15 Ocak 2023 Pazar

ITALO CALVİNO "BİR KIŞ GECESİ EĞER BİR YOLCU"

 

 #İtaloCalvino 📚 #BirKışGecesiEğerBirYolcu

İtalyan yazar Italo Calvino'nun 1979'da yayımlanan üstkurmaca tekniğiyle kaleme aldığı romanıdır. Bölüm bölüm öyküler içeren postmodernist anlatı, karşı cinsten iki okurun aynı kitabı okumaya çalışması hakkındadır. Her bölüm iki kısma ayrılmıştır.

Okuma sanatı üzerine bir bölümle başlayan kitap daha sonra 22 parçaya bölünür. Tek numaralı pasajlar ve son pasaj ikinci tekil şahıs ağzından anlatılır. Her bölümün ilk bölümü ikinci kişi ağzındandır ve okuyucunun okumakta olduğu kitabın sonraki bölümünü okumaya çalışmak için içinden geçtiği süreci anlatır. İkinci yarı, okuyucunun bulduğu yeni bir kitabın ilk bölümüdür. Farklı kitapların ilk bölümleri olan bölümlerin tümü, anlatı bölümlerini ilerletir. İkinci yarı her zaman öncekilerden farklı bir şey hakkındadır ve pasajlar; iki kahramanı uçarı bir yazarı aramaya, tuhaf bir çevirmenle yüzleşmeye çalışırken çökmekte olan bir yayınevine yollarının düşmesiyle uluslararası bir kitap sahtekârlığı komplosunun ortasında kalmalarına kadar yollarının uzamasını konu eder. Yazın dünyasının büyüklüğünü; yazarın, editörün, çevirmenin, redaktörün, maatbaanın, yayınevinin, kitapçının, kütüphanenin, okura uzanan ilişkilerine, aralarındaki bağlara değinir.

Roman, hem öykülerle yeni yolculuklara kapılar açıyor hem de okurun, okuma serüvenini metne dâhil ediyor. 

Yazar, kitapta başlayan ama bitmeyen öykülerin yön değiştirmeye neden olduğuna değinerek yaşamın doğasına atıfta bulunuyor. Her kitabın başka kitaplarla beslendiğini, hepsinin arasında bir ilişkinin olduğunu ve bu sürecin bitimsizliğini vurguluyor.

Parçalı kurguların başlıkları sırayla anlatının sonuna yakın bir karakter tarafından okunuyor ve uzun bir cümle meydana geldiği görülüyor: "Bir kış gecesinde, Malbork kasabasının dışında, dik bir yokuştan eğilmiş bir gezgin. Rüzgârdan, baş dönmesinden korkmadan, birleşen çizgiler ağında, kesişen bir çizgiler ağında, boş bir mezarın etrafındaki ayın aydınlattığı yapraklardan oluşan halıda aşağı bakar orada sonunu bekleyen hangi hikâye var? Hikâyeyi duymak için sabırsızlanarak sorar. Bir yazarın nesnelliği teması, Calvino’nun mutlak nesnelliğin mümkün olup olmadığını, hatta kabul edilebilir olup olmadığını araştıran romanı Bay Palomar’da da görülür. Diğer temalar arasında anlamın öznelliği, kurgu ve yaşam arasındaki ilişki, ideal bir okuyucu ve yazar yapan unsurlar ve yazarın özgünlüğü yer alır."

#Altınıçizdiğimsatırlar 📝

* Italo Calvino’ nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı yeni romanını okumaya başlamak üzeresin. Rahatla. Toparlan. Zihnindeki bütün düşünceleri kov gitsin. Seni çevreleyen dünya bırak belirsizlik içinde yok oluversin.

* Sen, ilke olarak artık hiçbir şeyden hiçbir anlam çıkarmayan birisin. Senden daha genç ya da çok daha genç olan ve kitaplardan, insanlardan, yolculuklardan, olaylardan, yarının bilinmezliğinden olağanüstü deneyimler bekleyerek yaşayan pek çok kişi var. Sen öyle değilsin. Sen, insanın içine gireceği en iyi beklentinin, en kötüden sakınmak olduğunu biliyorsun. Genel, hatta bütün dünyaya ilişkin konularda olduğu gibi kişisel yaşantında da vardığın sonuç budur. Ya söz konusu kitaplar olunca? İşte, bütün alanlarda beklentisizliği seçtiğin halde, kitap gibi çerçevesi iyice belirlenmiş bir konuda bu gençlik hazzına hâlâ ayrıcalık tanıyabileceğini düşünüyorsun; evet bu alanda şansın yaver gitmeyebilir, ama yaşayabileceğin hayal kırıklığı çok da büyük olmayacaktır. 

* Evimin alışıldık kokuları ve sesleri o sabah bana elveda dercesine sarıyordu çevremi: O âna dek bildiğim her şeyi uzun bir süre için yitirmek üzereydim -bana öyle geliyordu- ve geri döndüğümde ben dahil olmak üzere artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bu nedenle benimki sonsuza dek uzanan bir elvedaydı...

* Bir kitap açacağının yaşatacağı hazlar dokunsal, işitsel, görsel ve özellikle zihinseldir. Okumanın öncesinde, kitabın soyut bütünlüğüne ulaşmak için somut bütünlüğünü aşmak adına yapılan bir hareket vardır. Alt köşeden sayfaların arasına giren bıçak coşkuyla yükselir, birbirine kenetlenmiş lifleri ardı ardına biçerek yükseldiğinde düşey bir kesik atar -iyi yürekli kâğıt, bu ilk ziyaretçiyi şen ve dostane bir hışırtıyla kabul eder çünkü bu rüzgârın ya da bakışların çevireceği sayfaların müjdesi niteliğini taşımaktadır; en büyük direnişi, hele ki çift sıraysa yatay kat gösterir çünkü gerisingeriye pek de çevik olmayan bir hareket ister, işte bu noktada derinden gelen notaların boğuk sesi duyulur. Kağıtların kenarı dokunun paralanmasıyla yırtılır; 'bukle' denen incecikten bir talaş kopar; bunun, denizin kumla birleştiği noktada oluşan köpük kadar nazenin bir görüntüsü vardır. Sayfalar barikatını kılıç darbesiyle yararak açmak, sözcüğün içinde barındırdığı ve gizlediği düşünceyle yüz yüze gelmeni sağlıyor: Sık bir ormana dalmışçasına okumanın içinde ilerliyorsun.

* Her zaman yaptığım gibi kendime saklamayıp paylaşabileceğimi sandığım bir düşüncem var.

* Ben okuduğum şeylerin öyle ayan beyan ortada olmasından hoşlanmam, kim bilir neyin işareti olan, şimdilik ne olduğu bilinmeyen bir şeylerin varlığının belli belirsiz hissedildiği konuları yeğlerim…

* "Firar etmek" sonu olmayan bir düşünce fırtınasına kapılmama neden olan birkaç sözcükten biridir.

* Sanki coğrafi haritanın yırtıklarından, sınırları ve cepheleri paralayan çatlaklarından esen dondurucu ve nemli rüzgârın önüne katılmış gibi görünen kalabalık, köprünün demir parmaklıkları arasından oluk oluk akıyordu. O günlerde kente sığınmak isteyenlerin sayısı çok fazlaydı: Kimi isyanların, yağmalamaların yayılmasından korkuyordu, kimi de yeniden yapılandırıcı orduların yürüyüş yolu üzerinde bulunmak istemiyordu; kimi Geçici Kurul'un dayanıksız yasallığı altına sığınmak, kimi rahatsız edilmeden yeni ya da eski yasalarla başı belaya girmesin diye bu karışıklıkta saklanmak istiyordu. Herkes, kendinin hayatta kalabilme şansının tehlikede olduğunu hissediyordu ve dayanışmadan söz etmenin gayet yersiz kaçacağı bu noktada önemli olan dişinle, tırnağınla canını kurtarmaktı; gene de bir tür birlik ve anlaşma sağlanmıştı, bu nedenle kuvvetler engeller karşısında bir araya geliyorlar ve fazla söze gerek duymadan birbirlerini anlıyorlardı.

* Bütün gizemlerin ve kaygıların bir satranç oyuncusunun zihni misali doğru ve soğuk ve gölgesiz bir zihinden süzüldüğü kitapları severim.

