ALTINI CİZDİĞİM SATIRLAR 📝
#ÇavdarTarlasındaÇocuklar 📖
Modern-klasik bir başyapıt olan Çavdar Tarlasında Çocuklar diğer adıyla Gönülçelen, Jerome David Salinger‘in 1951 yılında yayımladığı, ergenlik çağında olan ve etrafındaki düzene ayak uyduramayan bir gencin başından geçen olayları anlatır.
Kitabın ana karakteri Holden Caulfield oldukça uyumsuz ve kararsız bir karakterdir, çoğu kişiye ve birçok olaya karşı nefret doludur ve kimseyle kolay kolay anlaşamaz ama samimi içten insanlara karşı yardımseverdir ve zor durumda olanlar için kaygılanıp üzülür hatta içinde acıma duygusu oluşur. Filmlerden, oyunculardan, gittiği okullardan, çevresindeki çoğu insandan ve bu insanların sürekli yapay olmasındansa hiç hoşlanmaz ayrıca büyüklerin düzmece dünyasından da nefret etmektedir.
Olay örgüsü, Holden Caulfield adlı bu öğrencinin derslerindeki başarısızlıklarından dolayı okuldan atılmasıyla başlar. Daha önce de birçok kez aynı durumu yaşadığı için ailesiyle henüz yüzleşmek istemez ve bu nedenle onlara tatil dolayısıyla eve döneceği zamana kadar söylemekten kaçınır ve gizlice bir haftalığına New York’a gelir. Holden kitap boyunca bir yerlerden bir yerlere gider ve sokaklarda sarhoş olup dolanır. Yolda tanıdığı insanların ve önceden tanıdığı kişilerin çoğunu yapmacık ve sahte buluyor ama yalnız kalmaktan korktuğu için herkese tahammül etmeye çalışır.
Kitabın dili Holden'ın karakteriyle tam bir uyum içerisindedir. Yazar karakterin iç dünyasını ve yaşadıklarını onun gözünden onun dilinden aktarmaktadır.
Holden, tutunamayan çoğu insan gibi, kendine uygun bir yer bulamaz. Tutunmayı başaran insanların arasında kendine bir yer arar ama hep dışlanır kendini olduğu gibi kabul ettiremez. Ayrıca Holden aslında bu insanların düzeninden hiç hoşlanmamakta yine de onların arasına karışmaya çalışmaktadır. Onun tahammül edemediği en önemli şey ise sahtekarlıktır. Sahtekar olanların ne iş yaptığı, başarılı yahut başarısız olması, güzel ya da çirkin olması onu ilgilendirmiyor o doğrudan doğruya sahtekarlıktan nefret etmekte ve sahtekar insanlara haddini bildirmek ve bunu yüzlerine haykırmak istemektedir. Bunu yapmaya çalıştığı zaman aldığı tepkiler sert olmakta ve giderek çevresinde dışlanmaktadır.
Yazar, düzenin kime sağlıklı kime hasta dediğini gösterir, bireyin düzenin beklediğine cevap vermesini ve yalnızca ondan beklenilenin yapılması istendiğini aksi halde topluma aykırı davranışların kabullenilmediğini vurgulamaktadır.
ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝
* Hayat, kurallara göre oynanması gereken bir oyundur.
* İnsanlar bazen, bir şeyin tümüyle doğru olduğunu sanırlar. Ben böyle şeyleri pek sallamam, ama birileri bana yaşıma uygun davranmam gerektiğini söylediğinde canım sıkılır. Bazen yaşıma göre daha olgun davrandığım da olur -ciddi söylüyorum- ama buna kimse dikkat etmez. İnsanlar hiçbir şeye dikkat etmiyorlar.
* "Bakın, efendim. Siz benim için üzülmeyin," dedim.
"Sahi söylüyorum. Düzelirim. Yanlızca, bir dönemden geçiyorum. Herkes böyle dönemlerden geçer, değil mi?"
* Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir.
