13 Şubat 2021 Cumartesi

JOHN STEİNBECK "FARELER VE İNSANLAR"

 



 #Farelerveİnsanlar 📖

Nobel edebiyat ödüllü John Steinbeck'in büyük buhran yıllarını anlattığı eserlerinden biri olan "Fareler ve İnsanlar",1937 yılında yayımlanmıştır. Roman, John Steinback’in hayatından ve deneyimlerinden de izler taşımaktadır. 
Eserde, Amerika'nın yaşadığı değişimlerin bireylerin yaşamlarına etkileri eşliğinde yol arkadaşlığı yapan iki çiftlik işçisinin yaşadıklarını anlatmaktadır. Birbirine zıt karakterdeki iki işçinin, zeki George Milton ve onun iri ama aklı kıt yol arkadası Lennie Small’ın öyküsünü anlatır, iki arkadaşın hem kendi aralarındaki hem de çevresindekilerle ilişkileri ele alınırken karakterlerin iç dünyasına değinilir. Küçük bir toprak parçasına sahip olup insanca bir hayat sürdürmenin hayalini kuran bu ikilinin öyküsünde dostluk önemli bir yer tutar. Yardımseverlik, geçim sıkıntısı, sınıf farkı, işçi problemleri, ırkçılık ve insanların yanlızlıkla sınanması ve sıradan insanların umutları kitabın temel konulardır.
Yazar insanın birbiriyle, doğayla ve toplumla kurduğu ilişkileri konu ederken yalnızlık temasına da değiniyor. Bu yalnızlık roman kahramanlarıyla diğer insanları ayırmıştır. Bu ayrım hayat şartlarının ve toplumun onlara kabul ettirdiği bir ayrımdır. 
Romanda sıradan insanların mücadelelerine rağmen amaçlarına ulaşamamalarının trajedisini yalın ama etkileyici bir şekilde ortaya konulmuştur.


Kitabın ismine ilham veren Robert Burns şiirindeki gibidir kitabın akıbeti “En iyi planları farelerin ve insanların / Sıkça ters gider…"

  


ALTINI CİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* İnsan çok uzun süre yalnız kaldın mı hastalanır, yalnızlıktan hastalanır.

* Kitaplar işe yaramıyor. İnsanın yanında olacak birine ihtiyacı var. İnsan yanında biri olmazsa delirir. Kim olduğu önemli değildir, yeter ki yanında olsun.




JOHN STEINBECK "GAZAP ÜZÜMLERİ"

 


#JohnSteinbeck 📚 #GazapÜzümleri 🍇

John Steinbeck'in Amerika'da 1930'lu yılların ekonomik kriz dönemini realist bir bakış açısıyla yazdığı 1939 yılında yayımlanan başyapıtı "Gazap Üzümleri" yazara "Pulitzer Ödülü" kazandırmıştır. Yazar, kriz dönemlerinde kendisi de çalışmış, yoksulluğun bizzat içinde bulunmuş, insanların yaşam koşullarını gözlemlemiş ve bu sayede eserlerinde analiz etmiştir. Roman, yazarın gerçek hayatta tanıdığı insanlar ve yaşadığı olaylardan izler taşıyarak oluşmuştur.
Olay örgüsü bir cinayet işlediği için yedi yıl hapse mahkûm edilen, fakat dört sene sonra iyi halden şartlı tahliye edilen Tom Joad'ın evine dönmesiyle başlar.
Tom Joad evine döner ancak ailesini bulamaz, ailesi bankadan aldığı borcu ödeyemeyince topraklarını kaybetmiş, toprakların yeni sahibi makineli tarıma geçmiş ve Joad ailesine ihtiyaç kalmadığı için onları ve onlar gibi birçoğunu topraklarından çıkarmıştır. 
Topraklarından koparılan ve iş bulma umuduyla yollara dökülen yoksul tarım işçilerinin hayatta kalma mücadelesini anlatan eser, Joad ailesinin hikayesi etrafında açlığa, sefalete, ırkçılığa, zulme ve sömürüye direnen milyonların öyküsünü işlemektedir.
Tarımda makine kullanımının yaygınlaşmasıyla fakirleşen ve borçları yüzünden topraklarını kaybeden çiftçilerin zorunlu göçü neticesinde karşı karşıya kaldıkları barınma, iş bulma, ırkçılık gibi sorunlarla mücadeleleri ve tüm zorluklar karşısında birbirlerine olan destekleri ve yardımlaşmaları akıcı ve etkileyici bir dille anlatılmaktadır.





ALTINI CİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* Ben bir bakıma korkuyorum bu kadar fazla güzel şeyden. İnanamıyorum. Güzel olmayan gizli bir yanı vardır gibime geliyor.

* Sen kendine ne söylersen, ondan ibarettir yaptığın.

* Kurt gibiydim. Şimdi de sansar gibi oldum. Ava çıktın mı güçlüsündür. Kimse avcının üstesinden gelemez. Ama avlanan sensen, o zaman durum değişir. Bir şeyler oluverir sana. Güçlü değilsindir artık. Öfkeli olabilirsin ama, güçlü değil...

* Adam gibi yazı yazmasını öğrendim. Kuşları muşları çizmesini de öğrendim, bir tek kelime yazmayı değil. Bir çırpıda kuş resmi yapabildiğimi görünce babam fena bozulacak. Hiç hoşlanmaz öyle süslü püslü şeylerden. Yazı yazmasını bilsede sevmez. Korkutuyor onu biraz galiba. Babam ömründe ne zaman yazı görmüşse, birisi bir seyini koparıp almıştır elinden mutlaka.

* İnsan bir yere alıştı mı, ayrılması zordur", dedi. "Bir düşünce tarzına alışınca da kopamaz insan zaten."

* O yaratıkların soludukları hava değil, yedikleri de et değil. Onların soluduğu kâr, yedikleri de anaparanın faizi. Eğer bunları bulamazlarsa ölürler onlar. Siz havasız, etsiz kalınca nasıl ölüyorsanız, öyle. Üzücü bir durum, tamam, ama bu böyle! Böyle işte!

* Mal sahiplerinin kimisi yumuşak davranıyordu. Çünkü yapmakta oldukları işten nefret ediyorlardı. Bir kısmı da çok öfkeliydi. Çünkü zalim davranmaktan nefret ediyorlardı. Bazısı da soğuktu. İnsanın soğuk olmadıkça mal sahibi olamayacağını çoktan öğrenmişlerdi. Sonuç olarak her biri, kendi boylarından büyük bir kıskaca sıkışmış gibiydiler. Bir kısmı, kendilerini bu işe zorlayan matematikten iğreniyor, bir kısmı korkuyor, bir kısmı da o matematiğe tapıyordu. Düşünceden, duygudan kaçacak bir yol sağlıyor diye.

* Babam ömründe mektup yazmış değildir. Hep söylediği bir söz vardır... bir lafı birine ağzımla söyleyemiyorsam, demek o laf yazılacak kadar önemli değildir, der.

* İnsan işkilli oldu mu, sorulan sorunun nereye varacağını havadan kapar.

