19 Mayıs 2021 Çarşamba

MİCHEL DE MONTAİGNE "DENEMELER"

#MicheldeMontaigne 📖


#Montaigne 📖 #Denemeler 📝

Özgün adı Fransızca "Les Essais" olan Denemeler 16. Yüzyılda yaşamış olan Fransız Michel de Montaigne’nin ilk kez 1580'de yayımlanan tek eseridir.

Montaigne’nin denemeleri geniş bir öz anlatımdır. Yazarın 59 yıllık hayat serüveni boyunca edindiği bilgi, gözlem ve deneyimlerini kaleme aldığı eseri edebiyat dünyasına yeni bir terim olan "Deneme"yi kazandırır.

Dünya Edebiyatı'nda deneme türünün ilk örneğini teşkil eden eserde yazar, birey ve toplumla ilgili birçok konunun üzerinde durmuş, gelenek ve görenekleri, inançları sorgulamış, kendi varlığının derinliklerini gözlemleyerek, bu gözlemler neticesinde edindiği fikirleri aktarmıştır.

Yazarın kendi tecrübelerinden bahsettiği, yaşamının ve çağının kendine özgü profilini çıkardığı, kaliteli yaşam ve kaliteli düşünce amacıyla, çeşitli alıntılarla desteklediği eser 107 denemeden oluşur. Montaigne bu eserini 1570 yılından sonra yazmaya koyulmuş, ölümüne kadar da yazmayı sürdürmüştür. 

Denemeler'de insanla ilgili birçok konu yer almaktadır; düşünceler, duygular, davranışlar, hırs, kin, öfke, merhamet, mutluluk, okuma, yazma, eğitim, felsefe gibi çeşitli konular yazarın ben dili ile bize aktarılmıştır. Antik Yunan ve Roma dönemlerinden yapılan alıntılara, olaylara, anekdotlara, aforizmalara sık sık yer verilmiştir. 

Montaigne, bizlere gündelik hayatımızı, deneyimlerimizden yararlararak; duygularımızı, düşüncelerimizi, yeteneklerimizi göz önünde bulundurarak, bize bahşedilen hayatı doğanın öngördüğü biçimde yaşamamızı salık verir. 

Denemeler, bir düşünceler zinciriyle kendi benliğimizin arayışında yolculuğa çıkmanın önemini bize aktarır.

René Descartes, Montaigne’in dağınık düşüncelerini, Batı rasyonalizminin kurucu elementi olan "Cogito; ergo sum" “Düşünüyorum, öyleyse varım” felsefi sözüne bağlamıştır.

#Denemeler 📖

ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* Onurunu kırdığımız insanların eline intikam fırsatı geçip kaderimiz iki dudakların arasında olduğunda, onların yüreklerini yumuşatmanın en bilinen yöntemi kendimizi acındırıp merhametlerine sığınmaktır.

*Stoacılar acı çekenlere yardım edilmesini isterler ama kişinin onların acılarını paylaşacak kadar yumuşamasından hiç hoşlanmazlar.

* Yürekte merhamet hissetmenin insan ruhundaki hoşgörü, iyilik ve yumuşaklıktan kaynaklandığı ve bu özelliklerin de kadınlar, çocuklar ve alt tabaka insanlar gibi daha zayıf tabiatlı kesimlerde daha yaygın olduğu pekala söylenebilir; buna karşılık, gözyaşlarını ve hıçkırıkları hor görerek sadece cesaretin ve kutsal imgesi karşısında diz çökmek, erkeksi ve inatçı sertliğe değer veren ve onu onurlandıran güçlü ve acımasız bir ruhun göstergesidir.

* İnsanın olağanüstü derecede anlamsız, değişken ve öngörülemez bir varlık olduğu ve onun hakkında kesin ve tek tip bir hüküm oluşturmanın zorluğu tartışılmaz bir gerçek.

* Şairler önce yedi oğlunu, hemen sonra yedi kızını kaybeden zavallı Niobe'yi en sonunda taşa dönüşmüş olarak hayal ederler.

"Acıdan taş kesti"

(Ovidius "Dönüşümler")

* Doğrusu bir acının en uç noktasına ulaşması için tüm ruhu ele geçirmesi ve onun hareket etme serbestliğini tamamen yok etmesi gerekir. Çok kötü bir haber aldığımızda kendimizi tutulmuş, felç olmuş ve en küçük bir hareketi yapmaktan aciz hissetmemiz işte bu yüzden; ardından ruhumuz kendini gözyaşlarına ve iniltilere bırakınca özgürleşmiş, kurtulmuş, kendine gelmiş ve normal haline dönmüş görünür:

"Ve acısı en sonunda sesine geçit verdi."

(Vergilius "Aeneas Destanı")

* "Küçük acılar gevezedir, büyüklerse dilsiz."

(Seneca "Hippolyte")

* Verdiğimiz bir söze, ettiğimiz bir yemine gücümüzün ve imkânlarımızın ötesinde bağlı kalmalıyız, zira olaylar ve koşullar her zaman bizim kontrolümüz altında değildir ve gerçekte biz sadece irademizin efendisiyiz.

*  "Bütün iyi özellikler asla tek bir kişiye verilmemiştir."

*'Sahte sohbet sessizlikten daha az dosttur!

* "Tanıdığımız bir köpeğin yanında olmak, dilini bilmediğimiz bir adamın yanında olmaktan iyidir."

(Aziz Augustine "De Civitate Dei")

* Yaratıcılığın deposu hafızanınki kadar geniş değildir.

* "Aylaklık bizi bin tane tuhaflığa iter"

(Lucanus "Pharsalia")

* "Her yerde olan hiçbir yerde değildir.”

(Martialis "Epigramlar")

* Hiç bir amacı olmayan ruh kaybolur gider, çünkü her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır.

*Tıpkı özleri aşırıya kaçtığında bitkilerin boğulması ya da yağları fazla geldiğinde lambaların sönmesi gibi, aşırı öğrenim ve ezber bilgi üst üste yığıldığında, zihinde de bunun aynısının yaşandığını, çünkü aşırı büyük bir çeşitliliğin tutsağına dönüşen zihnin bir noktadan sonra kendini kurtaramadığını ve bu yükün altında ezilip iki büklüm olduğunu söylemeyi çok isterdim, ama gerçekte yaşanan bunun tam tersi, zira zihnimiz doldukça genişleyen bir yapıya sahip.

* Kafasını öylesine güçlü, öylesine yüce yabancı beyinlerle meşgul ediyor ki, onlara yer açmak için kendisininkinin elbette ki büzüşmesi, sıkışması, küçülmesi gerekiyor.

* Herkes kendini sorguladığında derin arzularının başkalarına zarar verecek şekilde doğduğunu ve oradan beslendiğini görecektir.

Bunu düşünürken aklıma birden doğanın genel kuralından hiç sapmadığı geldi, çünkü doğacılar her türün doğum, gelişim ve çoğalma sürecinin başka bir türün zararı ve yıkımı pahasına gerçekleştiğini söylüyorlar.

* Sağlam doğmuş bir zihnin huzur ve tatminiyle, düzgün bir ruhun kararlılık ve özgüvenine bağlı olan bir hayatın mutluluğu, ömür piyesinin en son - ve hiç kuşkusuz en zor - perdesini nasıl oynadığını görmediğimiz bir kişiye asla atfedilmemelidir.

* Kaderleri insanlara ne kadar güzel bir yaşam sunarsa sunsun, onların bu dünyadaki son günlerini görmeden mutlu öldüklerini söylemek imkansızdır.

* "Bir insanın daima son nefesini vermesini beklemek gerekir ; ölmeden ve yakılmadan önce onun mutlu olduğunu söylemek imkansızdır."

(Ovidius "Dönüşümler")

* "İnsan memnunsa bugünden

Neden korksun ki gelecekten."

(Horatius "Carmina")

* Bana öyle geliyor ki, çabuk ve anlık tepki vermek daha ziyade zekayla, ağır ve oturaklı bir hüküm vermekse muhakeme yeteneğiyle ilgili bir özellik. Ancak iyice hazırlanacak zaman bulamadığı için dut yemiş bülbüle dönenle, çok vakti olmasına rağmen bundan güzel konuşmak için istifade edemeyen kişi aynı konumda bulunuyor.