* Tanıştığıma hiç memnun olmadığım kimselere, durmadan, " Tanıştığımıza memnun oldum," demek beni öldürüyor. Ama, hayatta kalmak istiyorsanız, ille de bu zırvaları söylemek zorundasınız.
* Akademik eğitim sana bir şeyler kazandırıyor. Biraz yol alırsan, zihninin boyutları hakkında bir fikir veriyor sana bu eğitim. Zihninin neye uyup neye uymadığı hakkında. Bir süre sonra da, zihninin yapısına hangi düşüncelerin uygun olduğu hakkında bir fikrin oluyor. Her şeyden önce, sana uymayan, sana yakışmayan düşüncelerle uğraşmaman için olağanüstü bir zaman kazandırıyor bu. Gerçek boyutlarını, gerçek ölçülerini alıp, zihnini ona göre giydirip kuşandırıyorsun.
* Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir. Olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.
* Başına bela sarıp düşmeye başlayan birine dibe vardığını anlama şansı verilmez. Düşer, düşer, düşer ama düştüğünü anlayamaz. Tüm düzen, hayatlarının şu ya da bu döneminde çevrelerinin onlara veremediği şeyleri arayan insanlar için kurulmuştur. Veya çevrelerinin onlara sağlayamadığını sandıkları şeyleri arayan insanlar için. Onlar da, aramaktan vazgeçerler.
* Savaştan bu kadar nefret ettiği halde, kalktı bana Silahlara Veda denen kitabı verdi okumam için. Felaket iyi bir kitapmış. Anlamadığım şey de bu, iyi bir herif sanılan o Yüzbaşı Henry adlı herif var o kitapta. Hiç anlamıyorum, bu kadar askerlikten nefret edip de, nasıl hâlâ böyle sahtekâr bir kitabı beğenip, nasıl hâlâ Ring Landner’in kitabını, bir de o çok beğendiği Muhteşem Gatsby'yi sevebiliyor. Bunu söylediğim zaman, fena kızdı bana, daha küçük olduğumu, bunları takdir edebilecek yaşa daha gelmediğimi söyledi, ama ben aynı fikirde değilim. Ring Landner’i ve Muhteşem Gatsby'yi filan beğendiğimi söyledim ona. Beğenmiştim de zaten. Muhteşem Gatsby'yi müthiş beğenmiştim. Bizim Gatsby. Bizim ehlikeyf Gatsby. Bitmiştim o kitaba. Her neyse, atom bombasını keşfettiklerine çok memnunum bir bakıma. Yeni bir savaş olursa, gider bombanın tepesine otururum. Bunun için gönüllü giderim, yemin ediyorum.
* Hiç canına yettiği oldu mu?" dedim. ''Yani, bir şeyler yapmazsan, her şeyin batağa gideceğinden korktuğun oldu mu hiç?
* Bazı şeyler olduğu gibi kalmalı. Elinizde olsa da, onları büyük cam vitrinlere koyup oldukları gibi kalmalarını sağlayabilseniz. Biliyorum, olanaksız bir şey bu, ama yine de pek fena olmazdı.
* Bavullarım için hep rezil sözler ederdi, sözgelimi çok yeniymişler, çok burjuva imişler. Bu lanet şey, onun en sevdiği sözcüktü. Bir yerde okumuş ya da duymuş. Bana ait her şey felaket burjuva idi. Dolmakalemim bile burjuva idi. Kalemi sürekli benden ödünç alırdı, ama kalem yinede burjuva idi.
* Eskiden onu pek akıllı sanırdım, o aptallığımla tabii. Öyle sanmamın nedeni; tiyatro, edebiyat ve bütün bu zırvalıklar üzerine çok şey bilmesiydi. Birisi bu konularda pek çok şey biliyorsa, onun aptal olup olmadığını anlayabilmeniz epey zaman alıyor.
* Benim derdim de bu işte; bir şeyim kaybolunca hiç umursamıyorum; küçükken annem buna çok kızardı. Bazı herifler kaybettikleri bir şeyin peşinde güncelerce koştururlar. Kaybedince üzüleceğim bir şeyim olmadı hiç.
* Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.
* Bir şey yapmadan önce, ne olacağını nereden bilebilirsiniz ki? Yanıtı belli bunun; bilemezsiniz.
#DrinaKöprüsü 🔗 #İvoAndric 📚
Yugoslav yazar İvo Andriç'in Nobel ödülü aldığı "Drina Köprüsü" adlı eseri 1945'te yayımlanmıştır.
Drina Köprüsü” bir romandan ziyade bir tarih kitabı gibi olayları sosyal yönleriyle de ele almıştır.
Bosna’dan gelen bir devşirme olan Sokullu Mehmet Paşa, doğduğu yere ölümsüz bir eser bırakmak amacıyla 1571’de Mimar Sinan’a “Ağlayan Nehir” adıyla anılan Drina Nehri üzerinde 11 gözlü bir köprü yaptırtmıştır. Romanda bu köprünün yapım aşamasından 350 yıllık tarihine tanıklık ederek 20. yüzyıl ortasına kadar süren dönemdeki olaylar tarafsız bir bakış açısıyla kaleme alınmıştır.
Köprü etrafında yaşayanlar, yaşananlar, tarihi olaylar ve efsaneler anlatılmıştır.
Müslüman, Musevi ve Hristiyan halkın köprünün yapımıyla değişen hayatları, iç savaş, Osmanlı'nın bölgeden çekilmesi, milliyetçilik akımı, teknolojinin gelişmesi ve insanların bunca degişikliğe verdiği tepkiler yalın bir dille aktarılmıştır. Farklı dinlerde olan bu insanlar yaşadıkları yerde bir kültür ve kader birliği oluşturarak mutluluğu
ve acıları beraber yaşamakta ve değişimlerden birlikte etkilenmektedirler ve tarihsel süreç içinde bu insanların özel yaşantılarıyla toplumun genel durumu ustaca tarihi köprünün hikayesi etrafında birleştirilip anlatılarak balkan tarihine ışık tutulmuştur.
ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝
* Birisinin bize acı vermemesi, bizi izlememesi için ona arkamızı çevirmemiz yetmiyordu. Gözlerini de kapasa yalnız onu görebilirdi.
* Hayat önlerinde bir amaç, özgürlüğe kavuşan duyguları için bir hareket alanı, entellektüel meraklarını tatmin edecek bir zemindi. Önlerindeki yol sonsuzluğa kadar açıktı. Bu yolların çoğuna ayak basmasalar bile, nazari de olsa, istedikleri yolu serbestçe seçebilecek ve birinden ötekine geçebileceklerdi. Hayatın baş döndürücü zevki de bundaydı.
* Önemli olan insanın kazandığı zamanı hesap etmek değil, o zamanı nasıl harcadığını bilmektir, diyordu. Eğer bu zaman kötülük yapmaya harcanırsa onu iktisat etmek bin kere hayırlı olur. Gene önemli olan bir insanın çabuk gitmesi değil, nereye gittiğini ve ne yapmaya gittiğini bilmesidir.
* Ama kimi zaman insanın başından öyle karmaşık, öyle acı şeyler geçer ki, onda şeytanın parmağı olduğuna inanmamak güç olur. Çünkü ancak bu biçimde ona bir anlam verilebilir, katlanılabilir bir hale sokulabilir.
* Tabiat kanunlarına göre insanlar daima bütün yeniliklere karşı gelirler. Ama bu uzun sürmez. Çünkü önemli olanı, hayatın biçim değil, hayatın kendisidir. Eski ile yeninin bu çarpışmasından acı duyan kişiler de vardı. Onlar için hayat düzeni, kayıtsız şartsız hayata bağlıydı.
* Gözler görüyor, ağızlar konuşuyor, insan yasamakta devam ediyor, ama hayat, gerçek hayat kalmıyordu.
* Mutsuzluklar da sonsuz değildir.
Bir bakıma mutluluğa benzerler, geçip giderler, daha doğrusu biçim değiştirirler.