*Şunu söyleyebilirsiniz insan için: Kuramlar değişip yıkıldığı zaman, düşünce okulları, felsefe ve inançlar, kimi milliyetçi, kimi dinsel, kimi ekonomik konudaki dar ve karanlık düşünce yolları önce gelişip sonra parçalandığı zaman, insan ileri doğru uzanır, sendeler, acı duyar, bazen de hatalar yapar. Adımını attıktan sonra bazen gerisin geri kayabilir ama, en fazla yarım adım geriye kayar, asla bir adım kaymaz. Kesinlikle inanabilirsiniz buna. Kapkara uçaklardan pazar yerine bombalar yağarken de, tutuklular domuz gibi üst üste tıkıştırılırken de, ezilen gövdeler pis pis akıp toza toprağa karışırken de emin olabilirsiniz bundan. Şu yüzden emin olabilirsiniz: Eğer ileriye o adım atılmamış olsaydı, o sendelemenin acısı insanın içinde hâlâ canlı olmasaydı, bombalar düşmez, gırtlaklar kesilmezdi. Siz asıl bombalayanlar sağ olduğu hâlde bombalamanın kesileceği andan korkun. Çünkü her bomba, ruhun henüz ölmediğinin kanıtıdır. Mülk sahipleri sağken grevler durmuşsa... ondan korkun işte. Çünkü ezilip bastırılan her grev, bir adım atıldığının işaretidir. Şundan emin olabilirsiniz... korkulacak zaman, İnsanʼın bir ülkü uğruna acı çekmeyi ve ölmeyi reddettiği zamandır. Çünkü bu bir tek nitelik İnsanʼın temelidir. Bu bir tek nitelik, evrende benzeri olmayan İnsanʼın ta kendisidir.

* Batı diyarı başlayan değişimden huzursuz. Batı eyaletleri, fırtına öncesinde atlar kadar sinirli. Büyük arazi sahipleri değişikliği seziyor, tedirginleşiyor, ama nasıl bir değişiklik olacağını hiç anlamıyorlar. Büyük mülk sahipleri önlerine ne çıkarsa ona yükleniyor. Hükümet yetkilerinin genişletilmesine, işçi dayanışmasının güçlenmesine, yeni vergilere, yeni planlara... Ama bilmedikleri bir şey var. Bunların hiçbiri sebep değil, hepsi sonuç. Sebep değil sonuç. Sebep değil sonuç. Sebepler çok derinde ve çok basit. Sebepler midedeki açlığın bir milyonla çarpımı. Büyüme sancıları çeken kaslarda ve zihinlerde çalışma isteği, yaratma isteği... ve bunların da bir milyonla çarpımı. Kasların çalışmak, zihinlerin yaratmak için sancı duyması zaten insanoğlunun kesin işlevlerinin en sonuncusu. İnsan demek bu demek. Bir duvar yapmak, bir ev, bir baraj kurmak, ona insan’dan bir şey katmak, o duvardan, evden, barajdan da insan’a bir şey almak. Ağırlık kaldıra kaldıra sert kaslar edinmek, düşüne düşüne net çizgi ve şekiller bulmak. Çünkü insanın bu evrendeki organik olsun, inorganik olsun, başka hiç bir şeye benzememesinin nedeni, yaptığı işin ötesinde gelişmesidir. Kavradığı şeyleri basamak olarak kullanıp yükselir, yapıtlarının çok ilerisine varır.




SİNEMADA "GAZAP ÜZÜMLERİ" 🎬



6 Şubat 2021 Cumartesi

J. D. SALİNGER '' ÇAVDAR TARLASINDA ÇOÇUKLAR '' ''GÖNÜLÇELEN''


#ÇavdarTarlasındaÇocuklar 📖

Modern-klasik bir başyapıt olan Çavdar Tarlasında Çocuklar diğer adıyla Gönülçelen, Jerome David Salinger‘in 1951 yılında yayımladığı, ergenlik çağında olan ve etrafındaki düzene ayak uyduramayan bir gencin başından geçen olayları anlatır. 

Kitabın ana karakteri Holden Caulfield oldukça uyumsuz ve kararsız bir karakterdir, çoğu kişiye ve birçok olaya karşı nefret doludur ve kimseyle kolay kolay anlaşamaz ama samimi içten insanlara karşı yardımseverdir ve zor durumda olanlar için kaygılanıp üzülür hatta içinde acıma duygusu oluşur. Filmlerden, oyunculardan, gittiği okullardan, çevresindeki çoğu insandan ve bu insanların sürekli yapay olmasındansa hiç hoşlanmaz ayrıca büyüklerin düzmece dünyasından da nefret etmektedir.

Olay örgüsü, Holden Caulfield adlı bu öğrencinin derslerindeki başarısızlıklarından dolayı okuldan atılmasıyla başlar. Daha önce de birçok kez aynı durumu yaşadığı için ailesiyle henüz yüzleşmek istemez ve bu nedenle onlara tatil dolayısıyla eve döneceği zamana kadar söylemekten kaçınır ve gizlice bir haftalığına New York’a gelir. Holden kitap boyunca bir yerlerden bir yerlere gider ve sokaklarda sarhoş olup dolanır. Yolda tanıdığı insanların ve önceden tanıdığı kişilerin çoğunu yapmacık ve sahte buluyor ama yalnız kalmaktan korktuğu için herkese tahammül etmeye çalışır.  

Kitabın dili Holden'ın karakteriyle tam bir uyum içerisindedir. Yazar karakterin iç dünyasını ve yaşadıklarını onun gözünden onun dilinden aktarmaktadır. 

Holden, tutunamayan çoğu insan gibi, kendine uygun bir yer bulamaz. Tutunmayı başaran insanların arasında kendine bir yer arar ama hep dışlanır kendini olduğu gibi kabul ettiremez. Ayrıca Holden aslında bu insanların düzeninden hiç hoşlanmamakta yine de onların arasına karışmaya çalışmaktadır. Onun tahammül edemediği en önemli şey ise sahtekarlıktır. Sahtekar olanların ne iş yaptığı, başarılı yahut başarısız olması, güzel ya da çirkin olması onu ilgilendirmiyor o doğrudan doğruya sahtekarlıktan nefret etmekte ve sahtekar insanlara haddini bildirmek ve bunu yüzlerine haykırmak istemektedir. Bunu yapmaya çalıştığı zaman aldığı tepkiler sert olmakta ve giderek çevresinde dışlanmaktadır.

Yazar, düzenin kime sağlıklı kime hasta dediğini gösterir, bireyin düzenin beklediğine cevap vermesini  ve yalnızca ondan beklenilenin yapılması istendiğini aksi halde topluma aykırı davranışların kabullenilmediğini vurgulamaktadır. 



ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* Hayat, kurallara göre oynanması gereken bir oyundur.

* İnsanlar bazen, bir şeyin tümüyle doğru olduğunu sanırlar. Ben böyle şeyleri pek sallamam, ama birileri bana yaşıma uygun davranmam gerektiğini söylediğinde canım sıkılır. Bazen yaşıma göre daha olgun davrandığım da olur -ciddi söylüyorum- ama buna kimse dikkat etmez. İnsanlar hiçbir şeye dikkat etmiyorlar.

