. Bu iki yazarın etkisinde kaldı.
İlk eseri olan Çocukluğum’u Yasnaya-Polyana’da köylülerin arasına katıldığı zamanlarda yazdı.
Bir süre sonra orduya girdi ve Kafkasya’ya gitti. Oradaki halkın yoksulluk dolu yaşayışlarını gözlemledi. İlk gerçekçi hikayeleri bu dönemde, bu gözlemler sayesinde oluştu.
1854 senesinde Kırım Savaşı’nda subay olarak görev aldı.
Batı Avrupa ülkelerinde uzun bir gezintiye çıktı. Almanya, Fransa ve İsviçre’de bulundu.
Asalet ve lüksten sıkılan Tolstoy, köyünde bir okul kurdu.
Eserlerinde insanlığın neredeyse bütün mesele ve sorunlarına değinen Tolstoy, kendi ülkesindeki siyasal olayları, halkının sorunlarını, yaşayışını büyük bir ustalıkla anlatmıştır.
Gerçekçi edebiyatın en büyük temsilcilerinden biri olduğu kadar, iyi bir filozof ve bir eğitimci olarak da ün kazanmıştır.
Tolstoy, 20 Kasım 1910 tarihinde 82 yaşındayken Astapovo’da bir tren istasyonunda zatürreden vefat etmiştir.


📌 Kronolojik Sıralayla Tolstoy Okuma Rehberi 📖
* Çocukluk, Gençlik, İlkgençlik (İletişim Yayınları) (1852 - 1857)
* Öyküler (İletişim Yayınları) (1856 - 1906)
* Sivastopol (İş Bankası Kültür Yayınları) (1855 - 1856)
* Aile Mutluluğu (İletişim Yayınları) (1859)
* Kazaklar (İş Bankası Kültür Yayınları) (1863)
* Savaş ve Barış (İş Bankası Kültür Yayınları) (1869)
* Kafkas Tutsağı (İş Bankası Kültür Yayınları) (1872)
* Anna Karenina (İş Bankası Kültür Yayınları) (1877)
* İtiraflarım (Antik Yayınları) (1880)
* İnsan Neyle Yaşar? (İş Bankası Kültür Yayınları) (1885)
* İvan İlyiç'in Ölümü (Can Yayınları) (1886)
* Kreutzer Sonat (İş Bankası Kültür Yayınları) (1889)
* Efendi ile Uşağı (İş Bankası Kültür Yayınları) (1895)
* Sanat Nedir? (İş Bankası Kültür Yayınları) (1897)
* Diriliş (İş Bankası Kültür Yayınları) (1899)
* Hacı Murat (Can Yayınları) (1912 - 1917)

* Henri Troyat "Tolstoy Biyografisi" (İletişim Yayınları)





SAVAŞ VE BARIŞ 📖

Dünya edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak değerlendirilen Savaş ve Barış, Rus yazar Lev Nikolayevic Tolstoy'un 1869 yılında yayınlanmış başyapıtıdır. 
Tolstoy'un 1805-1813 yıllarında Napolyon Savaşları arasında yer alan Rus-Fransız savaşlarını konu alan tarihi roman niteliği taşıyan eseri aynı zamanda bir Rusya panoraması özelliği de taşır. Dönemin Rusya'sının içinde bulunduğu sosyolojik,ekonomik koşulları, kent, köy ve kasabalarda sürdürülen hayatı, hem soylu sınıfı hem halkı Rusya'daki birçok kesimden insanın hayatını ve geleneklerini ortaya koyar. Savaşların sonucu olan insanlık durumlarını derin analizlerle sunar.
Yazar, Savaş ve Barış romanında Napolyon'a karşı kurulan V.  koalisyonda bulunan iki savaş ele alır: Austerlitz Muhaberesi ve Napolyon'un Rusya seferi. Bu iki savaşın nitelikleri iki ülke için hatta dünyanın seyri için de ayrıdır ve Tolstoy özellikle bu büyük çatışmaların farklı özellikleri üzerinde durmuştur. Bir Rus gözüyle Napolyon'un iyi ve kötü yönlerini, dehasını ve zaaflarını ele almıştır.


ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* Zor kullanılarak yapılan her reform hor görülmeye layıktır, çünkü insanlar değişmeden kaldıkça kötülüğü iyileştiremez, çünkü bilgelik şiddete gerek duymaz.

* Yüksek bilgelik sadece akla, akli bilginin dallara ayrıldığı fizik, tarih, kimya gibi dünyevi bilimlere dayanmaz. Yüksek bilgelik tektir. Yüksek bilgeliğin tek bir bilimi, her şeyin bilimi olan, tüm kainatı ve insanın onun içindeki yerini açıklayan bilimi vardır. İnsanın bu bilimi kendi benliğine yerleştirebilmesi için benliğini temizleyip yenilemesi ve bu yüzden bilmekten önce inanması ve yetkinleşmesi gerekir. Ve bu hedefe ulaşabilmek için de yüreklerimize Tanrı'nın, vicdan adını verdiğimiz ışığı yerleştirilmiştir.

* İnsan bilinçli olarak kendisi için yaşar ama tarihsel, evrensel hedeflere ulaşılması için bilinçsiz bir alet olarak hizmet eder. Yapılan bir iş geri alınamaz ve insanın, milyonlarca başka insanın eylemiyle aynı zamana denk gelen bir eylemi tarihsel bir anlam kazanır. Bir insan toplumsal merdivende ne kadar yukarıda duruyorsa, ne kadar çok insanla bağlantısı varsa, başka insanlar üzerinde o kadar nüfuzu vardır, her eyleminin önceden belirlenmişliği ve kaçınılmazlığı da o kadar aşikardır.

* Her insanda hayatın iki yönü vardır: İlgileri ne kadar soyutlanmışsa o kadar özgür olduğu kişisel yaşam ve onun için belirlenmiş yasalara zorunlu olarak uyduğu doğa, kovan yaşamı.

* Her insan kendisi için yaşar, kişisel amaçlarına ulaşmak için özgürlükten faydalanır ve şu ya da bu eylemi, şu anda gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğini tüm varlığıyla hisseder; ama onu, o eylemi zamanın belli bir anında gerçekleştirir gerçekleştirmez bu eylem artık geri alınamaz olur, tarihin bir parçası haline gelir, özgürlüğünü kaybeder ve önceden belirlenmiş bir anlam kazanır.

* Tarihteki akla sığmayan (yani akılcılıkla anlamadığımız) olguları açıklarken kadercilik kaçınılmazdır. Tarihteki bu olguları ne kadar çok akılla açıklamaya çalışırsak bizim için o kadar akıldışı ve anlaşılmaz bir hal alırlar.

* Eylemleri hakkında etraflıca düşünebilme yetisinde olan insanlar bir yerden ayrılacakları ve hayatlarını değiştirecekleri dakikalarda coğunlukla ciddi, düşünceli bir ruh haline girerler. Bu dakikalarda çoğunlukla geçmiş gözden geçirilir, geleceğe dair planlar yapılır.

* Canlıları ölülerden ayıran çizgiyi hatırlatan bu çizginin bir adım ötesi bilinmezlik, acı ve ölümdür. Orada ne var? Kim var? Orada, boşluğun, ağacın, güneşin aydınlattığı çatının ardındaki ne? Kimse bilmez ama herkes bilmek ister; insan bu çizgiyi geçmeye korkar ama geçmek ister ve bilir ki er geç onu geçmek, orada, çizginin diğer tarafında ne olduğunu öğrenmek zorunda kalacak, orada, ölümün öte tarafında ne olduğunu kaçınılmaz olarak öğrenmek zorunda kalacağı gibi. Halbuki insan güçlü, sağlıklı, neşeli, öfkelidir ve çevresi de kendisi gibi sağlıklı, öfkeli, heyecanlı insanlarla sarılıdır." Düşmanın görüş alanı içinde bulunan bir kişi böyle düşünüp böyle hissederse bu duygu o dakikalarda yaşananlardan edindiği keskin izlenime ayrı bir ışıltı, ayrı bir sevinç katar.