* Düşünmek, kafa yormak: Düşünceye ilişkin her etkinlik beni aynalara yönlendiriyor. Plotinus'a göre ruh, üstün aklın düşüncelerini yansıtarak maddesel nesneleri yaratan bir aynadır. Belki de bu nedenle ben düşünebilmek için aynalara gereksinme duyuyorum: Sanki ruhum, kendi kurgusal erdemini işlerliğe koymak istediği her sefer öyküneceği bir modele gereksinme duyuyormuşçasına, yansıyan imgelerin varlığı olmadan yoğunlaşmayı beceremiyorum.

* Her zaman yazılı cümlenin dışında kalan çok gerekli bir şeyler vardır, hatta romanın dile getirmediği şeyler dile getirdiklerinden fazladır; okura, yazılı olmayanı bile okuduğu yanılsamasını verebilen yazılı olanın özel bir yansımasıdır.

* Uçmak, yolculuğun tersidir. Mekanın süreksizliğini aşarsın, yok olursun, kendi de zaman içinde bir tür boşluk olan bir süreç için hiçbir yerde olmamayı kabul edersin; sonra yok olduğun yer ve zamanla ilgisi olmayan bir yer ve anda ortaya çıkarsın. Bu arada ne yaparsın? Senin dünyadan, dünyanın senden kopukluğunu nasıl değerlendirirsin?

* Akbabalar havalandığı zaman, bu gecenin sona erdiğinin işaretidir.

* Elimizden kaçan bir şey olmalıdır... Çünkü iktidar, etki edebileceği bir nesne, kollarını uzatabileceği bir yer arar.

* Benim aradığım kitap dünyanın sonu geldiği duygusunu veren kitaptır; dünyanın, dünyada var olan her şeyin sonu olduğu duygusunu veren, dünyada var olan tek şeyin , dünyanın sonu olduğunu söyleyen kitaptır.

* Dünya öylesine karmaşık, dolaşık ve fazlasıyla yüklü ki, biraz aydınlık bakabilmek için seyreltmek gerekiyor, seyreltmek.

* Nesnelerden vazgeçmek sanıldığından daha kolay: İş başlamakta. Onsuz yapamayacağınız bir şeyi bir kenara bırakmayı bir kere başardığında, bir başka şey olmadan da yapılabildiğini, sonra bir başka şeyden de sıyrılabildiğini göreceksin.

* Hangi liman büyük bir kütüphaneden daha güvenli bir biçimde açar sana kollarını?

* Okumanın nesnesi noktasal ve un ufak olmuş bir maddedir. Yazının yayılıp giden geniş alanında, okurun dikkati anlamda son derece yoğunluk gösteren küçük bölümleri, sözcük uyumlarını, eğretilemeleri, sözdizimi bağlantılarını, mantıksal geçişleri, sözcük dağarcığının tuhaflıklarını birbirinden ayırır.

* Okuduğum her yeni kitap, benim okumalarımın toplamını oluşturan o bütünsel ve tek kitabın bir parçasını oluşturur. Bu uğraşmadan olmaz: Bu genel kitabı oluşturmak için her özel kitap dönüşüm göstermeli, daha önce okuduğum kitaplarla ilişki içine girmeli, onun bir eki veya gelişmişi, veya düzelmişi veya yorumu veya referans metni olmalıdır.

* Benim için okuduğum bütün kitaplar tek bir kitaba çıkar ama bu zamanın gerisinde kalmış bir kitaptır ve anılarımda zar zor yer bulur kendine. Benim için bütün ötekilerden önce gelen bir öykü vardır ve bu okuduğum bütün öyküler onun hemen kaybolan bir yankısıdır. Okumalarımda çocukluğumda okumuş olduğum o kitabı aramaktan başka bir şey yapmıyorum, ama onu yeniden bulamayacağım kadar az şey hatırlıyorum.

* Benim için en önemli an, okumadan az önce gelen andır. Kimi zaman, başlığı, belki de var olmayan bir kitabın arzusunu içimde tutuşturmaya yeter. Kimi zaman kitabın başlangıcı, ilk birkaç cümlesi... Sözün kısası: Hayal gücünüzü harekete geçirmek için size pek az şey yetiyorsa, bana çok daha azı yeter: Okumanın vaat ettikleri.

* "Benim içinse önemli olan sonudur ama gerçek, en son, karanlığa gizlenmiş olan kitabın seni götürmek istediği varış noktası. Ben de okurken sarmallar ararım ama benim bakışlarım sözcükler arasında kazı yaparak uzakta, 'son' sözcüğünün ötesine uzanan mekânlarda neyin göründüğünü keşfetmeye çalışır."

* "Ben bir kitapta sadece yazılı olanı okumayı, ayrıntıları bütünle birleştirmeyi; bazı okumaları kesin olarak yorumlamayı, bir kitabı ötekinden ayrı tutmayı: her birini kendindeki değişik ve yeni olan için okumayı severim; her şeyden çok da bir kitabı başından sonuna kadar okumaktan hoşlanırım. Ama bir süredir her şey ters gidiyor; bana öyle geliyor ki dünyada artık sadece havada kalan ve yolunu yitiren öyküler var." 

* Siz her öykünün bir başı ve sonu olması gerektiğine mi inanıyorsunuz? Çok eskiden bir öykü ancak iki şekilde biterdi: Bütün sınamalardan geçtikten sonra erkek ve kadın kahraman ya evlenirler ya da ölürlerdi. Bütün öykülerin ana fikrinin iki çehresi vardır: hayatın devamı; ölümün kaçınılmazlığı.






7 Ocak 2023 Cumartesi

HOMEROS "İLYADA DESTANI & ODYSSEİA DESTANI"


İLYADA & ODYSSEİA 

Homeros 📚 Troya


Batı edebiyatının ilk büyük eserleri olarak bilinen İlyada ve Odysseia destanları Antik Çağ'da yaşamış İyonyalı ozan Homeros'un eserleridir. 

Homeros ismi Antik Yunancaya göre 'köle' anlamına gelmektedir.

İlyada bir olayı, 10 yıl süren Troya Savaşı'nı, Odysseia ise bir kişinin, Troya'nın düşmesinden sonra 10 yıl boyunca Odysseus'un başından geçenleri anlatır. Troya Destanı'nda olaylar birbirini izleyecek şekilde anlatılır. Odysseia'da olaylar anılar, geriye dönüşler, atlamalarla canlandırılır bu da bilinç akışı tekniğinin ilk örneğini yansıtır.

İlyada Destanı'nda insana ait birtakım temel duygu ve ihtiraslar ele alınır; kıskançlık, en güzel ve en güçlü olma arzusu savaşın çıkma sebebidir. Bencilce davranışların, kendi öfkesini yenemeyen insanların çevrelerine ne kadar zararlı olabilecekleri de destanın konuları arasındadır. Savaşların nedensizliği ve yıkımı; 10 yıl süren savaşın sonucunda ölüp giden askerlerden başka neredeyse hiçbir şeyin değişmemesiyle vurgulanmıştır; dul kalıp köleleştirilen kadınlar, öksüz ve yetim kalan çocuklar, ayrılmak zorunda kalan eşler, destanın en dramatik yönüdür. Destanda savaş şartlarının insanları nasıl değiştirdiği, vahşileştirdiği, hatta, canavarlaştırdığı konusu sık sık ele alınarak savaşların zararları yansıtılmıştır.

İlyada Destanı'nda yıllarca süren Troya kuşatması ile birlikte kahramanlık idealinin bütün çelişkileri sorgulanmaktadır; kahramanların hırs, gururu, vahşi cesaretleri, Yunan düşüncesindeki 'hybris' kavramı; insanın kendi sınırlarını aşarak Tanrıyla boy ölçüşmesinin yıkım getireceği inancı ilk kez İlyada’da belirmiştir.

İlyada’daki kahramanlık ruhu, Odysseia’da akıl, kurnazlık ve gerçeklik duygusu gibi özelliklerle tamamlanır. Destan, Akhaların en zeki, en kurnaz savaşçısı Kral Odysseus’un Troya Savaşı’ndan sonra kendi ülkesi İthaka'ya dönerken 10 yıl boyunca geçirdiği serüvenleri ve bu yolda mücadele ederek üstesinden geldiği güçlüklerin öyküsü anlatılır.

 Odysseus'un anlamı “çileli” demektir.

Her iki destan da altılı ölçüyle “yazılmış”, her ikisinde de yineleme tekniği kullanılmıştır. Anlatıcı, iki destanda da yararlandığı kaynaklardan söz eder.