* "Bakın, efendim. Siz benim için üzülmeyin," dedim.

"Sahi söylüyorum. Düzelirim. Yanlızca, bir dönemden geçiyorum. Herkes böyle dönemlerden geçer, değil mi?"

* Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir.

* Tanıştığıma hiç memnun olmadığım kimselere, durmadan, " Tanıştığımıza memnun oldum," demek beni öldürüyor. Ama, hayatta kalmak istiyorsanız, ille de bu zırvaları söylemek zorundasınız.

* Akademik eğitim sana bir şeyler kazandırıyor. Biraz yol alırsan, zihninin boyutları hakkında bir fikir veriyor sana bu eğitim. Zihninin neye uyup neye uymadığı hakkında. Bir süre sonra da, zihninin yapısına hangi düşüncelerin uygun olduğu hakkında bir fikrin oluyor. Her şeyden önce, sana uymayan, sana yakışmayan düşüncelerle uğraşmaman için olağanüstü bir zaman kazandırıyor bu. Gerçek boyutlarını, gerçek ölçülerini alıp, zihnini ona göre giydirip kuşandırıyorsun.

* Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir. Olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.

* Başına bela sarıp düşmeye başlayan birine dibe vardığını anlama şansı verilmez. Düşer, düşer, düşer ama düştüğünü anlayamaz. Tüm düzen, hayatlarının şu ya da bu döneminde çevrelerinin onlara veremediği şeyleri arayan insanlar için kurulmuştur. Veya çevrelerinin onlara sağlayamadığını sandıkları şeyleri arayan insanlar için. Onlar da, aramaktan vazgeçerler.

* Savaştan bu kadar nefret ettiği halde, kalktı bana Silahlara Veda denen kitabı verdi okumam için. Felaket iyi bir kitapmış. Anlamadığım şey de bu, iyi bir herif sanılan o Yüzbaşı Henry adlı herif var o kitapta. Hiç anlamıyorum, bu kadar askerlikten nefret edip de, nasıl hâlâ böyle sahtekâr bir kitabı beğenip, nasıl hâlâ Ring Landner’in kitabını, bir de o çok beğendiği Muhteşem Gatsby'yi sevebiliyor. Bunu söylediğim zaman, fena kızdı bana, daha küçük olduğumu, bunları takdir edebilecek yaşa daha gelmediğimi söyledi, ama ben aynı fikirde değilim. Ring Landner’i ve Muhteşem Gatsby'yi filan beğendiğimi söyledim ona. Beğenmiştim de zaten. Muhteşem Gatsby'yi müthiş beğenmiştim. Bizim Gatsby. Bizim ehlikeyf Gatsby. Bitmiştim o kitaba. Her neyse, atom bombasını keşfettiklerine çok memnunum bir bakıma. Yeni bir savaş olursa, gider bombanın tepesine otururum. Bunun için gönüllü giderim, yemin ediyorum.

* Hiç canına yettiği oldu mu?" dedim. ''Yani, bir şeyler yapmazsan, her şeyin batağa gideceğinden korktuğun oldu mu hiç?

* Bazı şeyler olduğu gibi kalmalı. Elinizde olsa da, onları büyük cam vitrinlere koyup oldukları gibi kalmalarını sağlayabilseniz. Biliyorum, olanaksız bir şey bu, ama yine de pek fena olmazdı.

* Bavullarım için hep rezil sözler ederdi, sözgelimi çok yeniymişler, çok burjuva imişler. Bu lanet şey, onun en sevdiği sözcüktü. Bir yerde okumuş ya da duymuş. Bana ait her şey felaket burjuva idi. Dolmakalemim bile burjuva idi. Kalemi sürekli benden ödünç alırdı, ama kalem yinede burjuva idi.

* Eskiden onu pek akıllı sanırdım, o aptallığımla tabii. Öyle sanmamın nedeni; tiyatro, edebiyat ve bütün bu zırvalıklar üzerine çok şey bilmesiydi. Birisi bu konularda pek çok şey biliyorsa, onun aptal olup olmadığını anlayabilmeniz epey zaman alıyor.

* Benim derdim de bu işte; bir şeyim kaybolunca hiç umursamıyorum; küçükken annem buna çok kızardı. Bazı herifler kaybettikleri bir şeyin peşinde güncelerce koştururlar. Kaybedince üzüleceğim bir şeyim olmadı hiç.

* Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.

* Bir şey yapmadan önce, ne olacağını nereden bilebilirsiniz ki? Yanıtı belli bunun; bilemezsiniz.





 


4 Şubat 2021 Perşembe

İVO ANDRİÇ "DRİNA KÖPRÜSÜ"

 

#DrinaKöprüsü 🔗  #İvoAndric 📚

Yugoslav yazar İvo Andriç'in Nobel ödülü aldığı "Drina Köprüsü" adlı eseri 1945'te yayımlanmıştır. 

Drina Köprüsü” bir romandan ziyade bir tarih kitabı gibi olayları sosyal yönleriyle de ele almıştır. 

Bosna’dan gelen bir devşirme olan Sokullu Mehmet Paşa, doğduğu yere ölümsüz bir eser bırakmak amacıyla 1571’de Mimar Sinan’a “Ağlayan Nehir”  adıyla anılan Drina Nehri üzerinde 11 gözlü bir köprü yaptırtmıştır. Romanda bu köprünün yapım aşamasından 350 yıllık tarihine tanıklık ederek 20. yüzyıl ortasına kadar süren dönemdeki olaylar tarafsız bir bakış açısıyla kaleme alınmıştır. 

Köprü etrafında yaşayanlar, yaşananlar, tarihi olaylar ve efsaneler anlatılmıştır. 

Müslüman, Musevi ve Hristiyan halkın köprünün yapımıyla değişen hayatları, iç savaş, Osmanlı'nın bölgeden çekilmesi, milliyetçilik akımı, teknolojinin gelişmesi ve insanların bunca degişikliğe verdiği tepkiler yalın bir dille aktarılmıştır. Farklı dinlerde olan bu insanlar yaşadıkları yerde bir kültür ve kader birliği oluşturarak mutluluğu 

ve acıları beraber yaşamakta ve değişimlerden birlikte etkilenmektedirler ve tarihsel süreç içinde bu insanların özel yaşantılarıyla toplumun genel durumu ustaca tarihi köprünün hikayesi etrafında birleştirilip anlatılarak balkan tarihine ışık tutulmuştur.


ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

*  Birisinin bize acı vermemesi, bizi izlememesi için ona arkamızı çevirmemiz yetmiyordu. Gözlerini de kapasa yalnız onu görebilirdi.

* Hayat önlerinde bir amaç, özgürlüğe kavuşan duyguları için bir hareket alanı, entellektüel meraklarını tatmin edecek bir zemindi. Önlerindeki yol sonsuzluğa kadar açıktı. Bu yolların çoğuna ayak basmasalar bile, nazari de olsa, istedikleri yolu serbestçe seçebilecek ve birinden ötekine geçebileceklerdi. Hayatın baş döndürücü zevki de bundaydı.