* Elma olgunlaşınca düşer... Peki neden düşer? Yerçekimi yüzünden mi, sapı inceldiği için mi, güneşten kuruduğu, ağırlaştığı, rüzgâr salladığı için mi, altında duran çocuk onu yemek istediği için mi? Sebep hiçbiri. Bunların hepsi sadece bütün hayati, organik, doğal olayın meydana geldiği şartların denk düşmesidir. Elmanın, hücresel dokusu ayrıştığı için düştüğünü söyleyen botanikçi de, ağacın altında onu yemek isteyen ve bu amaçla dua ettiği için düştüğünü söyleyen çocuk da eşit derecede haklıdır.













22 Ocak 2020 Çarşamba

VİCTOR HUGO (TOPLUM, DİN, TABİAT VE ÖLÜM) SEFİLLER, NOTRE DAME'IN KAMBURU, DENİZ İŞÇİLERİ, BİR İDAM MAHKUMUNUN SON GÜNÜ


VİCTOR  HUGO

26 Şubat 1802’de Fransa’da doğan Victor Hugo, Napolyon’un generallerinden olan babasının askerliği nedeniyle çocukluğu göçle geçti. İspanya’da başlayan okul hayatı, güney İtalya ve Paris’te sürdü. 





SEFİLLER, NOTRE DAME'IN KAMBURU, DENİZ İŞÇİLERİ, BİR İDAM MAHKUMUNUN SON GÜNÜ''




İnsanı düzeltmenin toplumu düzeltmekle olabileceğini savunan Romantizm akımının öncülerinden olan Victor Hugo sınırsız ilham kaynağıyla başıboş  duyguları ve hayalleri dizginlenemez bir coşkunlukla; sanatı merkeze oturtarak, dramın hüznünde,  betimlenmelerin yoğunluğuyla, halkın konuşma dilini esas alarak yazdığı üçlemesi insanın esas mücadelesi olan  toplum,din ve doga ve ölüm meselelerini psikolojik analizlerle kaleme almıştır. Sefiller kitabında toplumu, Nötre Dame’ın Kamburu kitabında dini, Deniz İşçileri kitabında doğayı,  Bir İdam Mahkumunun Son Günü'nde ölümü işlemiştir. Konularını kök salan ağacın dallarının kimi zaman meyvelerle dolması, zamanla yapraklarını dökmesi,  4 mevsim misali zamandan mekandan etkilenip değişmesi gibi detaylıca tasvir etmiştir. Bazen dehizlere bazen de apakuruya yönelmiştir.





SEFİLLER 📖
Victor Hugo’nun, özgün adı "Les Misérables" olan romantizm akımının tesirinde yazdığı 1862 basımlı Sefiller kitabı Fransız İhtilali sonrasındaki Fransa’nın karanlık günlerini anlatan bir dönem romanıdır.
Hugo’un yaşadığı çağın ve günlerin zamanında geçen roman 1930’lu yıllardaki Fransa’nın toplumsal sorunlarını, özgürlük, adalet, eşitlik gibi kavramları, siyasi ve sosyolojik içerikle ele alırken, Paris halkının hayatını, Paris’in arka sokaklarında çırpınan, batağa sürüklenen insanları ve bu çamurun içinden çıkmak için verilen soluksuz zorlu mücadeleyi anlatır.
Yazar, bir kürek mahkumunun yaşama tutunma çabasını, kötülüğü ruhundan atıp erdemli bir adam olabilme savaşını; hayatına yön vermesini sağlayan insanlarla ilişkilerini ve onların aşk, sevgi, nefret, kin, menfaat, intikam gibi insani duygularıyla biçimlenmesini sefilliğin en dip köşesine değinerek kaleme almıştır.