#Altınıçizdiğimsatırlar 📝

* İlyada insana karşı insanın savaşını anlattığı halde, Odysseia insanın doğaya karşı savaşını dile getirir.




İLYADA DESTANI 📝

* Nice taşkınlıklar yapılır gençlikte,

yürek coşkun olur, düşünce toy.

* Tanrı üstünlüğü kimine savaşta verir,

kimine oyunda, çalgı çalmada, kimine türkü söylemede,

kiminin de göğsüne üstün bir düşünme gücü koyar,

çok adam yararlanır ondan,

bu güçle kurtarır birçok insanı,

en çok da kendi bilir değerini bunun.

* Her şeyden bıkar insan, ama her şeyden,

uyumaktan, sevişmekten, tatlı türküden, horadan,

savaştan çok bunları özlemez mi kişi ?

Ama Troyalılar bir türlü doymak bilmez savaşa.


ODYSSEİA DESTANI 📝

* Yeryüzünde yürüyen ve soluk alan yaratıklar arasında insandan daha güçsüz bir yaratık beslemez toprak ana.

* İnsan, aklıyla akıldışı düzensizlikleri yenmek gücünü bulur kendinde.

* Kötü düzenler kuran az mı insan var ki!

* Şu kör olası aç karına boyun eğmemek elde değil,

bütün belaları başımıza odur getiren.


#AşilTendonu 

Baldırın arka bölümündeki kas grubunun topuk kemiğine birleşmesini sağlayan yapıya İlyada Destanı'nda geçen Troya Savaşı kahramanı Akhilleus’un  öyküsünden esinlenilerek Aşil tendonu adı verilmiştir. Vücudun en güçlü tendonudur.

Aşil tendonu
Homeros’un İlyada’sındaki Troya savaşının en önemli figürlerinden olan Akhilleus (Aşil), Thetis ile Peleus’un oğludur. Annesi Thetis, Akhilleus’a ölümsüzlük kazandırmak için çocukken onu ölüler ülkesindeki Stiks Irmağı’na daldırmıştır. Bunu yaparken Akhilleus’u sol topuğundan tuttuğu için topuğu büyülü suya değmemiştir. Akhilleus’un ölümü ancak ve ancak topuğundan alacağı bir darbeyle olacaktır. Troya prensi Paris, attığı okla onu topuğundan vurur ve Akhilleus’u öldürür.
Aşil tendonunun kopmasına tıpta ‘Aşil Tendon Rüptürü’ denmektedir.


14 Aralık 2022 Çarşamba

GEORGE ORWELL "1984"


#Bindokuzyüzseksendört  📝

#1984 

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (Özgün adı: Ninetten Eighty-Four), İngiliz yazar George Orwell'ın distopik ve politik romandır.

George Orwell kitabını 1948 yılında tamamlamış 1948’in son iki rakamının yerlerini değiştirerek kitabın adı 1984 olmuştur. Roman, 1984 yılında sinemaya uyarlanmıştır.

Ütopya " gerçekte olmayan tasarlanmış ideal toplum" anlamına gelmektedir. Ütopyada "suç" kavramı bile yoktur.  George Orwell'ın 1984 kitabı karşı ütopyadır, burada hislerden, düşüncelerden bile suçlanıp cezalandırılan bir kaos ortamı inşa edilmiştir, otoritenin baskısı ve ölümler vardır.

Yazar kitapta geçen "düşünce polisi" gibi kavramları literatüre kazandırmıştır ve Big Brother (Büyük Birader) kavramı günümüzde de sıklıkla kullanılmaktadır.

Romanın distopik dünyasında, totaliter bir yönetimde halkın hayatı manipüle edilmektedir. İnsanın her ortama adapte yetisi olduğunu fark eden kişiler toplumların yöneticisi olmayı başarıp kendi çıkarlarına göre düzenledikleri sistemin içinde olmayı diğer insanlara dayatıp onlara hükmetmeyi başarmışlardır, sistemin dışına çıkmaya yeltenenleri dışlayarak ve kendi çevresine dışlatarak onları sindirmiş, onların üzerlerinde hakimiyetlerini pekiştirmişlerdir. Ağır cezalara maruz kalan insanlar her şeye boyun eğmek zorunda kalmış, çoğu ne kadar kötü bir vaziyetin içerisinde kalırsa kalsın duruma alışarak her şeyi kanıksamaya başlayıp; açlıktan kıvranıp, gece gündüz çalışsa da iyi durumda olduğu düşündürülerek şükretmesi gerektiğine inandırılmıştır. Bu şekilde kitleler kontrol altına alınabilip bulunduğu durumun adaletsizlikle ilintili olduğunun bile farkına varmaları engellenmiştir.

Yevgeni Zamyatin'in "Biz" kitabından esinlenerek kaleme alınan George Orwell'ın 1984'ü "Tek Adam" kontrolünde, onun isteklerine göre tasarlanan bir hayat şekliyle yaşamaya mahkûm olan üstelik bunu uygulanan politikalala sevdirerek, duygu ve düşüncelerden arındırılıp kurduğu; savaşın, açlığın, ölümün kolgezdiği distopik dünya gerçek hayattan izler de taşımaktadır.


#altınıçizdiğimsatırlar 📝

* Bağlılık, düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık bilinçsizliktir.

* Önceki çağlarda, sınıf ayırımları yalnızca kaçınılmaz değil, aynı zamanda istenen bir şey olmuştu. Uygarlığın bedeli eşitsizlikle ödenmişti.

*Ne tuhaftır ki, yalnızca kendini dile getirme gücünü yitirmekle kalmamış, ne söylemek istediğini de unutmuş gibiydi.

* Birisi sizinle aynı fikirde değil diye onu yok edemezsiniz. Medeni ve erdem sahibi insanlar böyle yapmaz. Çok okuyan ve bilginin gücüne inanan her insan, sadece konuşma yolunu seçer. Sizden olmayanları yok etmek yerine, bilginin ve fikrin gücüyle, sizin gibi düşünmesini sağlamalısınız. 

* Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.

* Boş vakit ve güvenlik herkesçe paylaşıldığında, yoksulluğun serseme çevirdiği geniş kitleler okuryazar olacak, kendi başına düşünmeyi öğrenecek, o zaman da hiçbir işe yaramadığını sonunda fark ettiği ayrıcalıklı azınlığı ortadan kaldıracaktı. Hiyerarşik toplumun varlığı, uzun sürede, ancak yoksulluk ve cehalete yaslanarak sürebilirdi.

* Sorun, dünyanın gerçek zenginliğini artırmadan sanayinin çarklarının nasıl döndürüleceğiydi. Üretimin sürdürülmesi, ama ürünlerin dağıtılmaması gerekiyordu. Uygulamada bunu gerçekleştirmenin tek yolu da, savaşın sürekli kılınmasıydı.

Savaşın asıl yaptığı, yok etmektir; ama ille de insanları yok etmesi gerekmez, insan emeğinin ürünlerini de yok eder.

* İnsanın azınlıkta olması, tek kişilik bir azınlık olması bile, deli olduğu anlamına gelmiyordu. Bir doğru vardı, bir de doğru olmayan; doğruya sarıldığın zaman, tüm dünyayı karşına alsan bile, deli olmuyordun.

* İktidar bir araç değil, bir amaçtır. Kimse devrimi korumak için diktatörlük kurmaz; diktatörlük kurmak için devrim yapar. Zulmün amacı zulümdür. İşkencenin amacı işkencedir. İktidarın amacı iktidardır. 

* İnsan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu belki de.

* Kimsenin düşüncelerini söylemeye cesaret edemediği bir devir gelmişti.

* Bazı şeyler geri gelmiyordu, insan bir daha geriye dönemiyordu. İnsanın içinde bir şeyler ölüyor, yanıp kül oluyordu.

* Akıllılık çoğunluğa bakılarak ölçülmez.

* Hiçbir yararı olmayacağını bile bile insan kalmanın çok önemli olduğunu düşünüyorsan, onları yendin demektir.

* Bizim gibi insanların asıl sorunu, hepimizin kaybedecek bir şeyleri olduğunu sanmamız.

* NASIL'ını anlıyorum: NEDEN'ini anlamıyorum..

* Aslında hiçbir şey yasadışı değildi, çünkü artık yasa diye bir şey yoktu.

* Kabul edelim: Yaşamlarımız sefil, yorucu ve kısa.

* "Düşünün. Çünkü henüz yasaklanmadı."