* Yaşanan deneyimler bize gösteriyor ki bu savaşçı şehirde ve diğer tüm benzerlerinde , eğitim yürekleri sertleştirip güçlendireceğine, daha yumuşak ve kırılgan yapıyor. Bugün dünya üzerindeki en güçlü devlet Türklerinki ve Türkler silahları sevdikleri ölçüde ilim irfan işlerine uzak duran bir halk. Romalılar ilimde ilerlemeden önce daha cesur olduklarını düşünürüm. Günümüzdeki en savaşçı uluslar en kaba ve en cahil olanları.

* İyilik duygusuna sahip olmayan birinin icra ettiği bütün ilimler zararlıdır.

* Adalet beklediğimiz insanlardan umalım ki bilgiyle olduğu kadar akıl ve sağduyuyla da donanmış olsunlar. "Hayat için değil, okul için öğreniyoruz"(Seneca , Ahlaki Mektuplar). Bilgi zihne iliştirilmemeli, onunla bütünleşmeli; bilgi zihni ıslatıp gitmemeli; onun içine işlemeli. Ve bu bilgi kişiyi değiştirmiyor, kusurlarını iyileştirmiyorsa, onun bir kenara bırakılması kesinlikle çok daha iyidir, zira bilgi tehlikeli bir silahtır ve onu tutan el zayıfsa ya da onu kullanmayı bilmiyorsa sahibini yaralayabilir. "Bu yüzden hiçbir şey öğrenmese daha iyi olurdu."(Cicero, Tusculanae Disputationes)

* Akıl yürütme tek başına bilgiden daha önemlidir, çünkü bilgi olmadan da hüküm verilebilir ama akıl yürütme becerisi yoksa bilgi bir işe yaramaz.

* "Bilgeliğe sahip olmak yetmez, ondan istifade etmek gerekir."

( Cicero " De Finibus Bonorum Et Molorum")

* Tek yaptığımız başkalarına ait fikirleri ve bilgileri depolamak. Oysaki onları özümsememiz, kendimiz yapmamız gerekir. Doğrusu biz ateş istemek için komşusunun evine giden ama orada güzelce yanan büyük bir ateş bulunca, ısınmak için orada kalıp kendi evine ateş götürmeye geldiğini unutan kişiye benziyoruz. İçindekileri sindirip bizden bir parçaya dönüştürmedikten sonra etle dolu bir mide neye yarar?

* "Önemli olan konuşmak değil, (gemiyi) yönetmek"

(Seneca "Ahlâkî Mektuplar" (Lafla peynir gemisi yürümez)

* "Başkalarına konuşmayı öğrendiler, kendi yüreklerine değil.”

(Cicero "Tusculanae Disputationes")

* Okuyup beğendiğim kitapların orasından burasından cümleler topluyorum; hayır, bunu onları saklamak için yapmıyorum, çünkü saklayacak hafızam yok; onları buraya taşımak için yapıyorum ve doğruyu söylemek gerekirse, burada bana kendi yerlerindekinden daha fazla ait değiller. Sadece şimdinin ilmiyle meşgul olduğumuzu, ne geçmişte var olmuş ne de gelecekte var olması muhtemel ilimle ilgilendiğimizi düşünüyorum. Ama en kötüsü de, öğrencilerin ve çırakların daha sonra kendilerini geliştirmemeleri ve bilgiyi beslememeleridir ki bu durumda bir gösteriş, ötekini oylama ve hesap tutma aracı olmaktan öte işlevi kalmayan ilim, hesaplama pulu olarak kullanılmaktan başka bir işe yaramayan, değersiz bozuk para gibi elde dolaşıyor.

* Asılında sorgulanması gereken kimin daha çok öğrendiği değil, kimin daha iyi öğrendiğidir.

*Bilgileriyle büyük olan filozoflar eylemleriyle daha da büyüktüler.

 * İç mahkemesinde beraat edemeyerek,

çeker her suçlu ilk cezasını."

(Juvenal , Saturae)

* "Zamanın saldırıları bedeni çökertince,

uzuvların gücü tamamen tükenince,

başlar muhakeme topallamaya,

dil ve zihin saçmalamaya."

(Lucretius , Evrenin Yapısı)

* Zaman bilgi ve deneyimlerini gerektiği gibi kullananların yaşları ilerledikçe kendilerini daha da geliştirmeleri pekâlâ mümkündür, ama canlılık, çabukluk, dayanıklılık ve diğer birçok temel özelliğimiz gençlikteki gibi kalmıyor zaman içinde sararıp soluyor.

* Sezar'ın dediği gibi: "Çünkü bilmediği, tanımadığı yeni bir durum karşısında daha büyük bir güven ve daha derin bir korku hissetmek insanoğlunun doğal ve yaygın bir hatalığıdır."

( Sezar , De Bello Civili)

* İnsani arzu belirsiz ve değişken; ne bir şeyi muhafaza etmeyi biliyor ne de münasip bir biçimde zevklenmeyi. İnsan bu durumun sahip olduğu şeylerdeki bir eksiklikten kaynaklandığını düşünüyor ve hiç tanımadığı, hiç anlamadığı ama arzuladığını zannederek onurlandırdığı ve saygı duyduğu şeylerin peşine düşüp eğer ruhunu onlarla tıka basa doldurursa mutlu olacağını sanıyor.

* "Yaşamak için gereken, neredeyse, her şeyin,

önlerine konduğunu gördü tüm ölümlülerin.

Kudretliler yüzüyordu zenginlik ve onur içinde,

ve gururlanıyorlardı çocuklarının iyi şöhretiyle.

Yine de yoktu ruhunun derinlikleri ürpermeyen,

sahip olduklarına rağmen yüreği hiç ezilmeyen!

Anladı ki esas sorun kabın kendisinde,

zira her şeyin en iyisini koysan da içine,

Kap onu çürütüyorsa, ne çare!"

( Lucretius , Evrenin Yapısı)

* "Kaçmaya görsün arzumuzun nesnesi bizden,

Dünyanın merkezi o oluverir hemen,

Ama onu elde etsek de bu bize yetmez,

İnsanın sahip olma ihtirası hiç bitmez."

(Lucretius, Evrenin Yapısı)

* Hiçbir şeyden tatmin olmamamız ve tutkuyla hayal gücünün etkisi altında neye ihtiyacımız olduğunu ayırt etmeyi başaramamamız kusurlu olduğumuzun en önemli kanıtı değil mi?

* Şayet arada sırada kendimizi inceleme, başkalarını kontrol ederek ve kendi dışımızdaki şeyleri tanıyarak geçirdiğimiz zamanı kendi kendimizi irdelemek için kullanma zahmetine girseydik, tüm iç dünyamızın ne kadar kırılgan ve kusurlu parçalardan oluştuğunu kolayca hissederdik.

* Ruh ne kadar güçsüz olursa , iyi şeyler kadar kötü şeyleri yapma kapasitesi de o denli düşük olur.

* İnsanın ihtişama karşı duyduğu hevesin erdeme karşı duyduğundan çok daha fazla olduğu o kadar doğru ki.

( Juvenal " Saturae")

* Sokrates’e göre çocuklarına güzel bir isim koymak anne babaların önemli bir görevidir.

* Ne kadar çok çeşit otu karıştırırsak karıştıralım toplamına "salata" deyip geçiyoruz.

* Akıl bize daima aynı yolu izlememizi emreder, ama adımları her zaman aynı şekilde atma mecburiyeti yoktur.

* "Derim ki, ölümlüleri o tatlı sesiyle büyüleyen şöhret,

çok güzel gözükse de bir yankıdan bir rüyadan ibaret!

Hatta bir rüyanın üfleyince dağılıp gidecek gölgesi o."

(Torquato Tasso " La Gerusalemme Liberata")

* Hiçbir sıfat bizi eksiksiz ve kusursuz bir biçimde tanımlamaz.