* Önemli olan insanın kazandığı zamanı hesap etmek değil, o zamanı nasıl harcadığını bilmektir, diyordu. Eğer bu zaman kötülük yapmaya harcanırsa onu iktisat etmek bin kere hayırlı olur. Gene önemli olan bir insanın çabuk gitmesi değil, nereye gittiğini ve ne yapmaya gittiğini bilmesidir.

* Ama kimi zaman insanın başından öyle karmaşık, öyle acı şeyler geçer ki, onda şeytanın parmağı olduğuna inanmamak güç olur. Çünkü ancak bu biçimde ona bir anlam verilebilir, katlanılabilir bir hale sokulabilir.

* Tabiat kanunlarına göre insanlar daima bütün yeniliklere karşı gelirler. Ama bu uzun sürmez. Çünkü önemli olanı, hayatın biçim değil, hayatın kendisidir. Eski ile yeninin bu çarpışmasından acı duyan kişiler de vardı. Onlar için hayat düzeni, kayıtsız şartsız hayata bağlıydı.

* Gözler görüyor, ağızlar konuşuyor, insan yasamakta devam ediyor, ama hayat, gerçek hayat kalmıyordu.

* Mutsuzluklar da sonsuz değildir.

Bir bakıma mutluluğa benzerler, geçip giderler, daha doğrusu biçim değiştirirler.

* 19. yüzyılın ortalarında, bu yirmi beş yıl içinde, Sarayevo'da iki sefer veba, bir sefer de kolera salgını oldu. Bu gibi hallerde kasabalılar; Hazreti Muhammed'in müminlerine böyle zamanlarda yapmalarını öğütlediği şeyleri yaparlardı.

"Bir yerde hastalık görülünce oraya gitmeyin, çünkü hastalığı alabilirsiniz! Ama, hastalığın olduğu yerde bulunuyorsanız oradan da çıkmayın, çünkü hastalığı başkalarına bulaştırabilirsiniz."

* Kimse değilim, sadece yeryüzünde bir yolcuyum. Şu geçici dünyadan geçmekte olan bir yolcu, güneşin gölgesiyim.

* İdare başında olanlar, idare etmek için zor kullanmaya mecbur olanlar, her zaman ölçülü davranmak zorundadırlar. Eğer, ihtiraslarına kapılarak, ya da düşmanlarınca mecbur edilerek ılımlı davranışların sınırları dışına çıkacak olurlarsa kaygan bir yola sapmış, böylece düşmelerini hazırlamış olurlar.

Oysa zarar görenler ve sömürülenler, zekâlarını ve çılgınlıklarını istedikleri gibi kullanabilirler. Bu, onların sömürenlere karşı kâh sinsice, kâh açıkça kullanabildikleri iki silahtır.

* İktidar isyansız, entrikasız olamazdı, tıpkı zarar ve üzüntü vermeyen bir zenginliğinin olamayışı gibi.

* Hayat anlatılmaz bir mucizedir, boyuna harcanır, erir, buna rağmen yine dayanır, sürüp gider.

* Unutmak, her acıyı siler, arkada bırakırdı. Şarkı söylemek ise, unutmak için en güzel çareydi. Çünkü insan şarkı söylerken daima sevdiği şeyleri düşünür.

* Biz, sıradan insanlar, yanlız bir sefer ölürüz. Ama büyük adamlar iki sefer ölürler. Birinci sefer bu dünyayı bırakıp gittikleri, ikinci sefer de bıraktıkları eserler, yıkılıp kaybolduğu zaman.

* Herkesin hülyası verimli, iradesi de istediklerini gerçekleştirecek kadar güçlü olmaz.

* İnsanların ihtiyaç, düşünce ve isteklerine cevap vermeden, rastgele meydana gelmiş hiçbir yapı yoktur.

Nasıl ki mimarlıkta da motifsiz şekiller ve keyfî çizgiler bulunamaz. Ama, büyük, güzel ve yararlı olan her yapının başlangıcı, hayatı ve içinde yükseldiği toplumla olan ilişkisi birtaktım esrarlı, acıklı ve karmaşık hikayelerin doğmasına sebep olur.

* Drina'nın sol kıyısında doğan Hristiyan çocukları, daha bir haftalık iken köprüyü geçerler. Çünkü vaftiz olmak için onları, sağ kıyıdaki kiliseye götürürler. Hatta, sağ kıyıda oturanlar, yani Müslüman çocukları bile, tıpkı babalarının ve dedelerinin yaptığı gibi, çocuklarının büyük bir bölümünü köprünün üstünden ya da çevresinden geçirirler. Olta ile balık tutarlar, kemerlerinin arasında uçuşan güvercinleri yakalarlar, gözleri ince bir sanatla oyulmuş bu açık renk taşların zarif çizgilerine daha küçük yaştan alışmıştır. Onun bütün oymalarını, oyuklarını ezbere bilirler. Aynı zamanda köprünün kurulduğu çağ üzerine anlatılan bütün hikayeleri, masalları da ezbere bilirler. Bu hikâyeler, hayalle gerçeğin tuhaf bir karışımından doğmuştur. Çocuklar bunları da hayata gözlerini açtıkları günden beri bilirler, sanki doğarken bu bilgilerle doğmuşlar gibi. Tıpkı dualar gibi, ne zaman öğrendiklerini ya da kimden öğrendiklerini hatırlamazlar.

* Drina, daha çok, sarp dağlar arasındaki dar boğazlarda ya da derin uçurumlar içinde akar. Ancak birkaç yerinde kıyıları geniş vadiler halinde açılır, kâh bir kıyısında, kâh her iki kıyısında insanların yaşamasına ve tarıma elverişli bazen düz, bazen dalgalı ama bereketli ovalar meydana getirir.

26 Ocak 2021 Salı

EMILE ZOLA "GERMINAL"

 


#EmileZola 📚 #Germinal #Tohum 🌱

Germinal, Natüralist akımın en önemli temsilcilerinden biri olan Emile Zola’nın 1885 yılında yayımlanan, yazarın 20 kitaptan oluşan Rougon-Macquart serisinin 13. kitabıdır. 

Germinal emekçi - sermayedar çatışmasını ele alan hem ilk hem de en gerçekçi roman olma özelliği taşır.

Germinal, Latince (germen) "tohum" kelimesinden gelir, aynı zamanda Fransız Devrimi Takvimi’nin "filizlenme" anlamına gelen 7. ayın adıdır.

Roman, Etienne Lantier’in bir maden şehri olan Montsou’ya gelmesi ile başlıyor. Maden ocağı insanları hem besleyen hem de tüketen yeryüzünün simgesidir.

Kazançları çok düşük, açlık ve sefalet içinde yaşayan  işçilerin, Etinne’nin şehre gelip madende çalışmaya başlamasıyla, sabahtan akşama kadar çalışıp ömürlerini tükettikleri maden ocağında haklarını aramak için greve kadar giden bir direnişin içine giriyorlar.