26 Kasım 2022 Cumartesi

NİKOS KAZANCAKİS "ZORBA"

 


#NikosKazancakis #Zorba 📚

Çağdaş Yunan Edebiyatı'nın en önemli yazarlarından biri olan Nikos Kazancakis, Zorba adlı eserini 1946 yılında kaleme almıştır. Kazancakis, uzun yıllar İsa, Buda, Bergson, Homeros ve Nietzsche'nin etkisi altında kalmış Zorba ile kendi görüşlerini sunmayı amaçlamıştır. Döneminde düşüncelerinden dolayı kilise tarafından aforoz edilen Kazancakis'in bir zaman kitapları yasaklanmıştır. 

1930’lu yıllarda geçen roman, adı kitapta hiç belirtilmeyen Yunan asıllı İngiliz bir yazarın ağzından anlatılır. Yeni yerleri gezip görmeyi seven ve eserini tamamlamaya çalışan yazar, bir süreliğine kendisini dinlemek ve babasından kalan maden ocağını işletmek için Yunanistan’ın Girit adasına doğru yola çıkmak üzereyken, hayata şehvetle bağlı yaşlı bir Yunan olan Alexis Zorba ile tanışır ve onu ustabaşı olarak işe alır. Adada birlikte geçirdikleri birkaç aylık zamanda, bu görmüş geçirmiş yaşlı Yunan'ın ilginç hayat felsefesi, Tanrı, ölüm, vatan, savaş, kadın, aşk, müzik, dans, gençlik, yaşlılık özgürlük üzerine düşünceleri ve anlattığı başından geçmiş birçok olay, genç yazarı derinden etkileyecektir. Zorba ile geçirdiği dönem genç yazarın yaşam şeklini değiştirmese de hayata bakış açısını büyük bir değişime uğratacaktır.

Roman, 1964’te yönetmen Michael Cacoyannis tarafından Alexis Zorbas adıyla sinemaya uyarlanmıştır. Başrollerinde Anthony Quinn ve Alan Bates'ın oynadığı filmin müziklerini Yunan müzisyen Mikis Theodorakis bestelenmiştir.


#Altınıçizdiğimsatırlar 📝

* Her insanın bir Cennet'i vardır; senin Cennetin kitaplar ve büyük mürekkep damacanalarıyla dolu olacak; bir başkasınınki konyak, uzo ve şarap varilleriyle dolu olsa gerek; birininki de yığınla İngiliz lirası. Benim Cennetim ise şu: alacalı entarileri, kokulu sabunları, iki kişilik sustalı karyolası olan, kokulu, küçük bir oda ve yanımda dişilik...

* Uyuyamıyordum. Sanki bu gece hareketlerimin hesabını verecekmişim gibi, bütün hayatım düşe benzer bir hızla ikircikli ve bağlantısız bir halde yükselmişti de, ben ona umutsuzca bakıyordum.

* Günler gelip geçiyordu; çaba göstermek için savaşıyor, bağırıyor, oynuyordum ama kalbimdeki kulakçıkların en son kıvrımına kadar kederliydim.

* Hayatım yanlış yola sapmıştı, insanlarla olan ilişkilerimi bir iç konuşma haline sokmuştum. O kadar düşmüştüm ki, bir kadına âşık olma ile kitap okuma arasında seçim yapmam gerekse, kitabı seçerdim.

* Bazen içimden, küçük bir ânı alıp karşılığında bütün hayatımı veresim gelir.

* İnsanın ruhu iklimle, sessizlik, ıssızlık ya da kalabalıkla nasıl da değişir!

* İnsanın ölüm yokmuş gibi hareket etmesiyle, aklında her an ölüm olduğu halde hareket etmesi, belki aynı şeydi, ama, o zaman bunu bilmiyordum daha.

* Hayat, gözümün önünden masal gibi, Shakespeare'in bir komedisi diyelim "Fırtına"sı gibi şimşek hızıyla geçti.

* Sonunda ne zaman yalnız başıma, arkadaşsız ve sırf her şeyin düş olduğu gerçeğiyle birlikte ıssızlığa çekileceğim? Vücudumun hastalıktan, cinayetten, ihtiyarlık ve ölümden başka bir şey olmadığını görerek özgür, korkusuz, baştan başa sevinç içinde ormana ne zaman çekileceğim? Ne zaman?

* Büyük sır! Dünyaya özgürlüğün gelmesi için bu kadar cinayetler ve alçaklıklar mı gerekli yani? Çünkü, oturup sana işlediğimiz cinayetlerde yaptığımız alçaklıkları saysam tüylerin ürperir. Fakat sonuç ne oldu? Özgürlük! Tanrı yıldırımını atıp bizi yakacağına özgürlüğü veriyor? Hiç bir şey anlamıyorum!..

* Tam ve namuslu düşünceler, sessizlik, ihtiyarlık ve dişsizlik ister. Dişsiz olduğun zaman: 'Ayıp çocuklar, ısırmayın!' demek kolaydır. Ama, otuz dişin olunca... İnsan gençliğinde canavardır, evcilleşmek bilmez canavardır ve insan yer.

* Kendini kurtarmanın tek yolu başkalarını kurtarmak için çabalamaktır.

* Hayatım boyunca sormuş olduğum bütün sorular, yanıtsız kalmakla bitmiyor, durmadan birbirine dolanıp vahşileşiyorlardı. En büyük umutlarım bile eşelenip uslandı.

* "Ne makine şu insan be! İçine ekmek, şarap, balık, turp koyuyorsun; iç çekmeleri, gülüşler ve düşler çıkıyor. İmalathane! Sanırım beynimizde konuşan bir sinema var."

* Belki yanılıyorum ama sanırım ki, insanlar üç türlüdür: kendi deyişleriyle hayatlarını yaşamayı amaç sayanlar, yani yemeyi, öpmeyi, zengin olmayı, onur kazanmayı... Sonra, kendi hayatlarını değil, bütün insanların bir olduğunu anlarlar ve insanları ellerinden geldiği kadar aydınlatmak, sevmek ve onlara iyilik etmek için savaşırlar. Bir de, bütün evrenin hayatını yaşamayı amaç edinenler var; her şey, insanlar, hayvanlar, bitkiler, yıldızlar; hepimiz bir bütünüz; biz hepimiz aynı korkunç savaşın içindekileriz. Hangi savaş mı? Maddeyi ruha dönüştürme savaşı!..

* Ölüm, bazen hayatımızın içine, baş döndüren bir koku gibi akar; hele ıssız bir yerde olup, ay ışığı ve derin bir sessizlik varken, insanın vücudu yine yıkanmış, hafifçecikken ve ruhun karşısına aşırı engeller çıkmazken, yani uykuda. O vakit, bir an için hayatla ölüm arasındaki yarım duvar saydamlaşır, insan onun arkasında, toprakların altında neler olduğunu görür.

* Ölümün tadı günlerce dudaklarımda kaldı; yüreğim hafifledi. Ölüm bizi almaya gelip de, işimizi bitirelim diye bekleyen ve acelesi olmayan bir dost gibi, tanıyıp sevdiğim bir dost yüzünün aracılığıyla hayatıma girmişti. Beynim, ölümün böyle dostça olan işaretini anlayarak yatıştı.

* Artık dünküleri hatırlamaktan, yarınkileri istemekten vazgeçtim; şimdi, su anda ne oluyor, o ilgilendiriyor beni.






9 Kasım 2022 Çarşamba

NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜ ALAN TÜM YAZARLAR 📚

Nobel Edebiyat Ödülü, 1901-2021 yıllarında 114 kez verildi. Toplam 118 kişiye layık görülen ödüllerden 4'ü, 2'şer yazar arasında paylaştırıldı. Nobel Edebiyat Ödülü şimdiye kadar 30 kez İngilizce, 15 kez Fransızca, 14 kez Almanca ve 11 kez de İspanyolca yazan yazarlara verildi. Bu dilleri, 7 ödülle İsveççe, 6'şar ödülle İtalyanca ve Rusça, 5 ödülle Lehçe, 3'er ödülle de Norveççe ve Danca izledi. Yunanca, Japonca ve Çince yazan yazarlar 2'şer kez ödüle layık görüldü. Arapça, Bengalce, Çekçe, Fince, İbranice, Macarca, İzlandaca, Oksitanca, Portekizce, Sırpça-Hırvatça, Yiddiş ve Türkçe yazan yazarlar da birer kez ödül kazandı.