* Doğruyu söylemek gerekirse davranışlarımızın çoğu maskeden başka bir şey değildir.

* "Gerektiğinden fazla bilge olmayın: Ölçülülükle bilge olun."

(Aziz Pavlus)

* "Ben böyle yapıyorum; siz bildiğiniz gibi yapın."

(Terentius " Heautontimorumenos")

* Eğer bir uşak görevini gayet iyi yapıyorsa iffetli olup olmadığıyla fazla ilgilenmiyorum; katırcının aptal olacağına kumarbaz olmasını yeğliyorum; inançsız bir aşçıyı beceriksiz olana tercih ediyorum. Dünyaya ne yapılması gerektiğini söylemek gibi bir niyetim yok: Bunu yapan yeterince insan var zaten. Ben sadece kendimle ilgili konularda nasıl davrandığımdan bahsediyorum.

* "Üzerine koyulan ağırlığın terazinin kefesini kaçınılmaz olarak alçaltması gibi, apaçıklık da zihni geliştirir."

(Cicero " Academica")

* Tehlike ve zorluklara göğüs germeyen oradan gelecek onur ve mutluluklarda hak iddia edemez. Çok kudretli olmanın acınacak tarafı, her gelenin önünüzde eğilmesidir: Yazgınız sizi toplumun ve dostlarınızın çok uzağına fırlatır. Herkese önünüzde diz çöktürebilme kolaylığı, istediğiniz her şeyi yapabilme rahatlığı aslında her türlü zevkin düşmanıdır: Sizinki yürümek değil kaymaktır; yaşamak değil uyumaktır. Her şeye muktedir bir insan hayal etmek, onu dipsiz bir uçuruma fırlatmaktır: Engellemeler ve direnişi bir sadaka gibi sizden talep etmek zorunda kalacaktır. Çünkü varoluşun ve mutluluğun anlamı ancak mahrumiyetle anlaşılır.

* Doğal bir biçimde gelen her şey hem adil hem de dertsizdir.

* Ruhumuzu kışkırtmak için sebebe ihtiyaç yok: Başı sonu belirsiz bir fikir ona komuta ediyor ve onu harekete geçiriyor.

* Kötülük tartışmaya girince iyice çileden çıkar.

* Evinde kendisiyle baş başa kalabileceği, kendisiyle konuşabileceği, içine saklanabileceği bir yeri olmayan kişi bana göre tam bir zavallıdır.

* Derin düşünmek, kendini incelemeyi bilen ve kendini tüm benliğiyle bu amaca adayan biri için önemli ve zengin bir çalışmadır: Ben zihnimi doldurmak yerine kendimi biçimlendirmeyi tercih ederim. İnsanın, sahip olduğu zihne göre kendi düşüncesiyle haşir neşir olmasına dayanandan daha kolay ve daha güçlü bir meşgale yoktur: En yüce insanlar onu kendilerine sürekli bir meşgale yaparlar çünkü onlar için "yaşamak düşünmektir."

* Hayat eşitsiz, düzensiz ve çok biçimli bir devinim. Bu insanın kendi kendisinin dostu ya da daha da zoru efendisi olması değil, kölesi olması demek; olduğu şey olmayı aralıksız bir şekilde sürdürmesi, kendi eğilimlerinin -onlardan asla kurtulamayacak ve onları değiştirmeyecek şekilde- tutsağı olması demek.

* Hem gençlik hem de yaşlılık hakkında konuşabilirim, çünkü her ikisini de tanıyorum ama bana öyle geliyor ki yaşlılıkta ruhlarımız gençliktekinden daha rahatsız edici hastalıklara ve dertlere maruz kalıyor. Bunu gençken de söylüyordum ve benimle dalga geçiyorlardı, çünkü o zamanlar henüz sakalım çıkmamıştı; aynı şeyi bugün de söylüyorum ve gri sakalım bana otorite kazandırıyor: Karakterlerimizin zorlu olmasını, etrafımızdaki şeylere karşı duyulan bıkkınlığı " bilgelik" olarak adlandırıyoruz.

* Sahnenin üzerinde herkes rolünü oynayabilir ve kendini namuslu bir insan gibi gösterebilir, önemli olan insanın içinde, yüreğinin derinliklerinde, her şeyi yapmaya izninin olduğu ve her şeyin gizli kaldığı o yerde derli toplu olmasıdır. Sonraki mertebe insanın bunu kendi evinde, nasıl yaptığı konusunda kimseye hesap vermesi gerekmeyen, hiçbir şeyin dış etkiye tabi ya da yapay olmadığı gündelik işlerinde de sürdürmesidir.

* Kendimizden başka kimsenin bilmediği özel bir iç yaşama sahip olan bizlerin, davranışlarımız için mihenk taşı vazifesi görecek bir iç model oluşturmamız ve ona bağlı olarak da kendimizi kâh kutlamamız, kâh kınamamız gerekiyor.

* Bir bilge her konuda bilge değildir, ama yetenekli bir kişinin yeteneği her konuda, hiç bilmediği konularda bile geçerlidir.

* Dünya hiç durmadan inip kalkan bir tahterevalliden başka bir şey değil.

* "Bize en çok yakışan en çok bize ait olandır."

(Cicero , De Officiis)

* İrade ve arzular kendi yasalarını kendileri yapıyor, ama eylemler kamusal otoritenin yaptığına uymak zorunda.

"Aklını kullansmayan ruhunun çalkantılarını kullanır."

(Cicero , Tusculanae Disputationes)

* Samimiyet ve hakikilik kaç asır geçerse geçsin kendilerine hep baş köşede yer bulacaklardır.

* Türkler tarihçilerin anlattığına göre kader ve önceden belirlenmiş alınyazılarının değişmezliğine o kadar inanırlar ki, göründüğü kadarıyla bu onların tehlike karşısında kendilerini güvende hissetmelerine katkıda bulunur.

* Bilge kişiler, genç adamın hayata hazırlanması, ihtiyarınsa artık hayattan istifade etmesi gerektiğini söylüyorlar. Bizde gördükleri en büyük kusur ise arzularımızın sürekli olarak gençleşmesi. Hayata sürekli olarak en başından başlayıp duruyoruz.

* Romalılar kolonilerini şu şekilde kuruyorlardı: Şehirlerin aşırı şiştiğini hissettikleri anda nüfusun en lüzumsuz kısmını fethettileri ülkelere gönderiyor ve bu insanları oralara yerleştirip toprakları işlemelerini sağlıyorlardı.

* Hastalıklar ve bedenlerimizin içinde bulundukları durumların aynısı devletlerde ve hükümetlerde de görülüyor: Krallıklar ve cumhuriyetler tıpkı bizim gibi doğuyor, gelişiyor ve yaşlılıktan solup ölüyorlar.

* Ölüm karşısında cesurca davranma biçiminin en üst ve en doğal derecesi, ona sadece huzursuzluğa kapılmadan değil, aynı zamanda herhangi bir endişe hissetmeden ve o an gelene dek hayatın normal akışını her zamanki rahatlıkla sürdürerek bakmaktır.







2 Mayıs 2021 Pazar

JOHN MİLTON "KAYIP CENNET"

 #JohnMilton 📚 #KayıpCennet 🍎 

John Milton, Kayıp Cennet (Paradise Lost) isimli epik şiirini 17. yüzyılda yazmıştır.

İngiliz şair John Milton (1608-1674), şiirlerinin konuları itibariyle hem de epik, serbest vezinle yazılmış olmalarından dolayı, körlüğü de hesaba katılarak, kendi zamanının Homeros’u olarak adlandırılmıştır.

Siyasi tercihinin bir sonucu olarak hapiste yatan ve orada kör olan şairin, dini bir mit olan Adem ile Havva’nın cennetten kovuluşunu ele aldığı, epik tarzda yazdığı Kayıp Cennet en önemli eseridir. 

Şair, bu mitte Şeytan’ı demokratik bir karakter olarak ele almasıyla eleştirilmiştir. Daha sonra da bu şiirin devamı sayılabilecek olan, Ademle Havva’nın tekrar cennete dönüşlerini anlatan Cennet Yeniden’i (Paradise Regained) yazmıştır. 