Yazar bu direnişte işçi ve işveren arkasındaki çatışmayı tarafsız olarak aktarırken okuyucuyu sosyalizm, kapitalizm ve anarşizm üçgeninde bir sorgulamanın içine sokuyor. 

Açlık sınırında yaşayan işçilerin yaşadıkları ağır sorunları ve ücretlerini artırmak için giriştikleri mücadeleleri, grev yoluyla haklarını aramaları üzerine kurgulanmış romanın asıl kahramanı maden ocağındaki emeğin kendisidir.

Roman 1993'te filme de uyarlanmıştır.





ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* Kara bir mürekkep kadar yoğun ve karanlık gecede, düz ovada, Marchiennes'le Montsou'yu birleştiren ve pancar tarlaları arasında ip gibi uzanan yolda, bir adam tek başına yürüyordu.

* Canlarına varana dek her şeylerini verdikleri ama yüzünü göremedikleri, karnı tok sırtı pek bir Tanrı’nın çöreklendiği, insanların giremeyeceği kutsal bir tapınaktan söz ediyormuşçasına bir çeşit dinsel korku belirmişti sesinde.

* Örgütün başlıca amacının emekçilerin özgürlüğünün sağlanması olduğunu anlattı; küçük kasabalarından başlayıp bütün bir bölgeye, oradan ulusa, ulustan insanlığa uzanan o büyük kuruluşun resmini çizdi.

* İnsanın hâl ve gidişi iyi oldu mu, bazı kusurlarına göz yumulabilirdi.

* Mademki hak ve adalet cağı gelecek demişlerdi, evrensel mutluluğu ele geçirebilmek üzere her türlü acıya katlanmaya hazırdılar.

* Ektiği tohumlar yeşeriyor, bir başkaldırı çığlığı halinde filizleniyordu. O güzel günlerin bir an önce gelmesini isteyen insanların sabırsızlığı, bir mezar gibi dört bir yanlarını çeviren şu kör olası yoksulluktan sıyrılıp, kendilerine düşen yeryüzü mutluluğunu tatmak isteyen kişilerin heyecanıydı bu.

* Ne demek yani! İşçinin düşünmesine de mi engel olacaklardı? Hayır, hayır! Yakında her şey değişecekti, çünkü işçi artık düşünmeye başlamıştı. Büyükbabanın zamanında kömür işçisi bir mağara adamı gibi ömrünü madende geçiriyor, yeryüzünde olup bitenlere gözünü kulağını kapatıyordu. Onun için de zenginler aralarında anlaşıyor, işçiyi diledikleri gibi alıp satıyor, iliğini kemiğini sömürüyorlardı; işçiyse bunun farkına bile varmıyordu. Ama şimdi artık emekçi de uyanıyor, toprağın derinliklerinde kıpırdayan bir tohum gibi baş veriyordu; bir sabah bir de bakacaklardı ki tarlalardan birinin ortasında bitivermiş: Evet, evet, yerden insan fışkıracak ve bu işçi ordusu hakkı adaleti yerine getirecekti. Devrimden sonra bütün insanların eşit olduğu kabul edilmemiş miydi? Herkes oy verdiğine göre işçi neden işverenin kölesi olsundu? Büyük işletmeler makineleriyle her şeyi, herkesi eziyor, ama bu haksızlığa karşı eski loncaların yaptığı gibi birleşip hak aramak bile mümkün olmuyordu.

* Bir damla kan akıtmadan, tek bir cam kırmadan insanların öz ve biçim değiştireceği günü düşlüyordu. Yalnız bu işin nasıl yapılacağını bilmiyordu, bir kez yola çıktıktan sonra her şeyin kendiliğinden çözüleceğini düşünmekle yetiniyordu, yeni bir dünya kurmaya kalktı mı zihni karışıyordu çünkü.

* Bilgisizliğin verdiği çekingenlik yavaş yavaş gidiyor, düşünmeye başladığını hissedeli beri, azar azar gururlanmaya başlıyordu.

* O güne dek arkadaşlarının alttan alta büyüyen sessiz öfkesine katılıyor, yalnızca içgüdüsel bir başkaldırı duyuyordu. Bir sürü değişik soru dolaşıyordu zihninde; neden insanların bir bölüğü yoksul, bir bölüğü aşırı zengindi? Neden birinciler ikincilerin çizmesi altında eziliyor, bir gün onların yerine geçebilme umudu beslemeden ha bire acı çekiyordu? İlk iş olarak bilgisizliğini fark etti. Bunun üzerine gizli bir utanç, bir acı yerleşti yüreğine; köklü hiçbir şey bilmediği için, canla başla bağlandığı konulardan, insanların eşitliğinden, dünya nimetlerinin bütün insanlara hakça dağıtılması gerektiğinden söz açmaya cesaret edemiyordu. Ve tabii bilgisiz kişilerin yol yöntem tanımayan, gelişigüzel öğrenme aşkına tutuldu.

* İnsan güçlü olmadığı zaman akıllı olmak zorundadır.

* Yüzünde insanların ve nesnelerin etkisini kabule hazır, yazgısına boyun eğmiş kişilerin yumuşaklığı dolaşıyordu.

* insanın bir üstüne kayıtsız şartsız boyun eğmesi, her isteneni ses çıkarmadan yerine getirmesi gerektiği düşüncesiyle doldurulmuş zihni allak bullak olmuştu.

* Nisan güneşi olanca görkemiyle gökyüzündeki tahtına kurulmuş, dört bir yana ışık saçıyor, doğum sancılarıyla kıvranan toprağı ıslatıyordu. Toprak ananın verimli bağrından yaşam fışkırıyor, tomurcuklar çatlayıp yeşil yaprak halini alıyor, tarlalar, baş vermek için sabırsızlanan tohumların itişiyle ürperiyordu. Tohumlar şişiyor, çatlıyor, sıcağa ve ışığa kavuşmak üzere toprağı yarıp dışarı fırlıyordu. Özsuyu, büyük bir coşkunluk içinde, hışır hışır yükseliyor, çatlayan tomurcukların sesi yeryüzünü kaplayan bitmez tükenmez bir öpücük halinde uzayıp gidiyordu. Arkadaşları durmadan kazma sallıyor, her an yüzeye yaklaşıyorlarmış gibi, kazma sesleri gittikçe belirginleşiyordu. Cana can katan o nisan sabahında, gökteki alevli yıldızın gönderdiği ışınlarla yanıp tutuşan uçsuz bucaksız ovanın dört bir yanından derin bir uğultu yükseliyordu. İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yerküreyi sarsarak baş verecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara bir insan ordusu boy atıyordu.