* 19. yüzyılın ortalarında, bu yirmi beş yıl içinde, Sarayevo'da iki sefer veba, bir sefer de kolera salgını oldu. Bu gibi hallerde kasabalılar; Hazreti Muhammed'in müminlerine böyle zamanlarda yapmalarını öğütlediği şeyleri yaparlardı.
"Bir yerde hastalık görülünce oraya gitmeyin, çünkü hastalığı alabilirsiniz! Ama, hastalığın olduğu yerde bulunuyorsanız oradan da çıkmayın, çünkü hastalığı başkalarına bulaştırabilirsiniz."
* Kimse değilim, sadece yeryüzünde bir yolcuyum. Şu geçici dünyadan geçmekte olan bir yolcu, güneşin gölgesiyim.
* İdare başında olanlar, idare etmek için zor kullanmaya mecbur olanlar, her zaman ölçülü davranmak zorundadırlar. Eğer, ihtiraslarına kapılarak, ya da düşmanlarınca mecbur edilerek ılımlı davranışların sınırları dışına çıkacak olurlarsa kaygan bir yola sapmış, böylece düşmelerini hazırlamış olurlar.
Oysa zarar görenler ve sömürülenler, zekâlarını ve çılgınlıklarını istedikleri gibi kullanabilirler. Bu, onların sömürenlere karşı kâh sinsice, kâh açıkça kullanabildikleri iki silahtır.
* İktidar isyansız, entrikasız olamazdı, tıpkı zarar ve üzüntü vermeyen bir zenginliğinin olamayışı gibi.
* Hayat anlatılmaz bir mucizedir, boyuna harcanır, erir, buna rağmen yine dayanır, sürüp gider.
* Unutmak, her acıyı siler, arkada bırakırdı. Şarkı söylemek ise, unutmak için en güzel çareydi. Çünkü insan şarkı söylerken daima sevdiği şeyleri düşünür.
* Biz, sıradan insanlar, yanlız bir sefer ölürüz. Ama büyük adamlar iki sefer ölürler. Birinci sefer bu dünyayı bırakıp gittikleri, ikinci sefer de bıraktıkları eserler, yıkılıp kaybolduğu zaman.
* Herkesin hülyası verimli, iradesi de istediklerini gerçekleştirecek kadar güçlü olmaz.
* İnsanların ihtiyaç, düşünce ve isteklerine cevap vermeden, rastgele meydana gelmiş hiçbir yapı yoktur.
Nasıl ki mimarlıkta da motifsiz şekiller ve keyfî çizgiler bulunamaz. Ama, büyük, güzel ve yararlı olan her yapının başlangıcı, hayatı ve içinde yükseldiği toplumla olan ilişkisi birtaktım esrarlı, acıklı ve karmaşık hikayelerin doğmasına sebep olur.
* Drina'nın sol kıyısında doğan Hristiyan çocukları, daha bir haftalık iken köprüyü geçerler. Çünkü vaftiz olmak için onları, sağ kıyıdaki kiliseye götürürler. Hatta, sağ kıyıda oturanlar, yani Müslüman çocukları bile, tıpkı babalarının ve dedelerinin yaptığı gibi, çocuklarının büyük bir bölümünü köprünün üstünden ya da çevresinden geçirirler. Olta ile balık tutarlar, kemerlerinin arasında uçuşan güvercinleri yakalarlar, gözleri ince bir sanatla oyulmuş bu açık renk taşların zarif çizgilerine daha küçük yaştan alışmıştır. Onun bütün oymalarını, oyuklarını ezbere bilirler. Aynı zamanda köprünün kurulduğu çağ üzerine anlatılan bütün hikayeleri, masalları da ezbere bilirler. Bu hikâyeler, hayalle gerçeğin tuhaf bir karışımından doğmuştur. Çocuklar bunları da hayata gözlerini açtıkları günden beri bilirler, sanki doğarken bu bilgilerle doğmuşlar gibi. Tıpkı dualar gibi, ne zaman öğrendiklerini ya da kimden öğrendiklerini hatırlamazlar.