Kafiyesiz ve  on iki bölümden oluşan bu manzum destanın konusu Musevi ve Hıristiyan  anlayışına göre İnsanın ortaya çıkışı, melek Lucifer yani Şeytanın Âdem ve Havva’yı  yoldan çıkarması, Âdem ile Havva’nın Cennet'ten çıkarılışı ve Mikail’in öğütlerini anlatmaktadır.

Eserde Tanrı, monarşiyi; Şeytan ise hükümdeki yeniliği temsil etmektedir. Havva’yı narsisist  bir karakter olarak yansıtan yazar onun cinsiyetini öne çıkaracak yorumlardan da kaçınmamıştır.   Âdem ise Havva’ya olan aşkının Tanrı aşkına üstün gelmesiyle yasağı çiğnemiştir.

Eser, Şeytan'ın kendisi gibi isyan eden konseyi toplayarak fikir alışverişinde bulunmasıyla başlar. Ardından insanların temsilcilerini bulması, yılanının içine girerek Havva’yı baştan çıkarıp yasak meyveyi yedirme çabası ve insanların atalarının Cennet’ten kovulmasıyla gelişen olay örgüsü insanların tövbe etmesi sonucu melek Mikail’in Tanrı'nın emri üzerine gelip Âdem’e "Kabil'in Habil'i öldürmesi, Nuh Tufanı, Babil Kulesi" gibi gelecekte olan olayları göstermesi ve çocuklarına iletmesi gereken uyarıları vermesi ile sona erer.


ÖZET  📖

Eserde, Şeytan'ın isyankarlığı neticesiyle Cennet'ten kovuluşu ve intikam için insanoğlunu kandırıp itaatsiz olmalarına neden olup Cennet'i kaybetmeleri ve  düşüşünün temel nedenleri anlatılır. 

Şeytan'ın Tanrı’ya isyan ederek yanına çektiği bir sürü Melekle birlikte ve Tanrı’nın emriyle cennetten kovuluşu, yılan şekline girerek Hz. Havva'yı kandırması konu edilir.

Şeytan, Cennet’in tekrar ele geçirilmesi için kendisiyle birlik olanlarla planlar yapar. Adem ile Havva’nın mükemmel şekillerine ve mutlu tavırlarına hayran kalır ama onları düşürmeye kararlı olur. İnsanlara itaati için yasaklanan meyveden yemelerinin cezası ölümdür ve bu kuralı bozmaları için onları kışkırtmaya karar verir. Şeytan çeşitli kurnazlıklar, hileler düşünerek Dünyanın çevresini dolaşır ve uyuyan yılanın içine girer. Adem ve Havva sabah olunca işlerine bakarlar, Havva değişik yerlerde çalışmalarını tavsiye eder; Adem buna razı olmaz ve düşmanlarının Havva’yı yalnız bularak zarar verebileceğini söyler. Ama Havva kendi gücünü kanıtlamak ister ve ayrı çalışmalarında ısrar edince Adem kabul eder. Yılan Havva’yı yalnız bulunca gizlice yanına yaklaşarak önce seyreder, sonra tüm diğer yaratıklardan üstün olduğunu söyleyerek över Havva’yı. Havva onun konuşmasını duyunca onun insan gibi konuşmayı nasıl ve ne zaman öğrendiğini sorar; Yılan ona bahçedeki bir ağacın meyvesinden yiyerek hem konuşma öğrendiğini, hem de mantık sahibi olduğunu söyler. Havva ondan kendisini o ağaca götürmesini ister ve oraya gidince bunun kendilerine yasak edilen Bilgi Ağacı olduğunu görür; Yılan bütün inandırıcılığını kullanır ve sonunda Havva’yı ikna ederek yasak meyveden yemesini sağlar. Havva meyvenin tadından hoşlanır ve bunu Adem’e söyleyip söylememe konusunda tereddüt eder; sonunda ona da bu meyveden götürür ve onu neden yediğini anlatır. Adem önce şaşırır, onu kaybettiğini düşünür ve onu çok sevdiğinden, ölse de kalsa da onunla beraber olmak için yasağa rağmen o da meyveden yer. İkisi de aynı etkinin altında kalırlar; önce şehvet sonra utanç içine düşerler, çıplaklıklarını örtmek isterler; sonra ihtilafa düşerek birbirlerini suçlarlar. 

Adem pişmanlık duyup Tanrıdan günahlarının affını istemeleri gerektiğini anlar. Tanrı , onların tövbelerini kabul eder ama artık Cennet'te kalamayacaklarını söyler; onları oradan çıkarmaları için bazı meleklerle Mikail’i yanlarına gönderir. Mikail, Adem’e gelecekte ne yapacağı da bildirilecektir. Mikail, tufana kadar neler olacağını gösterir ve öğüt verir.

#KayıpCennet 📖

ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* İnsanoğlunun ilk başkaldırışı ve ölümcül tadı olan
Yasak ağacın meyvesi, dünyaya ölüm ve üzüntü getirdi.

* Dünya ve cennet, başlangıçta,
Kaostan meydana geldi

* Şimdi ıstırap çektiren hem yitik saadet
Hem de bitmeyen acı mevcut.

* Berbat bir zindan, her taraftan çepeçevre
Heybetli bir ocak yanıyor; ancak bu yangında
Işık yok, ışıktan ziyade karanlık peyda
Karanlık sadece kedere kulluk ediyor
Gam yöreleri, hüzünlü gölgeler, sükun ve huzurun barınamadığı yerde
Umut asla göstermez kendini

*O isyankârlar için Sonsuz Adalet, bu mekanı hazırlamıştı:
Mahpushaneleri emredildi burada
Zifiri karanlıkta paylarına düşen belliydi
Tanrı'dan ve cennetin ışığından çok uzak

* Düştükleri mekândan ne kadar da başka
Birlikte düştüğü yoldaşları afalamış
Sellerle, girdaplarla ve çalkantılı yangınlar
Kısa zamanda kavramakta ve debeleniyor yan tarafa
Bir yanda iktidarı, diğer yanda suçu

*"Bu dehşet verici felaketin üstesinden nasıl gelinir,
Umuttan kendimize ne takviye edebiliriz
Yoksa umutsuzluktan ne gibi bir akıbet gelir."
Böylece Şeytan en iyi ahbabıyla konuşur

* Başkalarına fenalık yapmak niyetindeydi ve hiddetli görürdü,
Onun kötülüğü nasıl da hizmet etti sonuçlar doğurma yolunda,
Sonsuz iyilik, zarafet ve merhamet sunarken insanoğluna
Karışıklık, gazap ve intikam akıttı.

* Yer ve zamanla değişmeyen bir zihin
Cennet'i Cehennem, Cehennem'i de Cennet kılabilir.

*Kendi seçimimde
Saltanat yapmak Cehennem de olsa, hırsa değer

* Cehennem'de saltanat sürmek Cennet'te hizmet etmekten daha iyidir.

* Ortadan kalktı isimleri ve silindi ayaklanmalarıyla
Hayat Kitabı'nda da yer almıyorlardı bundan böyle.

* Bundan ziyade artık kendi çıkarlarımızı düşünelim, hayatımızı yaşayalım bu geniş zamanda
Kimseye açıklama yapmayarak özgür olarak,
Köle gibi bu boyunduruk altında sürmez yaşam, özgür olmalıyız.

* Böyle fena bir niyet ancak şer dolu bir dipten çıkabilirdi zaten,
Bir tarafta insanlık ırkını birbirine katacak diğer tarafta ise,
Dünya'yı Cehennem'e mi dönüştürecek Yüce Yaratıcı'nım yapabileceklerine rağmen?