2006'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Orhan Pamuk, Nobel alan ilk Türk yazar olmuştu.

Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan kadınlar, Selma Lagerlöf, Grazia Deledda, Sigrid Undset, Pearl S. Buck, Gabriela Mistral, Nelly Sachs, Nadine Gordimer, Toni Morrison, Wislawa Szymborska, Elfriede Jelinek, Doris Lessing, Herta Müller, Alice Munro, Svetlana Aleksiyeviç, Olga Tokarczuk, Louise Glück olmuştur. 2022 Nobel Edebiyat ödülü Fransız yazar ve Edebiyat Profesörü Annie Ernaux kazandı.

Nobel Edebiyat Ödülünü en genç yaşta alan yazar ise Rudyard Kipling. İngiliz sömürgeciliğinden yana tutumuyla tanınan romancı, şair ve öykü yazarı Kipling, 1907 yılında Nobel’i aldığında 42 yaşındaydı.

Nobel Edebiyat Ödülünü en yaşlı alan yazar Doris Lessing. 2007 yılında Nobel’i aldığında 88 yaşındaydı.

En uzun yaşamış Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, İngiliz mantıkçı ve düşünür Bertrand Russell. 1945’te Batı Felsefesi Tarihi‘ni yayımlayan, 1950 yılında ödüle değer bulunan Russell 1970’te öldüğünde 97 yaşında idi.

En genç ölen Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, Fransız düşünür, romancı, deneme ve oyun yazarı Albert Camus. 1957’de ödüle layık görülen Camus, 1960’ta bir trafik kazasında hayatını kaybettiğinde 46 yaşındaydı.

Jean Paul Sartre Nobel Edebiyat ödülünü kabul etmeyen tek yazardır.

Erik Axel Karlfeldt ölümünden sonra “gıyabında” kendisine sunulan ilk kişidir.

NOBEL ÖDÜLÜ ALAN TÜM YAZARLAR  📚

 


 1901
Sully Prudhomme (16 Mart 1839, Paris, Fransa – 6 Eylül 1907)
1902
Theodor Mommsen (30 Kasım 1817, Garding, Almanya – 1 Kasım 1903)
1903
Bjørnstjerne Bjørnson (8 Aralık 1832, Kvikne, Norveç – 26 Nisan 1910)
1904
Frédéric Mistral (8 Eylül 1830, Provence, Fransa – 25 Mart 1914)
José Echegaray y Eizaguirre (19 Nisan 1832, Madrid, İspanya – 14 Eylül 1916)   
1905
Henryk Sienkiewicz (5 Mayıs 1846, Polonya – 15 Kasım 1916) –  “Ateş ve Kılıç”
1906
Giosuè Carducci (27 Temmuz 1835, Pietrasanta, İtalya – 16 Şubat 1907)
1907
Rudyard Kipling (30 Aralık 1865, Mumbai, Hindistan – 18 Ocak 1936) –  “Dilek Evi”
1908
Rudolf Christoph Eucken (5 Ocak 1846, Almanya – 15 Eylül 1926) – Alman felsefeci. “Hayatın Anlamı’’
1909
Selma Lagerlöf (20 Kasım 1858, Mårbacka, İsveç – 16 Mart 1940) – “Küçük Nils Holgersson’un Yaban Kazlarıyla Maceraları”, “Nils Holgersson’un Serüvenleri”, “Uçan Kazlar”, “Klasikleri Okuyorum – Nils ve Uçan Kaz”
1910
Paul Heyse (15 Mart 1830, Berlin, Almanya – 2 Nisan 1914) – “Andrea Delfin”
1911
Count Maurice Maeterlinck (29 Ağustos 1862, Gent, Belçika – 6 Mayıs 1949,) – “Mavi Kuş”
1912
Gerhart Hauptmann (15 Kasım 1862, Polonya – 6 Haziran 1946) – “Atlantis”
1913
Rabindranath Tagore (7 Mayıs 1861, Kalküta, Hindistan – 7 Ağustos 1941) –  “Gora”,
1914
Bu sene kimseye ödül verilmemiştir.
1915
Romain Rolland (29 Ocak 1866, Fransa – 30 Aralık 1944) –  “Yaşama Sevgisi”
1916
Verner von Heidenstam (6 Temmuz 1859, Olshammar, İsveç – 20 Mayıs 1940)
Henrik Pontoppidan (24 Temmuz 1857, Danimarka – 21 Ağustos 1943)
1917
Karl Adolph Gjellerup (2 Haziran 1857, Danimarka – 13 Ekim 1919)
1918
Bu sene kimseye ödül verilmemiştir.
1919
Carl Spitteler (24 Nisan 1845, İsviçre – 29 Aralık 1924)
1920
Knut Hamsun ( 4 Ağustos 1859, Lom, Norveç – 19 Şubat 1952) –: “Açlık”
1921
Anatole France (16 Nisan 1844, Paris, Fransa – 12 Ekim 1924) – Kırmızı Zambak”
1922
Jacinto Benavente (12 Ağustos 1866, Madrid, İspanya – 14 Temmuz 1954)
1923
William Butler Yeats (13 Haziran 1865, İrlanda – 28 Ocak 1939) –  “Dibbuk”
1924
Wladyslaw Reymont (7 Mayıs 1867, Polonya – 5 Aralık 1925) 
1925
George Bernard Shaw (26 Temmuz 1856, Dublin, İrlanda – 2 Kasım 1950) “Ölümsüzlüğün Sırrı”
1926
Grazia Deledda (28 Eylül 1871, İtalya – 15 Ağustos 1936)
– İtalyan kadınyazar.  “Sardinya Efsaneleri”
1927
Henri Bergson (18 Ekim 1859, Paris, Fransa 4 Ocak 1941) –  “Madde ve Bellek”
1928
Sigrid Undset (20 Mayıs 1882, Danimarka – 10 Haziran 1949) – Norveçli kadın yazar. “Her Kadın Gibi”
1929
Thomas Mann (6 Haziran 1875, Lübeck – 12 Ağustos 1955) – Alman yazar.  “Venedik’te Ölüm”, “Buddenbrooklar / Bir Ailenin Çöküşü”, “Büyülü Dağ”, “Yusuf ve Kardeşleri”
1930
Sinclair Lewis (7 Şubat 1885, Minnesota, ABD – 10 Ocak 1951) – “Vahşi Aşk”
1931
Erik Axel Karlfeldt (20 Temmuz 1864, Karlbo, İsveç – 8 Nisan 1931,)
1932
John Galsworthy (14 Ağustos 1867, Kingston, Birleşik Krallık – 31 Ocak 1933)
1933
Ivan Alekseyevich Bunin (22 Ekim 1870, Voronej, Rusya – 8 Kasım 1953) – “Mitya’nın Aşkı”
1934
Luigi Pirandello (28 Haziran 1867, Agrigento, İtalya – 10 Aralık 1936) –  “Gölge Adam
1935
Bu sene kimseye ödül verilmemiştir.
1936
Eugene O’Neill (16 Ekim 1888, Longacre Square – 27 Kasım 1953) –  ABD’li oyun yazarı.  “Allahın Ayısı”
1937
Roger Martin du Gard (23 Mart 1881, Fransa – 22 Ağustos 1958) –  “Thibault’lar
1938
Pearl Sydenstricker Buck (26 Haziran 1892, Batı Virginia, ABD – 6 Mart 1973) – Nobel edebiyat ödülünü alan ilk Amerikalı kadın. “Sürgün", "Ana"
1939
Frans Eemil Sillanpää (16 Eylül 1888, Finlandiya – 3 Haziran 1964) – “Taşra Kızı”
1940 –1941-1942- 1943
Bu yıllar arasında kimseye ödül verilmemiştir. 
1944
Johannes Vilhelm Jensen (20 Ocak 1873, Danimarka – 25 Kasım 1950,) –  “Kralın Düşüşü”
1945
Gabriela Mistral (7 Nisan 1889, Vicuña, Şili – 10 Ocak 1957) – Asıl adı Lucila de María del Perpetuo Socorro Godoy Alcayaga. Kadın şair, eğitimci, diplomat. “Gabriela Mistral Şiirlerinden Seçmeler”
1946
Hermann Hesse (2 Temmuz 1877, Calw, Almanya – 9 Ağustos 1962) –
  “Bozkırkurdu”, Siddhartha”, “Boncuk Oyunu”
1947
André Gide (22 Kasım 1869, Paris, Fransa – 19 Şubat 1951) –  
“Pastoral Senfoni”, 
“Kalpazanlar”, 
 “Ayrı Yol"
1948
Thomas Stearns Eliot (26 Eylül 1888, St. Louis, Missouri, ABD – 4 Ocak 1965) – ”, “İhtiyar Farenin Kediler Kılavuzu”
1949
William Faulkner (25 Eylül 1897, New Albany, Mississippi, ABD – 6 Temmuz 1962) – 
“Ses ve Öke”,“Köy’’, " Ağustos Işığı", "Çılgın Palmiyeler", "Abşalom Abşalom"
1950
Bertrand Russell (18 Mayıs 1872, Birleşik Krallık – 2 Şubat 1970) –  “Eğitim Üzerine”, “İnsanlığın Yarını", "Aylaklığa Övgü"
1951
Pär Lagerkvist (23 Mayıs 1891, İsveç – 11 Temmuz 1974) –  “Yeryüzü Sürgünü”
1952
François Mauriac (11 Ekim 1885, Bordeaux, Fransa -1 Eylül 1970) –”, “Yılan Düğümü”
1953
Winston Churchill (30 Kasım 1874, Birleşik Krallık – 24 Ocak 1965) – Politikacı.
1954
Ernest Hemingway (21 Temmuz 1899, Illinois, ABD – 2 Temmuz 1961) –
 “Çanlar Kimin İçin Çalıyor”,
 “Silahlara Veda”, "Afrika’nın Yeşil Tepeleri”, “Yaşlı Adam ve Deniz”
1955
Halldór Laxness (23 Nisan 1902, Reykjavík, İzlanda – 8 Şubat 1998) – “Özgür İnsanlar”
1956
Juan Ramón Jiménez (24 Aralık 1881, Moguer, İspanya – 29 Mayıs 1958) –”, “Ruhsal Sone”
1957
Albert Camus (7 Kasım 1913, Fransız Cezayiri – 4 Ocak 1960) – "Sisifos Söyleni",  "Mutlu Ölüm",  "Yabancı", "Başkaldıran İnsan", "Veba","Düşüş"
1958
Boris Pasternak (10 Şubat 1890, Moskova, Rusya – 30 Mayıs 1960) – Boris Pasternak, Sovyetler Birliği Hükümeti’nin baskısı üzerine bu ödülü reddetmek zorunda kalmıştır. “İnsanlar ve Haller
1959
Salvatore Quasimodo (20 Ağustos 1901, İtalya – 14 Haziran 1968) “Güngünüstüne”
1960
Saint-John Perse (31 Mayıs 1887, Guadeloupe – 20 Eylül 1975) – Fransız şair ve diplomat.  “Sözcükler Denizi”
1961
Ivo Andric (9 Ekim 1892, Travnik, Bosna-Hersek – 13 Mart 1975) – “Drina Köprüsü”,
 “Travnik Günlüğü”
1962
John Steinbeck (27 Şubat 1902, Kaliforniya, ABD – 20 Aralık 1968) -“Fareler ve İnsanlar”,  “Gazap Üzümleri,  "Bitmeyen Kavga" 
1963
Giorgos Seferis - (13 Mart 1900 – 20 Eylül 1971) – Urla doğumlu Yunan şair. Daha çok Yorgos Seferis olarak bilinir. “Üç Kırmızı Güvercin”
1964
Jean-Paul Sartre (Reddetti) (21 Haziran 1905, Paris, Fransa – 15 Nisan 1980) – Kendisine verilen diğer tüm resmi ödülleri reddettiği gibi Nobel Edebiyat Ödülünü de reddetmiştir. “Bulantı”, “Varoluşçuluk”, “Varlık ve Hiçlik”, “Akıl Çağı
1965
Mihail Şolohov (24 Mayıs 1905, Vyoshenskaya, Rusya – 21 Şubat 1984) – “Durgun Don"
1966
Shmuel Yosef Agnon (17 Temmuz 1888, Buchach, Ukrayna – 17 Şubat 1970) –
“Tılsım”
Nelly Sachs (10 Aralık 1891, Schöneberg, Almanya – 12 Mayıs 1970) – Alman asıllı İsveçli kadın yazar ve şair. “Akkor Bilmeceler
1967
Miguel Ángel Asturias (19 Ekim 1899, Guatemala – 9 Haziran 1974) – “Kasırga”
1968
Yasunari Kawabata (11 Haziran 1899, Osaka, Japonya – 16 Nisan 1972) –Karlar Ülkesi
1969
Samuel Beckett (13 Nisan 1906, Foxrock, İrlanda – 22 Aralık 1989) –  “Üçleme”, Üçleme 2″,Üçleme 3” Godot’ yu Beklerken
1970