NOTRE DAME’IN KAMBURU 📖
19. yy başlarında Notre Dame Katedrali'nin bakımsızlığından dolayı yıktırmak isteyen şehir planlamacılarına karşı halkın ilgisini buraya çekmek ve katedralin yenilenmesini sağlamak için Notre Dame'ın Kamburu, Victor Hugo tarafından yazılan, Fransız İhtilali sonrası Fransa’nın karanlık günlerini anlatan 1831 yılında yayımlanan eseridir.
Roman, insanların gözünde bir yaratık olarak tanımlanan, çirkin, kambur, engelli bir kilise zangocu ile Fransa’nın dini lideri kilise papazının güzeller güzeli bir çingene kızına aşklarını, bu aşkın neticesinde Zangoç ile Papaz’ın ruhlarında oluşan ikilemeleri anlatır. İnsanların hayatında kaderin önemini, dinin, iç ve dış güzelliğin, çirkinliğin, yoksulluğun, bilginin ve cehaletin, batıl inançların etkilerini kaleme alınmıştır. Kitapdaki diğer bir önemli detay; eğitimin, okumanın yoksullukla engellenemeyeceği, kimsesiz, fakir birisi olunması halinde dahi eğer içinde varsa bir şekilde öğrenmenin yolunu bulabileceği, açlık ve sefalet buna engel olamayacağı vurgulanır.











DENİZ İŞÇİLERİ 📖
Özgün adı "Les Travailleurs de la mer" olan Deniz İşçileri, Fransız yazar Victor Hugo'nun 1866 yılında yayımlanan romanıdır.
Yazarın, insanı hayatı boyunca hem iyi hem kötü sonuçlara götüren sürekli bir savaş halinde olduğu "din, toplum ve doğa"  kavramlarını, insanın kalbiyle de şekillendiren serüvenini konu ettiği üçlemesinin doğa basamağı olan Deniz İşçileri yazarın sürgün zamanı ve sonrasında devam ettirdiği gönüllü sürgünde yazdığı başyapıtıdır.
Kötülerin cezasını bulduğu dünyada iyilerin de kaybettiğini gösteren hem umudun hem vazgeçişin hikayesi olan Deniz İşçileri'nde görüntüsü kaba saba, toplumdan dışlandığı için yabani olan ama iyi niyetini kaybetmeyen, temiz bir kişiliğe sahip olan, aynı zamanda güçlü kuvvetli kararlı, iradeli bir adamın karşılıksız aşkı ve büyük cesaretiyle verdiği mücadeleleri ve fedakârlığı işlenmiştir.
Yazar, doğa şartlarını tüm teferruatıyla tasvir ederken, insanların gücünü, zaafını, fiziksel ve ruhsal yapılarını, iyi ve kötü taraflarını, ikiyüzlülük  ve doğruluk aşamalarını ustalıkla yansıtmıştır. 




BİR İDAM MAHKUMUNUN SON GÜNÜ 📖
Victor Hugo’nun Paris’teki ünlü Greve Meydanı’nda gerçekleştirilen bir idama tanıklık etmesi sonrasında 1829 yılında kaleme aldığı ‘"Bir İdam Mahkumunun Son Günü" 19. yüzyıl Fransa'sını gerçekçi bir biçimde ele almasıyla hem tarihi hem siyasi hem sosyolojik bir kaynak olarak değerlendirilir.
İdamı bekleyen bir mahkûmun dilinden yazılmış günce niteliğindeki kitap; ölüm korkusu ve merhamet duygularını, hayatının sonuna yaklaşan bir insanın ruh halindeki değişimleri, gelgitleri başarılı bir şekilde ortaya koymasıyla psikolojik bir roman olma özelliği de taşımaktadır.
Hapsedilmeden önceki yaşamına yabancılaşan, hayatını bağladığı insanların da ona yabancılaştığını fark eden mahkumun duygu ve düşünceleri, pişmanlıkları kendi dilinden aktarılmıştır. Mahkumun son kertede insanlar hakkındaki düşünceleri çarpıcı bir şekilde aktarılırken, içinde 
 son ana kadar devam eden bir umut ve bu umudun içine hapsolup sık aralıklarla da ayyuka çıkan şiddettli bir korku mevcuttur. 
Yazar, insan hayatının son aşaması olan ölüm öncesi yaşanan ikilemleri, pişmanlıkları, huzursuzlukları, geride kalan boşlukları ve eksiklikleri tüm çıplaklığıyla kaleme almıştır.