*Yazıklar olsun insanoğlu sana! Şeytan lanetlenmiş şeytanla güçlü bir uyumda; umut var,
Yalnızca mantıklı yaratıklarla anlaşamaz, Tanrı'nın barış bildirmesi ve Cennet'ten lütfu için,
Ama hala kin, dalavere ve çekişme içerisinde yaşıyorlar,
Aralarında sürer zalim savaşlar, Dünya'yı ziyan edip, yıkıp geçiyorlar birbirlerini:
Gece ve gündüz yıkılmasını bekleyen, korkunç hasımları yokmuş gibi sanki


* Ama şunu bil, ruhta mantığa hizmet etmekte olan birçok nitelik bulunur;
Bunların arasında merak ta bulunur, beş duyu organı haricinde, hayali oluşturur,
Mantık tasvip ettiğimiz yahut etmediğimiz şeylerin çerçevesidir,
Fikir ve bilgi akışında bulunur bizim için, mahrem hücresine gider,
Geri kalanın icabına tabiat bakar.

* Erdem başarısızlığa uğrarsa, güç ve kuvvet te başarısızlığa uğrar, cesur görünmesine karşın,
Yenilmez görünmesine karşın, aciz olduğu çıkmaz mı ortaya?

* Tanrı'nın buyruklarına ya da Tabiat'ın buyruklarına uymayı esaret olarak adlandırırsın,
Tanrı da Tabiat ta aynı şeyleri arz etmekte, en değerli olan,
Diğerlerinden üstün olan hükmeder, yönetir.
Akılsızlara, değerli olana isyan edene hizmet etmektir köle olmak

* Konuşmanın ve sükûnetin zamanı ayrıdır, her bir söz, her bir hareket ona göre oluşur

* Bağlılığını ihlal etti insan, başkaldırdı ve itaatsizlikte bulundu:
Cennet yabancılaşmış, arada mesafeler var ve isteksiz,
Öfke ve sitem hakim, yargı verildi, bu dünya, dünyaya acı ve günah,
Ve ölümün gölgesini getirdi, üzücü görev! Truva duvarından firar ettiği için,
Düşmanına sinirlenmiş haşin Achilles'in hiddetinden daha yiğitçeydi bu durum


* (YASAK ELMA)

Tatlı söze kanan kadın milletinin günahına erkeğini ortak edişi

(Yılan kılığına giren Şeytan)

Kendi yöntemiyle sağa doğru yanaştı. Tıpkı becerikli bir dümencinin,

Rüzgarlı havada gemisinin dümenini kırması gibiydi,

Değiştirdi ıstırap veren kuyruğunu, Hz. Hava'ya bir çelenkmiş gibi göstermeye çalıştı

....

Tüm kederimizin kaynağı olan yasaklı ağaca getirdi

.....

"Bundan kolay bir şekilde sakınırsan, iyi ve kötüyü nasıl ayırt edeceksin?

Bu yüzden zarar vermez Tanrı sana, korkmana gerek yok itaat etmene de gerek yok"

....

(Hz. Havva'nın Şeytanın tatlı sözlerine kanışı)

"İyi, kötü, Tanrı, ölüm, kanun ve ceza konusunda cahilken neyden korku duyarız?

Bütün her şeye ilaç, ilahi bir meyva bulunmakta, göze hoş gözükmekte,

Erdeme ve akla davet ediyor insanoğlunu,

Engel olan şey nedir vücudumu ve bedenimi beslememe?"

Söyledi bunları ve hızlıca uzattı elini, ulaştı meyveye, yedi,

Yeryüzü yarayı hissetti, iç çekti Tabiat işlerinde,

Kederin ve her şeyin yitişi için bir sinyaldi bu.

....

(Hz. Havva'nın Hz. Âdem bensiz başkasıyla olur korkusuyla günahına ortak edişi)

Ölümü düşünmek! Doğrulandı ki madem, Âdem kedere de mutluluğa da benimle ortak olmalı,

Onu çok seviyorum, göğüs gererim onunla ölüme, o olmadan yaşam olmaz

.....

"Sana da aldım, sensiz olmazdı, canım sıkılırdı paylaşmasaydım seninle"

....

(Hz. Âdem'in her şeyi bir kenara atıp kadının cazibesini yeğlemesi)

Hz. Âdem dinledikten sonra sonu ölümcül olan,

Yasağın çiğnendiğinin farkına vardı, şaşırmıştı

.....

"Katı yasağı nasıl çiğnedin? Meyve yasağını çiğneyerek,

Lanetlenmiş bir düşmanın hilesi tarafından oyuna getirildin,

Ben de dağıldım seninle, karar kesindir ölmek!

Sensiz nasıl yaşarım yoksa! Nasıl bırakırım hoş konuşmanı!

Yabani ormanda nasıl olurda terkedilmiş ve harap şekilde kalırım!

Tanrı bir tane daha Havva yaratsa, diğer kaburgamdan,

Kalbimden atamam seni kaybedişimi,

Hayır hayır! Hissederim ki Tabiat sürükler beni bağıyla,

Etten et, kemikten kemiğim olmuşsun, ayrı kalamayız asla kederde ve mutlulukta."

Böylece bunları söyledi ve dehşete düştü, rahatsız oldu çaresiz oluşlarını görerek

....

Hz. Âdem'in sevgisi o kadar yüksekteydi ki, ölümü seçti,

Kışkırtıcı meyvenin dalını uzatıyordu ona özgür eliyle,

Vicdanı el vermedi yemek için, kadının cazibesine karşı koyamadı.

Acıyla yine titredi yeryüzü, İkinci kez inledi Tabiat,

Gökyüzü somurttu, şimşek homurdandı, ölümcül günahı tamamlamaktaydı kederli damlalar

.....

( Günah işlenince oluşan pişmanlık ve kadın ve erkeğin birbirini suçlaması)

Herkül gibi olan Şansın, kalkmıştı kötü kadın Delilah'ın dizinden,

Gücü kesilmiş olarak. Tüm erdemlerden yoksun, terk edilmiş gibiydiler

......

"Gözlerimizin açılmış olduğunu anlayarak, hem iyiyi hem kötüyü gördük,

İyi olan kaybetti, kötü olan ise galip geldi"

......

(Hz Havva'nin Hz. Âdem'i suçlaması)

"Cansız kaburgandan oluştum ben senin, gitmemi neden kesin olarak emretmedin bana?

Tehlikeyle girmemem için çok kolaydı ama itiraz etmedin,

İzin verdin ve onayladın. Güçlü ve kati bir şekilde döndürseydin beni,

Çiğnemezdim yasağı ve sen de buna ortak olmazdın."

.....

(Hz. Âdem'in Hz. Havva'yı suçlaması)

Hz. Âdem yanıtladı öfkelenerek; "Aşk mıdır bu? Sana yaptığımın karşılığı bu mu vefasız Havva?

Seni yitirince sensiz kalıp, yaşayabilirdim, ölümsüz olmanın mutluluğunu yaşardım,

Seninle ölmeyi seçmedim mi ama? Yasağı çiğnemenin günahını bana mı yüklersin?

Yeterince ciddi gelmeyen şekilde, seni sınırlandımdım, seni ikaz ettim, izah ettim sana,

Tehlikeyi önceden haber verdim, bekleyen sindi düşmanı anlattım,

Bundan ötesi de kuvvet kullanmak olur bu da özgür iradenin yer almadığı bir yer olurdu.

Ama sende bir güven vardı, hiçbir tehlikeyle karşılaşmayacak olmanı düşündüm,

Bunu düşünerek hata etmiş oldum, hiçbir kötülüğün sana gelmeyeceğini düşündüm,

Şimdi ben suçlananım ve hata sahibiyim.

Kadına fazlaca güvenildiğinde nelerin başa

gelebilebileceğinin farkına vardım böylelikle,

O sınırlandırılmadığında, başına bir şey geldiğinde, ilk önce suçlanacak olan erkektir."

......

(Ve böylece insanoğlu kadın erkek birbirine düşmesiyle Şeytanın galibiyeti..)

Karşılıklı suçlamalarına devam ettiler boşa zaman geçirerek,

Kendilerinde aramadılar suçu, beyhude tartışmanın ardı arkası kesilmedi.