* Drina, daha çok, sarp dağlar arasındaki dar boğazlarda ya da derin uçurumlar içinde akar. Ancak birkaç yerinde kıyıları geniş vadiler halinde açılır, kâh bir kıyısında, kâh her iki kıyısında insanların yaşamasına ve tarıma elverişli bazen düz, bazen dalgalı ama bereketli ovalar meydana getirir.
#EmileZola 📚 #Germinal #Tohum 🌱
Germinal, Natüralist akımın en önemli temsilcilerinden biri olan Emile Zola’nın 1885 yılında yayımlanan, yazarın 20 kitaptan oluşan Rougon-Macquart serisinin 13. kitabıdır.
Germinal emekçi - sermayedar çatışmasını ele alan hem ilk hem de en gerçekçi roman olma özelliği taşır.
Germinal, Latince (germen) "tohum" kelimesinden gelir, aynı zamanda Fransız Devrimi Takvimi’nin "filizlenme" anlamına gelen 7. ayın adıdır.
Roman, Etienne Lantier’in bir maden şehri olan Montsou’ya gelmesi ile başlıyor. Maden ocağı insanları hem besleyen hem de tüketen yeryüzünün simgesidir.
Kazançları çok düşük, açlık ve sefalet içinde yaşayan işçilerin, Etinne’nin şehre gelip madende çalışmaya başlamasıyla, sabahtan akşama kadar çalışıp ömürlerini tükettikleri maden ocağında haklarını aramak için greve kadar giden bir direnişin içine giriyorlar.
Yazar bu direnişte işçi ve işveren arkasındaki çatışmayı tarafsız olarak aktarırken okuyucuyu sosyalizm, kapitalizm ve anarşizm üçgeninde bir sorgulamanın içine sokuyor.
Açlık sınırında yaşayan işçilerin yaşadıkları ağır sorunları ve ücretlerini artırmak için giriştikleri mücadeleleri, grev yoluyla haklarını aramaları üzerine kurgulanmış romanın asıl kahramanı maden ocağındaki emeğin kendisidir.
Roman 1993'te filme de uyarlanmıştır.
#Tolstoy 📚
1885 yılında yayımlanmış olan "İnsan Ne İle Yaşar?" Lev Tolstoy'un manevi dünyasını anlatan ve kısa öykülerden oluşan en önemli eserlerden birisidir. Tolstoy, yaşamının son yıllarında, Tanrı, din, ahlak, sevgi, devlet, toplum, özgürlük gibi kavramlar üzerine eserler vermiş, insan yaşamına dair sorular sorarken, bu soruları iyilik-kötülük; yaşam-ölüm gibi karşıtlıkları temel alarak ahlaki bir çerçevede değerlendirip yanıtlar bulmaya çalışmıştır.
Eser farklı konu ve zamanlarda geçen öykülerle Tolstoy kitaplarında görülen inşa aşamasını ustalıkla örer. Her bir öyküde olay akışı birbirinden bağımsızdır ancak öykülerin hepsi ortak bir amaca hizmet etmektedir ve her kahraman farklı bir felsefi sorunun peşindedir.
Tanrı'ya inancın, sevginin, iyiliğin getirdiği mutlulugu ; kötülüğün yol açtığı karmaşayı, aşırı hırsın zararlarını ve intikamın yıkıcılığını gözler önüne sererken bizlere de içinde bulunduğumuz durumu sorgulayıp düşünme payı bırakır.
Yaşamın amacını, ölümle yüzleşmeyi, sevginin önemini, yoksulluk neticesinde zorluk çeken insanların hallerini analiz ederek hayatın anlamını kavramaya çalışarak sürekli sorgulama çabası içindedir.
Tolstoy merkezine insan temasını oturtuğu eserini sınırlamaz günlük olayların hayatımızdaki önemini, üzerimizde bıraktığı etkileri doğal bir uslupla aktarır.