Victor Hugo üçlemesinde insanı, doğayı tasvir ederken kişiliği oluşturan nedenleri de derinlemesine ele almış düşünceleri toplumun içinde bulunduğu şartlarla değerlendirip, bilimin ve dinin ortak noktalarının ve farklı taraflarının süzgecinden geçirerek günümüze kadar geçerliliğini koruyan özelliklerle sunmuştur. Bir İdam Mahkumunun Son Günü ile de bu hayatın son aşaması olan başka bir hayatın başlangıcı olan ölümü mahkûmun bakış açısıyla ele almıştır 






1 Ocak 2020 Çarşamba

ALEKSANDR SOLJENİTSİN ''İVAN DENİSOVİÇ'İN BİR GÜNÜ''


#AleksandrSoljenitsin 📚




#IvanDenisoviçinBirGünü 📖

Ivan Denisoviç’in Bir Günü’nde Aleksandr Soljenitsin kendisinin de yaşadığı, roman kahramanı Ivan Denisoviç’in diğer adıyla Şuhov’un, Stalin dönemi kurulan çalışma kamplarının birinde geçen gününü anlatıyor. Ivan Denisoviç 1941 yılında, İkinci Dünya Savaşı’nda, Almanların eline esir düşmüş, düşmanın elinden kaçmayı başarmış, ormanda bulunduğunda Alman ajanı olma ihtimali karşısında gözaltına alınıp sürgüne gönderilen bir askerdir. Romanın anlattığı 1951 yılında savaş bitmiş, Almanya savaşı kaybetmiş ama Ivan Denisoviç sürgünde kaldığı 10 yıl boyunca hâlâ aklanmamış ve cezasını çekmeye devam etmektedir. Soljenitsin, Ivan Denisoviç’in Bir Günü’nde, acımasız yaşam ve çalışma koşullarını anlatır. Öncelikli amaç; mahkûmların kişiliklerini yitirmelerini sağlamak, bunun için de isim yerine rakam kullanılmaktadır; giysilerinin ve şapkalarının üzerine yazılan rakamlar onları nitelendiren tek şeydir, Ivan Denisoviç'in oradaki herkes tarafından Ş-854 olarak bilinmesi gibi sadece rakamlardan ibaret bırakılırlar; duygulardan, düşüncelerden arındırılıp kendine bile yabancılaştırılan mahkum formu oluşturulur; güven ve dostluk bağı kurulmaması için herhangi bir olayı gammazlayana ödül verilir.
Kamptan kaçmalarını engelleyen sadece duvarlar, gözcüler, gammazcılar değil; aynı zamanda dondurucu hava şartlarıdır; bu bir bakıma doğa tarafından da hapsedilmişlik halini alır.
Mahkûmlara çok az yiyecek vererek arta kalanları stoklamalarına engel olunur, fazla giysilerine el koyarak; Sibirya soğuğuna dayanamayacaklarını bilen mahkûmların kaçmaya yeltenmemeleri sağlanır. Aşırı soğuk, kaçmalarını engellediği gibi, hepsini çalışmak zorunda bırakır. Mahkumların soğukta ısınmak için yapabilecekleri tek şey sadece çalışmaktır.

Bu korkunç şartlar altında bile insanlığın korunması vurgulanıyor. Bazı mahkumlar insanlıklarını yitirdikler gibi kimileriyse kaybetmemek için büyük çaba harcıyorlar. Ivan Denisoviç’in soğuğa ya da açlığa yenik düşmeden, her defasında yemek yerken şapkasını çıkarması, insanlık dışı davranışa karşı bir iç direniş amaçlı, çorabının içinde sakladığı metali bükerek yaptığı kaşık, yasaklanmış bir maddeyi bedeninde taşımanın verdiği başkaldırı, isyan hissi ve kendi yaptığı bir şeye sahip olmanın verdiği sahip olma güdüsü ile bu onun sahip olduğu en değerli şey haline gelir. Çalışma kampındaki diğer suçlular da neden buraya atıldıklarını hatırlamayacak kadar uzun zamandır cezalarını çekmektedirler, arka planda zor şartların yer aldığı, soğuk, baskıcı rejim, değer yargılar, içsel ve dışsal mücadeleler, çalışma kampı düzeni; basit ve realist biçimde anlatılarak, yan karakterlerin de hikayelerine değiniliyor; sinema yönetmeni Sezar, tamamlamadığı ilk filmi nedeniyle; Kolbaşı Tiyurin, babası toprak ağası olduğu için; Ukraynalı Alyoşka, Baptist kilise üyeleri gibi dua etmesi yüzünden, Gopçik adlı genç, yönetime başkaldıran çetelerden birine süt götürdüğü için hapis cezasına çarptırılmışlardır.
Suçu olmayan mahkumlar için de diğerleri için de cezalarının süreleri bitse dahi bir başka bahaneyle yeniden bir on yıl daha burada kalmaları ve ömürlerini burada tüketme durumları da söz konusudur. Ne zaman sona ereceği bilinmeyen bir mahkumiyet hali hepsi için devam etmektedir...

ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* Herkese yararlı olmak isteyen, fakat kimseye yaramayan biriydi

* Şu mide denen şey hayinin tekiydi, bir gün önceki tokluğunu hiç anımsamazdı ama gelecek günler için durmadan, durmadan isterdi.

* Yapılacak bir sürü işleri fakat az zamanları vardı.

* Bu adamla da hiçbir şey konuşulmazdı ki! Hoş konuşmanın ne gereği var, her şeyi gözlerinden anlardı insanın.

* Onun yaptığı dalkavukluktan, köpekçe yaltanmaktan başka bir şey değildir. Çünkü dahi olan zorbaların hoşuna gitsin diye yorum yapamaz!

* Sanatta önemli olan "ne" değil, "nasıl" dır.

* Fazla sanat, sanat demek değildir. Bu, ekmek yerine, durmadan şeker yemeye benzer.

* Çalışırken ne kadar da çabuk geçiyordu zaman? Kampta günlerin böylesine çabuk geçmesi hep şaşırtırdı onu. Buna karşılık cezası bir türlü bitmiyor, sanki uzadıkça uzuyordu.

* Yapılınca işin en iyisi yapılmalıydı, hele insanın kendi işi olursa...

* Sopa yemiş köpeğe kırbacı bir kere gösterin yeter!
Aleksandr Soljenitsin

* Sesini yükseltirsen başından bela eksik olmazdı.

* Derler ki, uluslar arasında ayrım yoktur; her ulustan iyisi de çıkar, kötüsü de...

* İnsan yemek yerken her lokmayı tadını çıkara çıkara çiğnemeliydi.

* Geleceğin dertleriyle uğraşmaz olmuştu.

* Çalışma kampında mektup göndermek dipsiz bir kuyuya taş atmak gibiydi.

* Yürüyüş kolu kendi yaptıkları kereste fabrikasını, işçi lojmanlarını ( bunları da onlar yapmıştı ama içinde özgür insanlar oturuyordu), yeni kulüp binasını geçtiler. ( Burasını da temelen duvar süslerine varana kadar hükümlüler yapmışlardı, içinde sinema seyredenler ise gene özgür insanlardı.)

* Bir hükümlünün düşünceleri de kendisi gibi kısıtlıydı, dönüp dolaşıp hep aynı şeylere geliyordu.

* Soğuk bir kere gömleğin altına girdi mi, bir daha çıkmak bilmezdi.

* Güneş doğarken ayaz çıkar, dedi. Çünkü gece ısının en düşük olduğu andır.
Bu gibi olayları açıklamaya bayılırdı eski kaptan. Yılın hangi gününde bulunursanız bulunun size ayın yeni mi, eski mi olduğunu hesaplar söylerdi.

* Parmakları iyi işliyordu; ama kafası daha iyi çalışıyor, yapacağı işleri tasarlıyordu.

* Onun özgürken yazamadıklarını hapisteyken yazmasını istiyordu.

* Hastalığın en iyi ilacı çalışmakmış

* İş sopaya benzer, sopanın da iki ucu vardır. Adamına göre yaparsan özenirsin, ama anlamayanlar için göz boyamak çok kolaydır.

* İşbaşı yapılana kadar geçecek zaman devletin olmadığı için herkes istediği gibi kullanırdı.