  











14 Ocak 2021 Perşembe

LEV TOLSTOY " İNSAN NE İLE YAŞAR? "



 


#Tolstoy 📚

1885 yılında yayımlanmış olan "İnsan Ne İle Yaşar?" Lev Tolstoy'un manevi dünyasını anlatan ve kısa öykülerden oluşan en önemli eserlerden birisidir.  Tolstoy, yaşamının son yıllarında, Tanrı, din, ahlak, sevgi, devlet, toplum, özgürlük gibi kavramlar üzerine eserler vermiş, insan yaşamına dair  sorular sorarken, bu soruları iyilik-kötülük; yaşam-ölüm gibi karşıtlıkları temel alarak ahlaki bir çerçevede değerlendirip yanıtlar bulmaya çalışmıştır.

Eser farklı konu ve zamanlarda geçen öykülerle Tolstoy kitaplarında görülen inşa aşamasını ustalıkla örer. Her bir öyküde olay akışı birbirinden bağımsızdır ancak öykülerin hepsi ortak bir amaca hizmet etmektedir  ve her kahraman farklı bir felsefi sorunun peşindedir.

Tanrı'ya inancın, sevginin, iyiliğin getirdiği mutlulugu ; kötülüğün yol açtığı karmaşayı, aşırı hırsın zararlarını ve intikamın yıkıcılığını  gözler önüne sererken bizlere de içinde bulunduğumuz durumu sorgulayıp düşünme payı bırakır. 

Yaşamın amacını, ölümle yüzleşmeyi, sevginin önemini, yoksulluk neticesinde  zorluk çeken insanların hallerini analiz ederek hayatın anlamını kavramaya çalışarak sürekli sorgulama çabası içindedir.

Tolstoy merkezine insan temasını oturtuğu eserini sınırlamaz  günlük olayların hayatımızdaki önemini, üzerimizde bıraktığı etkileri doğal bir uslupla aktarır.


Kitaptaki ilk hikayede fakir bir ayakkabıcı olan Simon’un yolda gördüğü yardıma muhtaç bir kişiye evinin kapılarını açması ve bu kişinin aslında insan kılığına girmiş bir melek olması anlatılmaktadır. Cezalandırılarak dünyaya gönderilen melek insanın neyle yaşayacağı sorunun yanıtını aramaktadır.

“İnsana Çok mu Toprak Gereklidir? ” isimli öyküde ise köylü Pahom’un para biriktirip toprak satın aldıktan sonra kendini bu yolda çok fazla hırpalayıp sürekli toprak almak isterken hayatını nasıl harcadığı konusu işlenmektedir.

 “Ateşi Kivilcimken Söndürmeli ” isimli öyküde Ivan isimli karakterin komşusuyla yaşadığı bir problem sonucu sürekli bir çatışma ve intikam duygusuyla hayatlarının nasıl değiştiği anlatılmaktadır.

"Mum" isimli öyküde gaddarlık ve kötülüğün eninde sonunda kendini mahvettigi tüm çıplaklığıyla aktarmaktadır.

"İlyas" adlı öykü mutluluğun zenginlikle elde edildiği düşüncesinin insanı nasıl yanılttığı işlenmektedir.

"Küçük Kızlar Büyüklerden Akıllıymış" isimli öykü büyüklerin biribirlerine kin tutmalarına neden olan olaylarların sudan sebepleri aktarılmıştır.



ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝


* Ve fark ettim ki; insanlara sadece yaşamaları için hayat bahşedilmiyor. Birbirinin neye ihtiyaçları olduğu bilgisinden uzak yaşıyorlar. Bir arada   yaşayabilmeleri adına birbirleri için gerekli olan şeyleri Tanrı onlara gösteriyor.

* Kutsal bir metne dokunmak her şeyden önce bir risktir. Ona inanmayı değil onu samimi olarak anlamayı istediğimizde karşımızda koca bir tari- hin yükünü buluruz. Tarih boyunca insanların kitabı taşıdığı gibi, kitap da insanı taşıdığından, bu yük hem kitabın kendisine hem de onu anlamak isteyene aittir.

* Öğrendim ki insan kendi hayatından endişe ettiği için değil, içinde sevgi olduğu için yaşar.


📌 Kronolojik Sıralayla Tolstoy Okuma Rehberi 📖
* Çocukluk, Gençlik, İlkgençlik (İletişim Yayınları) (1852 - 1857)
* Öyküler (İletişim Yayınları) (1856 - 1906)
* Sivastopol (İş Bankası Kültür Yayınları) (1855 - 1856)
* Aile Mutluluğu (İletişim Yayınları) (1859)
* Kazaklar (İş Bankası Kültür Yayınları) (1863)
* Savaş ve Barış (İş Bankası Kültür Yayınları) (1869)
* Kafkas Tutsağı (İş Bankası Kültür Yayınları) (1872)
* Anna Karenina (İş Bankası Kültür Yayınları) (1877)
* İtiraflarım (Antik Yayınları) (1880)
* İnsan Neyle Yaşar? (İş Bankası Kültür Yayınları) (1885)
* İvan İlyiç'in Ölümü (Can Yayınları) (1886)
* Kreutzer Sonat (İş Bankası Kültür Yayınları) (1889)
* Efendi ile Uşağı (İş Bankası Kültür Yayınları) (1895)
* Sanat Nedir? (İş Bankası Kültür Yayınları) (1897)
* Diriliş (İş Bankası Kültür Yayınları) (1899)
* Hacı Murat (Can Yayınları) (1912 - 1917)

* Henri Troyat "Tolstoy Biyografisi" (İletişim Yayınları)





12 Ocak 2021 Salı

GEORGE ELIOT "MIDDLEMARCH"

 


Middlemarch 📚

Gerçek ismi Mary Anne Evans olan George Eliot mahlaslı İngiliz yazar Victoria dönemi İngiltere’sinde yaşamıştır. "Middlemarch" adlı romanına 1869 yılında başlamış, 1871-1872 yıllarında tefrika olarak yayımlamıştır. Romanın tek cilt halindeki ilk baskısı ise 1874 yılında  gerçekleşmiştir. İngiliz Edebiyatı'nın en önemli kitaplardan biri olarak kabul edilen eser kurgusal bir kasabada 1829-1832 yılları arasında geçiyor ve birbirinden farklı karakterin kesişen hayatlarını içeren romanda olay örgüsü dört ayrı hikaye üzerinden aşk, evlilik, din, egitim, bilim, sanat, soy, statü, idealizm, siyasi reform gibi temalarla oluşmaktadır. Tarihi olaylara da değinilen eserde özellikle 1832 Reform Yasası'na, demiryollarının döşenmesi sırasında buna destek veren ve karşı çıkanlar ile tıptaki gelişmelere açık olan ve değişimi istemeyenler arasındaki mucadelelere yer veriyor. Yazar romanında 19. yüzyıl İngiltere'sinin kültürel ve toplumsal yapısını başarıyla yansıtmış, toplumsal konuları ele alırken kadın ve erkek gözünden ustaca analiz etmeyi başarmış, insan ruhunu derinlemesine incelenmiştir. 

Bireylerin toplumsal konumları, hayalleri, evliliğin doğası, eşlerin birbirine uygunluğu ve birbirlerinden beklentileri, ihanet, sadakat, kişisel çıkarlar, bencillik, riyakârlık, ikiyüzlülük, rekabet, hayal kırıklıkları, dedikodunun yol açtığı sorunlarla birlikte kasabanın toplumsal , dinsel ve siyasal ahlâkına da eleştiriler gertiyor.