* Tanrı, sadece hayvan, balık ve kuş üzerinde yönetimi verdi bize,
İnsan, insan üzerinde efendi olamaz

* İnsandaki akıl gizlendiğinde veya itaat edilmediğinde,
Bir kerede aşırı arzu ve kaynama tutkusu aklın yerine hükmetmeye başlar,
Ve özgür adamı köleliğe indirger.

* Gerçekleri öğrenmek için acı çekmek muhteşem bir zafer kazandırır

KAYIP CENNET  📚 'SÖZLÜK'  📚

* Beelzebub : Şeytanın yanına çektiği meleklerden biridir. Aslında Sineklerin Tanrısı anlamına gelir ve Yahudi’lerin bir puta verdiği isimdir.

* Lucifer :Şeytanın ilk adı Lucıfer’dır, düşmanlaşınca adı şeytan olmuştur.

* Briareos : Antik mitolojide Titanlar Savaşında Zeus’un tarafında yer alan yüz kollu devler.

* Typhon : Mitolojiye göre Gaia ve Tartaros’un oğludur. Yüz başlı bir devdir. Gaia Zeus’a karşı Typhon’u kışkırtır

* Leviathan : Kutsal Kitap’ta Eski Ahit’te Eyüp kısmında adı geçen deniz canavarı

* Stygian : Yunan mitolojisinde, ölülerin ruhlarını Hades’e taşıyan nehrin adından gelmektedir.

* Vallombrosa : Floransa yakınlarında ünlü bir vadi.

* Orion : Aeneid’de Fırtınalı takımyıldızı.

* Busiris: İsrailoğullarını Kızıl Deniz’e kadar takip edip, Musa’nm asasıyla denizler altında kalan zalim kral.

* Goshen halkı : İsrailoğulları

* Kerubimi : Adem ile Havva’nın düşüşünden aonra insanlar girmesin diye cenneti beklemişlerdir. Rütbe olarak serafimlerden sonra gelir.

* Amram’ın oğlunun : Hz. Musa

* Molek : Bir zamanlar İsrailoğulları bu cehennem tanrısına tapmışlardı ve öfkesini yatıştırmak için ona çocuklar kurban etmişlerdir.

*Ammonlular : İsrailoğullarının nefret ettiği bir halk. İsraıioğulları Ammon soyunu etmiştir.

* Rabba :Ammonluların başkenti.

* Amon : Ölü Deni’in doğu tarafi. Şimdi Ürdün toprağı.

* Hinnom : Cehennem Vadisi

* Aroer : Amon nehri üzerinde

*:Nebo : Kuzey

* Sittim : Ürdün’ün doğusunda

* Bakalim : Bir Asur tanrısı

* Ashtaroth : Ortadoğuda savaş ve bereket tanrısı

* Temmuz : Babil’in bitki tanrısı

* Adonis : Lübnan’daki ırmak

* Sion kadınları : İsrailli kadınlar

* Dagon : Üstü insan altı balık olan eski Filistin tanrısı.

* Gaza : Filistin’in beş büyük şehri

* Rimmon : Suriye’de bir tanrı.

* Osiris : Eski Mısır’ın en önemli tanrılarından biridir Ölüm tanrısıdır. Mısırlılarda öteki dünya inancı olduğu için ölülerin Osiris’in huzurunda tekrar dirildiklerine inanılırdı.

* İsis : Eski Mısır’da Kutsal Tanrıça.

* Asi kral : Süleyman’ın vasisi Rehoboam’a isyan aden kral Jereboam’dr.

* Belial : İncil’in Latince çevirisinde şeytanın yerine kullanılan kelimedir.

* Gibeah : Adriyatik Denizi

*Dodona : İngiliz Adaları

* Doric : Ibranice’de günah keçisi anlamına gelir. Kabalistlere göre şeytanın ordusundaki dört hamilden biri.

* Adria : Eski Yunan’da özellikle Makedon mızraklı alay.

* Hesperian : Eski Yunanistan’da müzikte ilk dinsel makam.

* Phalamc : Ovid’in Metamorphoses ‘inde Makedonya’da devler ve tanrıların savaştığı yer.

* Dorian : Kral Arthur.

* Thebes: Fransa’daki İngilizler

* Ilium : İspanya’nın kuzeyi

* Phlegra : Tunus’taki Bizerte.

* Uther’in oğlu : Modern dönemlere kadar ay aya da güneş tutulmaları imparatorluk ve krallıkların düşüşü olarak yorumlanmıştı.

* Memphian : Mısır

* Alcairo : Kahire

* Belus : Babil baş tanrısı

* Serapis : Eski Mısır’da Güneş tanrısı

* Mulciber : Eski Yunan’daki Hephaistos ile özdeşir Efsaneye göre, annesi Hera onu Hades’e atmiş ama Dionysius’un desteği ve kendi zekasıyla oradan kurtulmuştur Mulcîber Pandemonıum’u inşa eden iblisdir.

* Pandemonium : Tüm şeytanların sarayı.

Soldan : Şeytan.

* Hint tepesinin ardındaki pigmeler : Afrika’daki toplayıcılıkla ve avcılıkla geçinen göçebe ilkel topluluk.

* Ormus : Basra Körfezi bölgesinde bir ada

* Alcides : Herkül.

* Lichas : Oechalia’dan zaferle dönen Herkül’e canavar Nessus’un pelerini hediye edilir Pelerin zehirlidir ve onu yok eder ve zavallı Lichas’ı denize yuvarlamasına yol açar Lichas Herkül’ün hizmetkarıdır. Ovid’in Methamorphoses’ine gönderme taşımaktadır.

* Euboic : Bugünkü Agrıboz adası

* Styx : Hades’teki lanetli ırmaklar Stya. Coeytus. Phlageton. Lebre.

* Casius Dağı : Mısır’daki bir dağ

* Gorgon : Yunan mitolojisinde kendisine bakanın taş kesildiği yılan saçlı ûç kızkardeş.

* Tantalus : Yunan mitolojisinde kendisine cehennemde bolluk içinde yokluk cezası verilmiştir.

* Hydralar : Yunan mitolojisindeki canavarlardan biri Kesilen kafasından iki tane daha çıkıyor Dokuz başlı ejderha.

* Chimaeralar : Yunan mitolojisinde ateş püskürten canavar.

* Cerberus: Ölüler diyarı Hades‘in kapısını bekleyen üç başlı köpek

* Calabria: İtalya’nın güneyinde bir bölge

* Trinacrian : Sicilya.

* Scylla : Yunan mitolojisinde bir mağarada yaşayıp, mağaranın altından geçen balık ve denizcileri avlayan canavar. Odysseus evine dönerken mürettebatından 6 denizciyi bu canavara kaptırmıştır.

* Lapland cadıları : Finlandiya’nın cadılarıyla ünlü bir bölgesi.

* Cyrene : Trablusgarb’ın yakınlarındaki antik şehir.

* Bellona : Savaş Tanrıçası

* Şeytani Syrtis : Kuzey Afrika sahillerinde gemi yutan körfez.

* Grifon : Kartal başlı kanatlı aslan. Başına buyruk yaratıklardır ama sahiplerine bir kez güvendiler mi ona sofuca sadık kalırlar.

* Orcus ve Adres : Cehennemin klasik tanrılarının isimleri

* Argo : Mitolojide Altın Postu almak için yola çıkan Argonotların gemisi.

* Charybdis : 126 Sicilya’yı İtalya’ya bağlayan Messina Boğazı’nda yasamış olduğuna inanılan iki deniz canavarından biri.

Kaçınır, diğer kasırgayla sürüklenirken.

* Orphean : Sevgilisi Euridike’yi Hades’ten çıkarabilmek için Hades’e giren romantik şair.

* Kör Thamyris:llyada ‘da Trakyalı şair.

* Kör Maonides: Homeros

* Tiresias: Soofokles’inn Kral Oidipus ve Antigon’undaki kahin

* Phineus: Bir kahin olan kör bir Trakya kralı

* Raphael: Raphael cennet ile yeryüzü arasında ilahi mesajı taşır. Dört baş melekten biridir.