Aleksandr Soljenitsin (11 Aralık 1918, Kislovodsk, Rusya – 3 Ağustos 2008) –”, “İvan Denisoviç’in Bir Günü’’
1971
Pablo Neruda (12 Temmuz 1904, Parral, Şili – 23 Eylül 1973) – “Sevdiğime Seslenir Gibi”
1972
Heinrich Böll – (21 Aralık 1917, Köln, Almanya – 16 Temmuz 1985) – “Fotoğrafta Kadın da Vardı”, “İlk Yılların Ekmeği”, “Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru”, “Dokuz Buçukta Bilardo”, “
1973
Patrick White – (28 Mayıs 1912, Londra, Birleşik Krallık – 30 Eylül 1990) – “Çöl”
1974
Eyvind Johnson (29 Temmuz 1900, İsveç – 25 Ağustos 1976) –  “Yaşamak Dediğin”
Harry Martinson (6 Mayıs 1904, İsveç – 11 Şubat 1978)
1975
Eugenio Montale (12 Ekim 1896, Cenova, İtalya – 12 Eylül 1981) – “Xenia”
1976
Saul Bellow (10 Haziran 1915, Lachine, Kanada – 5 Nisan 2005) – ‘’Boşlukta Sallanan Adam’’, "Günü Yaşa", "Herzog"
1977
Vicente Aleixandre (26 Nisan 1898, Sevilla, İspanya – 14 Aralık 1984) – “Kılıçtan Keskin Dudaklar”
1978
Isaac Bashevis Singer (21 Kasım 1902, Leoncin, Polonya – 24 Temmuz 1991) – Polonya kökenli Amerikalı yazar.  “Toplu Öyküler”
1979
Odysseas Elytis (2 Kasım 1911, Kandiye, Yunanistan – 18 Mart 1996) – “Övgüler Olsun Sana”
1980
Czeslaw Milosz (30 Haziran 1911, Litvanya – 14 Ağustos 2004) – “Tutsak edilmiş Akıl”
1981
Elias Canetti (25 Temmuz 1905, Rusçuk, Bulgaristan – 14 Ağustos 1994) – Eserlerini Almanca yazmıştır. “Körleşme’’, "Kitle ve İktisat", "İnsanın Taşrası", 
Marekeş'te Sesler"
1982
Gabriel García Márquez (6 Mart 1927, Kolombiya – 17 Nisan 2014) – “Yüzyıllık Yalnızlık”,  “Kırmızı Pazartesi”,  “Kolera Günlerinde Aşk”,  “Albaya Mektup Yok” 
1983
William Golding (19 Eylül 1911, Newquay, Birleşik Krallık – 19 Haziran 1993) – “Sineklerin Tanrısı”
1984
Jaroslav Seifert (23 Eylül 1901, Žižkov, Çek Cumhuriyeti – 10 Ocak 1986)
1985
Claude Simon (10 Ekim 1913 – 6 Temmuz 2005) – Fransız yazar.  “Tramvay”
1986
Wole Soyinka – 13 Temmuz 1934, Abeokuta, Nijerya doğumlu.
1987
Joseph Brodsky (24 Mayıs 1940, St. Petersburg, Rusya – 28 Ocak 1996) – Rus asıllı Amerikalı şair.
1988
Necip Mahfuz (11 Aralık 1911, Kahire, Mısır – 30 Ağustos 2006) “Ezilenler
1989
Camilo José Cela (11 Mayıs 1916, İspanya – 17 Ocak 2002)–  “Arı Kovanı
1990
Octavio Paz (31 Mart 1914, Meksika – 19 Nisan 1998) –  “Öteki Ses"
1991
Nadine Gordimer (20 Kasım 1923 – 13 Temmuz 2014) – Güney Afrikalı kadın yazar. “Başka Dünyalar
1992
Derek Walcott - (23 Ocak 1930, Saint Lucia – 17 Mart 2017) – Saint Lucialı şair, yazar ve ressam.
1993
Toni Morrison – 18 Şubat 1931, Ohio doğumlu ABD’li kadın yazar. “En Mavi Göz”
1994
Kenzaburo Oe – 31 Ocak 1935, Japonya doğumlu yazar.  “Kişisel Bir Sorun”
1995
Seamus Heaney – (13 Nisan 1939, Castledawson – 30 Ağustos 2013), İrlandalı yazar. “Kuzey”
1996
Wislawa Szymborska (2 Temmuz 1923, Kórnik – 1 Şubat 2012) Polonyalı kadın yazar.  “Başlıksız Olabilir”.
1997
Dario Fo -(24 Mart 1926, Sangiano, İtalya – 13 Ekim 2016), İtalyan yazar. “Sıradan Bir Gün ve Diğer Oniki Komedi”
1998
José Saramago (16 Kasım 1922 – 18 Haziran 2010) – Portekizli yazar. “Körlük", "Görmek", "Kabil", "Kopyalanmış Adam"
1999
Günter Grass – 16 Ekim 1927, Gdansk, Polonya doğumlu Alman yazar.  "Teneke Trampet"
2000
Gao Xingjian – 4 Ocak 1940, Ganzhou, Çin doğumlu yazar, çevirmen, eleştirmen ve ressam. “Ruh Dağı”, “Yalnız Bir Adamın Kitabı”
2001
Vidiadhar Surajprasad Naipaul – 17 Ağustos 1932, Trinidad doğumlu Britanyalı yazar. “Büyülü Tohumlar”
2002
Imre Kertész – 9 Kasım 1929, Budapeşte, Macaristan doğumlu. “Kadersizlik
2003
John Maxwell Coetzee – 9 Şubat 1940, Güney Afrika doğumlu yazar ve akademisyen.  “Utanç"
2004
Elfriede Jelinek – 20 Ekim 1946, Avusturya doğumlu, kadın feminist oyun yazarı ve romancı. “Piyanist"
2005
Harold Pinter – 10 Ekim 1930, Londra doğumlu İngiliz oyun yazarı, senarist, şair, tiyatro yönetmeni ve aktör.  “Ay Işığı”
2006
Orhan Pamuk – 7 Haziran 1952, İstanbul doğumlu. Nobel Edebiyat ödülünü alan ilk Türk yazar. Kitapları: “Kara Kitap”, “Masumiyet Müzesi”, “Benim Adım Kırmızı”, “Kar”, “Cevdet Bey ve Oğulları”, “Yeni Hayat”, “Beyaz Kale”, “Sessiz Ev”,“İstanbul – Hatıralar ve Şehir”, "Veba Gecesi"
2007
Doris Lessing – 22 Ekim 1919, Kirmanşah, İran doğumlu Britanyalı kadın yazar (İngiltere/Britanya).  “Son Aydınlık Yaz”
2008
Jean-Marie Gustave Le Clézio – 13 Nisan 1940, Nice, Fransa doğumlu.  “Çöl”
2009
Herta Müller – 17 Ağustos 1953, Romanya doğumlu Alman kadın yazar. “Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım’’
2010
Mario Vargas Llosa – 28 Mart 1936, Peru doğumlu.  “Yeşil Ev”
2011
Tomas Gösta Tranströmer – 15 Nisan 1931, Stockholm, İsveç doğumlu şair, psikolog ve çevirmendir.  “Hüzün Gondolu”, “İzmir Saat Üç”
2012
MoYan (Guan Moye) – 17 Şubat 1955, Gaomi, Çin doğumlu. Gerçek adı Guan Moye’dir, ancak Çince “sakın konuşma!” anlamına gelen Mo Yan mahlasını kullanır. Sürekli sansürlenen ve eserleri korsan yollarla çoğaltılan Çinli yazarlar arasında en meşhurudur. “Kızıl Darı Tarlaları”
2013
Alice Munro – 10 Temmuz 1931, Kanada doğumlu kadın yazar.  “Sevgili Hayat”
2014
Patrick Modiano – 30 Temmuz 1945, Boulogne-Billancourt, Fransa  doğumlu. “En Uzağından Unutuşun”
2015
Svetlana Aleksiyeviç – 31 Mayıs 1948,  İvano-Frankivsk, Ukrayna doğumlu kadın yazar. Kızıl İnsanın Sonu”
2016
Bob Dylan – 24 Mayıs 1941, ABD doğumlu. Asıl adı: Robert Allen Zimmerman.
2017
Kazuo Ishiguro – 8 Kasım 1954, Japonya doğumlu İngiliz romancı. “Beni Asla Bırakma”, “Günden Kalanlar”, “Gömülü Dev”
2018
Olga Tokarczuk- 29 Ocak 1962 Polonya – ‘’Koşucular"
2019
Peter Handke - 6 Aralık 1942- Avusturya - ‘’Hiçkimse Koyu'nda Bir Yıl’’
2020
Louise Glück - 22 Nisan 1943 - New York ABD -
"Seçme Şiirler"
2021
Abdulrazak Gurnah -(20 Aralık 1948 - Zanzibar Sultanlığı) : " Son Hediye", "Kumdan Yürek", "Terkediş", "Deniz Kenarında"
2022
Annie Ernaux - 1 Eylül 1940 Fransa : "Seneler", "Babamın Yeri", "Boş Dolaplar", "Yalın Tutku"