George Eliot, İngiliz edebiyatının başyapıtlarından biri olan Middlemarch’ta yanlış seçimlerin doğurduğu bireysel trajedileri aktarırken sıkıntılı evlilikleri, bilimsel çalışma ortamının oluşmasını saglarken yaşanan sorunları, aile geçmişinin soy ağacının önemi, maddi sıkıntının kısıtladıkları ve parasal refahın yol açtığı duyarsızlıkları, iş ortamının yarattığı rekabetler, toplumsal ahlâk kurallarıyla kişisel ahlaki görüşler, reform ve seçim propagandası gibi meselelerle aslında sadece bir kasabanın sakinlerine değil, tüm insanlığa ayna tutabilmiştir.




ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝
* Bir konuda ne karar vereceğini kestirmek, hava tahminleri yapmak kadar güçtü. Bir tek, kararlarını iyi niyetle verdiğinden ve onları en az parayla harcayarak uyguladığından emin olabilirdiniz o kadar.

* En değişken, en kararsız zihinlerde bile kemikleşmiş birtakım alışkanlıklar vardır.

* Duyarlı ince ruhu, çoğu kimsenin fark etmediği birtakım önemli toplumsal sorunlara hala ilgi duymaktaydı. Kral Cyrus'un su kanalları açarak Gyndes Nehri'nin gücünü kırması gibi o da tüm çabasını, yeryüzünde önemli adlar taşımayan derelere akıtarak harcadı. Ancak, onun çevresindeki insanlar üzerindeki etkileri hesaba kitaba gelmeyecek kadar geniş oldu: Çünkü dünyada iyiliklerin artması biraz da tarihin yazmadığı küçük eylemlere dayanır; ayrıca, eğer hayat şu anda sizler ve benim için daha kötü olabilecekken o kadar da kötü değilse, bu yarı yarıya, ideallerine bağlı kalarak bir köşede gösterişsiz hayatlar yaşamış, şimdi de kimsenin ziyaret etmediği mezarlarda yatan insanlara borçluyuz.

* Her sınır bir son olduğu gibi bir başlangıçtır da. İnsan uzun süre birlikte vakit geçirdiği genç hayatları, başlarına sonraki yıllarda neler geldiğini öğrenmek istemeden bir kenara nasıl bırakabilir? Çünkü hayatın bir parçası tümünün özelliklerini taşısa da, her yanı aynı şekilde örülmüş bir ağ gibi değildir: Verilen sözler tutulmayabilir; heyecanla başlanmış bir iş gitgide kötüleşebilir; o güne kadar kendilerini göstermeden kalmış birtakım güçlü yetenekler, uzun zamandır bekledikleri fırsatı bulabilirler; geçmişte yapılmış bir yanlışı düzeltme arzusu, muhteşem bir eyleme yol açabilir.

*Rubicon, Roma ile Galya arasındaki sınırları belirleyen gösterişsiz, çok küçük bir ırmaktı; önemi, karşı kıyısına geçildiğinde bir imparatorluk kazanılan tarihsel bir olaydan ileri gelmekteydi. Will de şimdi kendi sınırları olan ufak hendeği geçmeye zorlandığını hissediyordu; ama onun hendeğinin ötesinde gördüğü şey bir imparatorluk değil, içine sindiremeyeceği bir tutsaklıktı.

* Gençlik neşesini yitirdi diye, hayatının bundan böyle daha hareketsiz geçmeyeceğini göstermek niyetindeydi. Yeni giysilerin genelde yeni başlangıçlar anlamına geldiğini aklından hiç çıkarmadığından, sakin kafayla karar vermesine yardımcı olabilir düşüncesiyle böylesine cılız bir dış desteğe bile dört elle sarılıyordu.

* Güçlü etkiler uyandırabilen bir olay, gazyağına bulanmış paçavraları tutuşturan ateşten farksızdır.

* Kısa cümlelerle konuşmayı sever, tıpkı bir sürü kökü olan ama su yüzünde yalnız başını gösteren bitkiler gibi, bunların altlarına pek çok anlam yüklediğini düşünürdü.

* Hiçbir şeyimin olmamasını şimdiye kadar asla talihsizlik diye görmedim ben” dedi. “Ancak, yoksulluk bizi en çok sevdiğimiz kimselerden ayırıyorsa, işte o zaman cüzzam kadar kötü olabiliyor.

* Bir şeye karşı çıkmak için ileri sürülebilecek nedenler sınırsızdır; çünkü itirazcılar isterlerse bilginin bittiği yerde durma gereği hissetmeden, cehaletin muazzam olanaklarından sonuna kadar yararlanmaya devam edebilirler.

* Doğru yerde kullanılan bir sözcük her zaman bir güç kaynağıdır ve kendi kesinlik niteliğini eylemlerimize de iletir.

* Şair olmak, algılama gücü her şeyi en ufak niteliklerine kadar hızla görüp anlayabilen; duygu tellerinde gezinerek güzel düzenlenmiş çeşitlemeler çalan bir el gibi, her şeyi anında hissedebilen bir ruha - içine bilginin bir anda duyguya dönüştüğü, duygununsa şimşek çakarcasına yeni bir bilgi aracı durumuna geldiği bir ruha - sahip olmaktır. İnsan böyle bir durumu sürekli değil, ara sıra yaşayabilmekte ancak.

* Uzun bir sebat döneminin ardından başarısızlığa uğramak, başarısızlık demeye değmeyecek bir çabada bile bulunmamaktan çok daha yüce bir şeydir.

* Sözcüklere verdiğimiz anlamlar bizim o sıradaki düşüncelerimize bağlıdır.

* Roma'ya geldiğimden beri sık sık şunu hissediyorum: Çoğumuzun hayatı birer tablo gibi duvara asılabilse, bunlar o resimlerden daha çirkin, daha kaba saba gelirdi bize.

* Ufacık bir ateşle tutuşup yanabilen bir kıskançlık türü vardır; buna tutku bile diyemeyiz; sırf huzursuz bir bencilliğin soğuk ve karanlık mutsuzluğunun doğurup beslediği bir illettir o.

* İnsan kolayca kıskançlığa kapılıp komşularının büyük zaferlerini yerle bir edebilir ve bu tür bir kıyımın cinayet olduğunu düşünmezler.

* Genç ve duygulu bir insanı, bilgiyle dolu geçen yıllardan sonra ilgi ya da anlayıştan yoksun bir duruma gelmiş gibi gördüğü bir zihinle temas kadar kedere boğan hiçbir şey yoktur.

* Herakles için, zevk yerine erdemli olmayı seçmiş, denir ya, aslında hoş bir masal bu; ama, sanki bir kez karar verilince geriye bir şey kalmazmış gibi, masalın yazarı Prodikos kahramanımızın işini iyice kolaylaştırıyor. Başka bir masalsa, Herakles'in kirmeni eline alıp yün eğirdiğini, sonunda da Nessos'un zehirli gömleğini giydiğini anlatır. İyi bir karar, insanı doğru yoldan ayırmayabilir sanırım - ama kendi dışındaki herkesin kararı da ona destek olursa ancak.