* Abdiel : İbranice’de tanrının uşağı anlamına gelen bir şeytan ismi

* Aurora : Yunan mitolojisindeki şafak tanrıçası Eos’un Latince adı.

* Zephyrus : Astraios’la şafak tanrıçası Eos’un oğlu, batı rüzgarı.

* Flora : Roma mitolojisinde bahar tanrıçası.

* Kiklad Adaları : Yunan Adaları.

* Delos : Kikladların içinde yer alan Apolko ile Artemis’in doğduğu ada.

* Samos : Susam Adası.

* Maia’nın oğlu : Hermes.

* Alcinous : Homeros’un Odysseus’undaki Phainkia kralı. Odysseus onun cennetimsi bahçesini ziyaret eder.

* Deucalion: Yunan mitolojisindeki ilahi adalet tanrıçası.

* Themis: Themis, Deucalion ve Pyrrha’ya arkalarından taş atmalarını söyler ve erkek ve kadınlardan Taş İnsanlar denen yeni bir ırk doğar.

* İris : Yunan mitolojisinde gökkuşağı tanrıçası.

* Cathaian : Moğol Çin’i

* Cambalu : Moğol Çin’inin başkenti.

* Agraj :Tac Mahal’ın bulunduğu şehir.

* Lahorun: Pakistan’ın önemli bir şehri

* Altın Chersonese :Mayal Yarımadası

* Ecbatan : İran’da Perslilerden kalma şehir.

* Ercoco : Kızıl Deniz’deki Etiyopya limanı.

* Almansor : Onuncu yüzyılda Endülüs ve Kuzey Afrika’daki bir krallık.










16 Nisan 2021 Cuma

FYODOR MİHAYLOVİÇ DOSTOYEVSKİ "KARAMAZOV KARDEŞLER"

#FyodorDostoyevsky 📚 

#KaramazovKardeşler 📖 #Dostoyevski 📚


Karamazov Kardeşler (Bratya Karamazovy), Rus yazar Dostoyevski’nin 1880 yılında yazdığı romanıdır. Yapıt, Rus Edebiyatı'nın ilk felsefi roman-tragedya türü örneğidir. 
Yazar romanına kendi hayatından pek çok konuyu da yansıtmıştır. 
Dostoyevski’nin karmaşık insanların dünyasına çıkarttığı yolculuklarda karakter analizini ve ruh tahlilini yaparken kimlik bunalımı ve iç hesaplaşmaları bir psikolog ustalığıyla derinden aktardığı başyapıtı olan Karamazov Kardeşler bir romandan ziyade insanları anlamak için kılavuz gibidir.
19. yüzyıl ortalarında Rusya'da geçmekte olan olaylar, toplumun özgürlük anlayışına, aile yaşantısına; bireysel olarak aşk, şehvet, ihtiras, tutku, inanç, inançsızlık, isyan, gurur gibi hayata yön veren duyguları, karakterlere parça parça yerleştirilerek kaleme almıştır. 
Hayat, ölüm, para, aşk, felsefe, din, cinayet gibi konuların muhteşem bir uyumla sarmal olarak aktarıldığı romanın merkezinde Karamazov baba yer alır. "Kardeşlik" olgusunun farklılıkları üzerine durularak, her bir kardeşin zıt özelliği bir diğerinin yapısını ortaya çıkarmaktadır.
Romanın ilk kısmında Karamazovlar tanıtılır.
İkinci kısımda yazarın felsefesini sunduğu "Büyük Engizisyoncu" bölümü yer alır.
Suçun ahlaki boyutunu hem bir felsefeci gibi hem de psikolog gibi ele almayı başarır, insanlardaki kötülük yapma isteğinin nedenlerini sorgular.
Üçüncü kısımda, kardeşlerden en büyüğünün babasının ölümünden sorumlu tutularak sorgu altına alınması yer alır.
Dördüncü kısım cinayetin düğümünün çözülmesiyle son bulur.
“Karamazov Kardeşler’de Dostoyevski'nin kişiliğinin üç kardeşte üç yönünü ve hayatının üç evresini anlattığı düşünülür: Karamazov Kardeşlerden İvan, Dostoyevski'nin üniversite yıllarında ilgi duyduğu sosyalist yönü, Dimitri, sürgünde sona eren romantik devri, Alyoşa ise onun ulusuna ve dinine dönüşü olan olgunluk halini resmeder.



#KaramazovKardeşler 📖

ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR :

* Yalan söyleyerek dünyanın öbür ucuna gidersin ama geri dönemezsin.

* Aynı anda iki çelişme göklerin enginligi ve çirkef uçurumu; bunlar olmayınca bedbahtız, yaşamamızın tadı yok.

* Dizginsiz , alabildiğine taşkın tabiatlar için düşmenin alçaklığı en yüksek asalet duyguları kadar şiddetli ihtiyaçtır.

* Hayatta gerçek daima iki çelişmenin ara yerindedir

* Hayat aslında acı demektir. Acısı olmasa zevki de olmazdı; her şey sonu gelmez bir övgü ayinine dönerdi: Kutsal ama sıkıcı..

* Uykuda ,en çok ta kâbuslarda,insan bazen âdeta bir sanat eseri gibi düşler görür; karışık, gerçek hayata uygun şeyler,bir sürü olay... Bunları birbirine birtakım entrikalar bağlar, içinde en İnce duygularımızdan gömleğimizin düğmelerine kadar öyle ayrıntılar vardır ki, yemin ederim Lev Tolstoy bulamaz bu kadarını...

* Sizin tecrübeli bir doktor olduğunuz kadar ben de tecrübeli bir hastayım.

* "Cehennem nedir?" diye düşündüğüm olur. Bence cehennem, sevmemekten doğan bir acıdır.

* Akılsızın, ne kadar çok biriktirse kendisini o ölçüde ölüme götüren bir iktidarsızlığa güttüğünden haberi yoktur, çünkü yalnız kendine güvenmeye alışmıştır o. Toplumda tek olarak sivrilmiş, ruhunu insanlara , insanların yakınlığına inanmamaya alışmıştır.

* Zamanımızda herkes kütleden sivrilerek bireysel bir hayat yaşamak peşinde.. Oysa kişiliğini belirtmek için kendini geliştirmeye çalışan insan , bu çabalamanın sonunda ruhsal bir yalnızlığa düşer. Böylece dolgun dört başı mamur bir hayat yerine manevi bir intiharla yüz yüze gelir.

* Hep böyle değil midir (?) vedalar ya sevdirir ya nefret ettirir.

* İnsanların birbirini tanımaları için en iyi zaman ayrılmalarına yakın zamandır.

* Halkın sessiz, bitmez tükenmez sabırla dolu bir kederi vardır. Bu keder kabuğuna çekilmiştir, hiç sesi çıkmaz. Bir de gözyaşlarıyla taşan, sonra da kendini kapıp koyveren bir keder vardır. Bu hal en çok kadınlarda görülür. Ama bu da sessiz kederden daha hafif değildir. Sızlanmanın doyurucu yanı içteki acıyı deşip taşırmaktan ibarettir. Böyle bir keder avunma da istemez, çaresizlik onun besinidir. Sızlanmalar , kanayan yarayı büsbütün azdırmak ihtiyacından başka şey değildir.

* Alçakgönüllülük, irade üzerinde mutlak bir egemenlik biçiminde belirecek yerde iblisçe bir gurura saplanır, yani özgürlüğe kavuşturmak şöyle dursun tutsaklık zincirleri takar.



Dostoyevski Okuma Rehberi 📚

Kronolojik olarak okunması gereken Dostoyevski kitapları 📖

1- İnsancıklar (1846)

2- Öteki (1846)

3- Ev Sahibesi (1847) 

4- Beyaz Geceler (1848)

5- Netoçka Nezvanova (1849)

6- Amcanın Düşü (1859)

7- Stepançikovo Köyü (1859) 

8- Ezilenler (1861) 

9- Ölüler Evinden Anılar (1862) 

10- Yeraltından Notlar (1864)

11- Suç ve Ceza (1866) 

12- kumarbaz (1867) 

13- Budala (1869) 

14- Ecinniler (1872) 

15- Bir Yazarın Günlüğü (1873) 

16- Delikanlı (1875) 

17- Karamazov Kardeşler (1881) 





14 Nisan 2021 Çarşamba

ALBERT CAMUS "İLK ADAM"

#İlkAdam 📖 #AlbertCamus 📚

İlk Adam (Le premier homme) Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Albert Camus'nün tamamlanmamış otobiyografik özellikler taşıyan eseridir. Roman taslak halinde kaldığı için belirli bir bütünlük taşımamaktadır. 