2023

Norveçli yazar Jon Fosse

"Melankoli", "Sabahtan Akşama", "Üçleme"

2024 
2024 Nobel Edebiyat Ödülü'nü "şiirsel düzyazısı nedeniyle" Güney Koreli roman yazarı Han Kang kazandı. Yazarın, Vejetaryen ve Çocuk Geliyor isimli romanları, Türkçe'ye de çevrildi.

📚


4 Kasım 2022 Cuma

WİLLİAM FAULKNER "AĞUSTOS IŞIĞI"

 #WilliamFaulkner 📚 #AğustosIşığı


Özgün adı ile "Light in August" olan "Ağustos Işığı" Nobel Ödüllü yazar William Faulkner’ın 1932 tarihinde yayımlanan ırkçılık sorununu ele aldığı başyapıtlarından biridir.

Yazar, Amerika’daki Irkçılık sorununu; baba tarafından zenci kanı taşıyan beyaz bir adam olan Joe Christmas’ın hayatını merkez alarak deşmiş, iç içe öykülerle şekillendirmiştir.

Çocukluğundan itibaren lanetlenmeye ve suç işlemeye alışkın olan Joe Crhristmas, ırkçılığın üretetiği kötü karakterlerlerden sadece birisidir, işlemek zorunda kaldığı suçlar yüzünden sürekli kaçmakta ve gittiği her yerde bir başka kötü olaya karışmaktadır. Ne yöne gitse dışlanmışlığın kısır döngü içinde kalan Joe Christmas her yere, herkese yabancı olduğunu hisseder. 

Roman, aşağılanmaya alışmış, hor görülmeyi kanıksamış bir adamın kötülüklere kötülükle cevap vermesiyle ırkçılığın ve buna bağlı davranışların doğurduğu ağır sonuçları aktarmaya çalışmıştır.

#altınıçizdiğimsatırlar 📝

* En derin kitap bile nasıl yanlış çıkıyor hayata uygulanınca.

* Görünü­şe bakılırsa, insan hemen hemen her şeye dayanabiliyor. Hiç yapmadığı şeylere bile dayanabiliyor. Bazı şeylerin dayanıl­maz olduğu düşüncesine bile dayanabiliyor. Şöyle bir ken­dini bırakıp otursa, ağlasa, bunu yapmayacağını bilmeye de dayanıyor. Arkasına bakmamaya bile dayanıyor, bakmanın ya da bakmamanın bir işine yaramayacağını bildiği halde.

* İnsanlar tuhaf oluyor. Bir düşünceye ya da herhangi bir şeyi yapmaya kapılamazlar yeni bir sebep bulamadıkça. Ve sonra yeni bir sebep bulunca, hemen degişiverirler zaten.

* Bütünüyle köksüz bir hava vardı üstünde, sanki onun olan hiçbir kasaba ya da kent yokmuş gibi, hiçbir sokak, hiçbir duvar, evi olsn hiçbir toprak parçası yokmuş gibi. Ve bilgisini her zaman yanında bir sancak gibi taşıyordu sanki, insafsız, yapayalnız ve neredeyse gururlu bir havayla.