* Voltaer'in dediği gibi, sihirli sözcüklerle bir koyun sürüsünü yok edebilirsiniz, ama belli bir miktar arsenikle birlikte olursa ancak. Ben o arseniği bana verecek adamı arıyorum, sihirli sözlerine aldırdığım yok.

* Zihninde her an kendisini izleyen seyirciler vardı

*Düşünce terazileri her şeyi yalnızca toptan tartabilen kaba ve duyarsız pek çok kimse vardı

* Bir evin değişik yerleri nasıl her bir belli özelliklere sahip tahta, demir, taş, tuğla ve çinko gibi malzemelerden yapılıyorsa, canlıların beyin, yürek, akciğer gibi değişik organları da, yapımlarında kullanılan birtakım temel dokulardan oluşuyordu.

* Para gibi, zamanın ölçüsü de ona duyulan ihtiyaçtır

* Bir konuşma bizim için yanlış bir yöne sapmışsa, çaresizlik bataklığına gitgide daha çok gömüleceğiz demektir.

* Öğretmenliğe uygun biri değilim ben; zihnim önümdeki konuyu bırakıp dilediği gibi dolaşmaya fazlaca düşkün. İnsan ücret karşılığı çalıştığı bir işi yapar gibi davranıp da aslında yapmamasındansa, her türlü güçlüğe katlanması daha iyi bence.

* Bir iftirayı ben çıkarmadım demeyi reddetmek, o iftirayı çıkarmakla neredeyse aynı şeydir.

* İnsan yeni bir kimseyle pek çok şeye - daha iyi bir insan olmaya bile - başlayabilir!

* onun ruhunu okuduğunu sanıyordu ama aslında okuduğunu sandığı şeylerin yarısı kendi eğilimlerini yansıtan şeylerdi. Bir başkasının ruhunu bilmek, gençlerin yapamayacakları güç bir iştir, çünkü onların bilinçlerine şekil veren etken, büyük ülçüde kendi istekleridir.

* Doğuştan yetenekli bir oyuncuydu o ve rol yapmak iliklerine kadar işlemişti. Kendi kişiliğini bile oynar ve bunu öylesine iyi yapardı ki oynadığı kişinin tıpatıp kendisi olduğunu fark etmezdi bile.

* İnsan tarihinin hiçbir döneminde ahlak konusunda herhangi bir zihin karışıklığı kabul etmemiştir.

* Dünyaya bakışı hiç kadınca değildi. Böyle bir kadınla yaşamak, insanı eğlendirip rahatlatmak bakımından, kuş ötüşleri diye tatlı gülüşlerin, gökyüzü diye mavi gözlerin bulunduğu bir cennette yan gelip yatmak varken, işten çıkınca gidip bir de ilkokul ikinci sınıf öğrencilerine ders vermekten farksız olurdu.

* Dehada ne kendini beğenmişlik ne de alçakgönüllülük vardır; deha, bir şey yapmak ya da yaratmaktır ama genel değil, değişik, özel bir şey.

* Yeryüzü, adına olasılıklar denen ümit verici benzerlikler ve içinden ne çıkacağı belli olmayan güzel yumurtalarla doludur.

* Hepimiz gelişmenin ne değişik kılıklara bürünerek ilerlediğini; küçük tohumların içlerinde ne güçlü biçimlere bürünecek şeyler sakladığını biliriz.

* Ona göre deha, doğası gereği, zincire vurulmaya gelmezdi; çünkü deha sahibi kimse ancak özgür durumdayken bir yandan içinden gelenleri dilediği gibi ifade edebilir; bir yandan da tüm yüce fırsatları yakalamaya açık bir zihinle, kendisini belli bir çalışmaya çağıran evrenden gelecek işaretleri güven içinde bekleyebilirdi.

* Kendisine hep Aristoteles'in o son derece veciz sözünü hatırlatmışımdır: İnsanı arzuladığı bir gayeye ulaştıracak her iş, önceden sabırla büyük gayret harcamayı ya da ikinci derecede önemli beceriler kazanmayı gerektirir.

* Ne var ki, itibar merakı bizim cömertlik etmemizi sağlar, ama bizi asla cömert bir insan yapmaz — tıpkı gösteriş merakının insanı nüktedan yapmadığı gibi.

* İnsan doğru olanı yapar ama gene de parşömen kağıdına basılı kitap gibi bir şey olmaktan öteye gidemeyebilir.

* Bir şeyin nedenlerini açıklamak genellikle güç gelirdi ona: İnsanların söylemeden de bunları anlamamalarını garip bulurdu; çünkü kendisinin dile getirdiği duygular, hep akla yakın, anlaşılır duygulardı.


* Kadın olalım erkek olalım, biz ölümlüler, sabah kahvaltısıyla akşam yemeği arasında pek çok düş kırıklığını sineye çeker, gözyaşlarımızı bastırırız; dudaklarımızın çevresi bir parça solgun görünür; ama nedeni sorulunca, "Bir şey yok!" deriz. O sırada gururumuz yardımımıza koşmuştur; bizleri sırf başkalarını yaralamamak için kendi yaramızı gizlemeye zorladığı zamanlar, gurur hiç de kötü bir şey değildir.

* Bir su damlasına mikroskopla bile baksak, buna dayanarak yaptığımız yorumların fazlaca kaba çıktığını görürüz
çünkü mikroskopun merceği zayıfsa, hareket halindeki bir yaratığın, birden canlanmış bozuk paralar gibi kendisine doğru koşan daha küçük yaratıkları iştahla yuttuğunu sanırız; oysa aynı damlaya daha güçlü bir mercek altında bakarsak, o yaratığın, toplayacağı yıllık vergileri bekleyen bir dere beyi gibi hiç kıpırdamadan durduğu ve kurbanlarını ona birtakım incecik kılların girdaplara yaratarak sundukları ortaya çıkar.

* Kadınların sonu gelmeyecek bir inceleme konusu olduklarını düşündü.

* Söylediği her söz, maden ocağından yeni çıkmış değerli bir taştı sanki; ya da geçmiş çağların hazinelerini barındıran bir müzenin kapısına yazılmış bir kitabeydi.

* Sebepler kelimelere dökülünce, güçlerini kaybedebilirler; onların narin kokuları, daha kaba olan havaya karışır gider çünkü. Çimlenme safhasındaki tohum, ışıktan uzak tutulmalıdır.

* fikirler ve vicdani kaygılar, ortalığa saçılmış iğnelere benzerdi; insanları yere basmaya ya da oturmaya, hatta yemek yemeye bile korkuturlardı.

* Düşünceye önem vermeliyiz, yoksa eski çağların karanlığına yeniden gömülürüz.

* İnsan zihni, o zihne saat kadranı ya da aile arması gibi bir dış yüzey sağlayan dokulardan çok daha karmaşıktır.