Kitaptaki ilk hikayede fakir bir ayakkabıcı olan Simon’un yolda gördüğü yardıma muhtaç bir kişiye evinin kapılarını açması ve bu kişinin aslında insan kılığına girmiş bir melek olması anlatılmaktadır. Cezalandırılarak dünyaya gönderilen melek insanın neyle yaşayacağı sorunun yanıtını aramaktadır.
“İnsana Çok mu Toprak Gereklidir? ” isimli öyküde ise köylü Pahom’un para biriktirip toprak satın aldıktan sonra kendini bu yolda çok fazla hırpalayıp sürekli toprak almak isterken hayatını nasıl harcadığı konusu işlenmektedir.
“Ateşi Kivilcimken Söndürmeli ” isimli öyküde Ivan isimli karakterin komşusuyla yaşadığı bir problem sonucu sürekli bir çatışma ve intikam duygusuyla hayatlarının nasıl değiştiği anlatılmaktadır.
"Mum" isimli öyküde gaddarlık ve kötülüğün eninde sonunda kendini mahvettigi tüm çıplaklığıyla aktarmaktadır.
"İlyas" adlı öykü mutluluğun zenginlikle elde edildiği düşüncesinin insanı nasıl yanılttığı işlenmektedir.
"Küçük Kızlar Büyüklerden Akıllıymış" isimli öykü büyüklerin biribirlerine kin tutmalarına neden olan olaylarların sudan sebepleri aktarılmıştır.
Middlemarch 📚
Gerçek ismi Mary Anne Evans olan George Eliot mahlaslı İngiliz yazar Victoria dönemi İngiltere’sinde yaşamıştır. "Middlemarch" adlı romanına 1869 yılında başlamış, 1871-1872 yıllarında tefrika olarak yayımlamıştır. Romanın tek cilt halindeki ilk baskısı ise 1874 yılında gerçekleşmiştir. İngiliz Edebiyatı'nın en önemli kitaplardan biri olarak kabul edilen eser kurgusal bir kasabada 1829-1832 yılları arasında geçiyor ve birbirinden farklı karakterin kesişen hayatlarını içeren romanda olay örgüsü dört ayrı hikaye üzerinden aşk, evlilik, din, egitim, bilim, sanat, soy, statü, idealizm, siyasi reform gibi temalarla oluşmaktadır. Tarihi olaylara da değinilen eserde özellikle 1832 Reform Yasası'na, demiryollarının döşenmesi sırasında buna destek veren ve karşı çıkanlar ile tıptaki gelişmelere açık olan ve değişimi istemeyenler arasındaki mucadelelere yer veriyor. Yazar romanında 19. yüzyıl İngiltere'sinin kültürel ve toplumsal yapısını başarıyla yansıtmış, toplumsal konuları ele alırken kadın ve erkek gözünden ustaca analiz etmeyi başarmış, insan ruhunu derinlemesine incelenmiştir.
Bireylerin toplumsal konumları, hayalleri, evliliğin doğası, eşlerin birbirine uygunluğu ve birbirlerinden beklentileri, ihanet, sadakat, kişisel çıkarlar, bencillik, riyakârlık, ikiyüzlülük, rekabet, hayal kırıklıkları, dedikodunun yol açtığı sorunlarla birlikte kasabanın toplumsal , dinsel ve siyasal ahlâkına da eleştiriler gertiyor.
George Eliot, İngiliz edebiyatının başyapıtlarından biri olan Middlemarch’ta yanlış seçimlerin doğurduğu bireysel trajedileri aktarırken sıkıntılı evlilikleri, bilimsel çalışma ortamının oluşmasını saglarken yaşanan sorunları, aile geçmişinin soy ağacının önemi, maddi sıkıntının kısıtladıkları ve parasal refahın yol açtığı duyarsızlıkları, iş ortamının yarattığı rekabetler, toplumsal ahlâk kurallarıyla kişisel ahlaki görüşler, reform ve seçim propagandası gibi meselelerle aslında sadece bir kasabanın sakinlerine değil, tüm insanlığa ayna tutabilmiştir.