*Bir insan her zaman şimdi çektiği sıkıntılardan çok ileride çekebileceği sıkıntılardan korkar. Bir değişikliği göze alamaz da, alışık olduğu sıkıntılarına dört elle sarılır. Evet. Çoğu adam yaşayan insanlardan nasıl kaçıp kurtulmak istediğini anlatır. Ama ölü insanlardır zarar veren. Sessizce bir yerlerde yatıp onu yakalamaya çalışmayan ölülerdir, kaçamadığı.

* Boş bir sokakta yürüyen bir büyük adam kadar yapayalnız görünen bir şey yoktur yeryüzünde.

* Az zamanda öğreteceğim sana, en fazla tiksinilecek iki şeyin miskinlik ve boş düşünce, iki erdemin de çalışma ve Tanrı korkusu olduğunu.

* İnsan yapıyor yaratıyor, taşıyabileceğinden ya da taşıması gerekenden çok fazlasını. Böylece anlıyor her şeye katlanabileceğini.

* Vicdanın kabul edemediği şeyi yara kabuğu gibi koparabilmek insan zihninin faydalı bir yeteneğidir.

* Bir insanın kötü olmadan yapabileceği gizli şeyler vardır, muhterem. Başkalarına nasıl görünürse görünsün.

* Bir başka kadının ayağını yerden ilk keseceklerden biri de kendisidir, ama bir başına bütün memleketi yürüyerek dolaşır hiç utanç duymadan; çünkü bilir ki insanlar, erkekler, ona yardım edeceklerdir. Kadınlara aldırış bile etmiyor. Ona bu dert bile sayamadığı şeyi veren kadın değildi ki.

* Bir kadın evlenmeyegörsün ya da evlenmeden şişirsin göbeğini, o anda kadın soyundan ve cinsinden ayırır kendini ve hayatının geri kalanını erkek soyuyla birleştirmeye çalışarak geçirir. İşte bunun için enfiye kullanır ya da sigara içer ya da oy vermek isterler.

20 Ekim 2022 Perşembe

WİLLİAM FAULKNER "DÖŞEĞİMDE ÖLÜRKEN"

 #WilliamFaulkner 📚 #DöşeğimdeÖlürken

#Faulkner 📖

Özgün adı "As I Lay Dying" olan "Döşeğimde Ölürken" Nobel Edebiyat ödüllü Amerikalı modernist yazar William Faulkner’ın 1930’da yayımlanan romanıdır.  

59 bölümden oluşan bu romandaki mekan, yazarın kurgusal bir mekân olarak tasarladığı Yoknapatawpha bölgesidir. 

Bilinç akışı ve iç monolog tekniğiyle aktarılan roman birçok farklı karakterin bakış açısından sunulmuş, birbirinin hayatlarını etkileyen insanların ve aile bireylerinin kişilik çarpışmaları ve vakalar geriye dönüş teknikleriyle sahnelerin birleşmesinden ortaya çıkarılmıştır.

Vefat eden annelerini, vasiyeti üzerine kendi ailesinin gömülü olduğu mezarlığa defnetmek üzere yola çıkaran Bundren ailesinin yolculukta başından geçen ve daha öncesinde yaşanan, kaderlerini etkileyen trajik olaylar her bireyin farklı bakış açısıyla yorumlanarak, hikayeye bir şekilde dahil olan birçok karakter tarafından aktarılır. Güney Amerika'daki eyaletlerde yoksul halkın yaşadığı zorlukları, kadın olmanın sıkıntılarını, aile kavramlarının önemini, bireysel mücadeleleri vurgulayan yazar dini inancın kişiler üzerindeki etkisini de birbirlerinin gözünden sunmuştur.



#altınıçizdiğimsatırlar 📝

* Tanrı yolları yolculuk için yaptı: işte ondan dolayı yolları yeryüzüne yatay yerleştirdi. Bir şeyin durmadan kımıldamasını isterse uzunlamasına yapar o şeyi, yol, at ya da araba gibi, ama bir şeyin konduğu gibi durmasını dilerse onu da dikey yapar, ağaç ya da insan gibi. Ve böylece Tanrı istemedi işte insanların yollarda yaşamasını, çünkü hangisi önce varır, sorarım; yol mu, ev mi? “Hiç evin yanına yol kondurduğunu bilir misiniz Tanrı'nın?" diyorum. Hayır, hiçbir zaman diyorum, çünkü yalnız insanlardır evlerini arabasıyla geçen her kişinin kapıya tükürebileceği bir yere kurmadan rahat edemeyen hiç, böylece hep tedirgin olur kalkıp başka yerlere gitmek isterler, Tanrı bir ağaç ya da bir ekin tutamı gibi oldukları yerde durmalarını dilediği halde. Çünkü eğer bir insanın durmadan kımıldayıp bir yerden bir yere gitmesini isteseydi Tanrı, uzunlamasına, karınüstü koymaz mıydı onu, bir yılan gibi? Öyle yapması gerekirdi.

* Yeryüzüne gelmemiz için iki kişi gerekiyor, ölmek icinse bir kişi yeter. Dünya böylece varacak sonuna.

* Gençken ölümün nasıl gövdenin doğal bir davranışı olduğuna inandığım aklıma geliyor; artık yalnızca bir zekâ işi olduğunu biliyorum -yoksunluk acısını çeken kişilerin zekâları. Nihilistler bunun bir son olduğunu söylerler; İncil'e inananlar ise bir başlangıç; gerçekte tek başına bir kiracının ya da bir ailenin bir evden ya da bir kentten başka yere taşımasından daha fazla bir şey değildir.

* Bu memleketin kötü yanı burada: her şey, hava, hepsi, olduklan yerde çok fazla kalıyor. Toprağımız da nehirlerimiz gibi: donuk, yavaş, sert; insan yaşantılarını da kendi amansız, düşüncelerle yoğun görünüşünde yaratıp biçimlendiriyor.

* Beni süzüyor: gözlerini duyuyorum. Sanki gözleriyle bana bir şeyler fırlatıyor. Böylesini kadınlarda daha önce de görmüştüm. Odaya acıma, derde ortak olma duygularıyla, elle tutulur gerçek bir yardım imkanıyla girenleri gözleriyle kovar, onları hiçbir zaman araba atından üstün tutmamış değersiz bir hayvana sarılırlar. Anlayışın ötesindeki sevgi dedikleri bu işte: bu gurur, yanımızda getirdiğimiz, ameliyat odalarına taşıdığımız, inatla, kızgınlıkla yeniden toprağa götürdüğümüz bu iğrenç çıplaklığımızı saklama isteğimiz.

* Zaman zaman insan düşünüyor. Bu dünyadaki üzüntüleri, tasaları; şimşek gibi herhangi bir yerden vurabileceklerini. Sanırım kişinin sığınağı ancak güçlü bir Tanrı inancı olabilir...

* İnsan zaman zaman düşünüyor böyle. Pek sık değil ama. Bu da iyi bir şey. Çünkü Tanrı onu iş yapsın, düşünmekle fazla zaman harcamasın diye yarattı., çünkü beyin var ya, tıpkı makine parçası gibi: bir yığın işkenceye dayanamaz. En iyisi hep bir yolda çalışması, günlük işleri yapması, bir parçanın gereğinden çok kullanılmaması.

* Kelimelerin bir şeye yaramadığını anladığım zamandı; kelimelerin söylemek istediklerine bile uymadıklarını.

* Doğduğunda anladım ki analık kelimesini böyle bir kelimenin olmasını isteyen biri bulmuş çıkarmıştı, çünkü çocuğu olanlar bu söz varmış yokmuş pek umursamıyorlardı. Korku’yu da hiç korkmamış kişilerin bulduğunu anladım; gurur’u hiç gururu olmayanların. Anladım böyle olduğunu.

* Dua etti benim için, günahı göremediğimi sanıyordu, benim de diz çöküp dua etmemi istedi, çünkü günahı kelimeler olarak görenlerin gözünde kurtuluş da kelimelerdir yalnızca.

* Yüzünde el etek çekmişliğin derin anlamı var.

* Yaşamak vadilerde başladı. Eski kokuların, eski hırsların, eski umutsuzlukların sırtında tepelere savruldu gitti. Onun için tepelere tırmanmalısın ki aşağı inebilesin.