Albert Camus’nün yarım kalan ve ölümünden sonra yayımlanan otobiyografik romanı kahramanın babasını mezarında ziyaretiyle başlar ve yoksul insanların hayata tutunma mücadeleleri ele alınır. Yazar, merkeze yerleştirdiği Jacques Cormery karakteriyle, babasını ve geçmişini nasıl aramaya koyulduğunu anlatır. Kendisi henüz bir yaşındayken savaşta ölen babasını, yıllar sonra mezarında ziyaret eden Jacques Cormery, mezar taşındaki tarihleri okuyup kendisi o sırada 40 yaşındayken babasının 29 yaşında ölmüş olduğunu anladığında sarsılır ve ailesi tarafından unutulmuş olan babasının nasıl biri olduğunu araştırmaya başlarken kendi geçmişindeki anılar da su yüzüne çıkmaya başlar.

Yoksulluğun ve yoksunluğun içinde geçen çocukluğunda kendine sunulan sınırlı imkânlarla krallığını kurmaya çalışan bir çocuğun gözünden büyüklerinin kendine karşı davranışları neticesinde değelendirilmeleri arka planda konu edilir. Annesinin sessizliği boyun eğişi, büyükannenin sertliği otoriteyi, amcanın onları bırakmaması bağlılığı, öğretmenin koruyup kollaması babalığı simgeler. Tüm bunlara rağmen hep bir yerlerde duyulan eksiklik giderilemez.


#İlkAdam 📚

ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR  📝

* Yaşadığını sanıyordu, tek başına yetişmişti, gücünü, yetisini biliyor, göğüs geriyor, varlığını elinde tutuyordu.

* Şu bunalımlı, yaşamaya doymayan, şu dünyanın kırk yıl boyunca kendisine eşlik etmiş ölümlü düzenine başkaldırmış ve her zaman kendisini her türlü yaşamın gizeminden ayıran duvar karşısında hep aynı güçle çarpan , daha uzağa, daha öteye gitmek ve bilmek ölmeden önce bilmek, var olmak için en sonunda, tek bir kez, tek bir saniye, ama kesinlikle bilmek isteyen yürekten başka bir şey değildi artık.

* Hayır cömert değilim. Zamanım, çabalarım, yorgunluğum konusunda cimriyim..

* Nesnelerin ve insanların yönetimi çok şey öğretmişti ona, ama öncelikle, az şey bildiğimizi öğretmişti.

* Annesini ve çocuğunu, seçmesi kendine bağlı olmayan her şeyi sevmişti. Sonunda her şeye karşı çıkmış, her şeyi tartışma konusu yapmış, ama yalnızca zorunluluğu sevmişti. Yazgının kendisine getirdiği varlıkları, kendisine göründüğü biçimiyle dünyayı, kaçınamadığı her şeyi, hastalığı, iççağrıyı, şanı ya da yoksulluğu, kısacası yıldızını. Gerisine, seçmek durumunda kaldığı şeylere gelince, sevmeye çabalamıştı, bu da aynı şey değildi.

* Aynı zamanda dünyanın sonunun öyküsü olmalı bu - içinden şu ışık yıllarının özlemi geçen...

* Şunu haksız bulup buna hak vermek için yaşamaktan, etkinlikte bulunmaktan, duymaktan bıktım. Başkalarının bana kendim konusunda verdikleri imgeye göre yaşamaktan bıktım. Özerklik kararı alıyorum, bağımsızlık içinde bağımsızlık istiyorum.

* "Alçakgönüllü, bilgisiz, inatçı yaşamın yerini hiçbir şey tutamaz..."

CLAUDEL, L'Échange


* Gençken, insanlardan verebileceklerinden fazlasını isterdim: sürekli bir dostluk, kesintisiz bir coşku. Şimdi verebileceklerinden daha azını istemesini öğrendim: tümcesiz bir yoldaşlık.

* Bizi en kötü acılarımızdan kurtaran şey, bırakılmış ve yalnız olma ama gene ''ötekiler''in bizi mutsuzluğumuzda ''izleyemeyeceği'' ölçüde yalnız olmama duygusudur. İşte bu nedenle bazı bazı mutluluk dakikalarımız bırakılmışlık duygumuzun bizi şişirip sonsuz bir kedere yükselttiği dakikalardır. Gene bu nedenle mutluluk çoğu kez mutsuzluğumuza acıma duygusundan başka bir şey değildir.

* Her zaman, eline geçen kitapları yutarcasına okumuştu, bunları da yaşamakta, oynamakta ve düş kurmakta gösterdiği oburlulukla yutardı.

* Bir insanı yenmek de ona yenilmek kadar acı olduğuna göre, savaş iyi bir şey değildi.

* Yoksunluk, iner kalkar köprüsü bulunmayan bir kaledir.

* Yoksulların belleği zenginlerinki kadar dolu değildir, yaşadıkları yeri ender olarak bıraktıklarına göre, uzamda bellek noktaları daha azdır, tek biçimli ve külrengi bir yaşam süresinde de daha az bellek noktası bulunur. Hiç kuşkusuz, gönül belleği de vardır, onun daha güvenilir olduğu söylenir, ama zorluk ve emek yüreği yıpratır, yorgunlukların ağırlığı altında insan daha çabuk unutur.

* Yazarlık mesleğinin soyluluğu baskıya direnmesinde, dolayısıyla yalnızlığa razı olmasındadır.

*Yazarlar kölelikle başladılar.

Özgürlüklerini fethettiler...





12 Nisan 2021 Pazartesi

ALBERT CAMUS "DÜŞÜŞ"

 #Düşüş #AlbertCamus 📚


Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Albert Camus'nun 1956 yılında yayımlanan özgün adı Fransızca” La chute” Türkçe'ye “ Düşüş” adıyla çevrilen eser, monolog tarzında yazılmıştır. Roman, modern insanın absürtlüğüğünü, bencilliğini, ikiyüzlülüğünü,  güvenilmezliğini ve modern hayatın anlamsızlığını ele almıştır.
Romanda, saygın gözüken kimselerin arka planlarındaki kötü olan gerçek yüzleri ortaya konulmuş, burjuva ahlakı ve düşünme biçimi eleştirilmiştir.
Yazar, aşk, din, dostluk, suçlar, sınıfsal ayrılıklar gibi birçok konuya değinmiş, insanoğlunun benliğinde var olan ikiyüzlülük, statü farkı olması istediği, açgözlülük ve egoyu vurgulamıştır.
Özgür olma ve bireyin davranışlarından sorumlu olması, kitabın alt metninde yatar.  İradesi ve düşüncesi olan insanlar, bilinçten yoksun nesneler dünyasına fırlatılmıştır. Özgür iredeye rağmen suçluların suçlarını işlemesindeki neden, oluşan talihsiz koşullardan da kaynaklandığı yadsınmamaktadır.
Romanın başkahramanı Jean-Baptiste Clamence, soylu kişilerin davalarına bakan tanınmış ve önemli bir avukattır. Aynı zamanda çapkın bir adam olan Clamence,  Amsterdam’da bir barda Paris'te yaşadıklarını, geçmişini hatırlar ve yaptığı yanlışları bardaki bir yabancıya anlatır. Bu itiraflar kendisiyle bir yüzleşmedir. Jean-Baptiste Clamence, kendini, yardımsever, dürüst, saygın ve önemli biri olarak anlatmaya başlar. Fakat zamanla kendi kimliğini, hayatını ve yalnızlığını sorgulamaya başlar. Bu sorgulamaları aslında ne kadar bencil ve kendini beğenmiş bir adam olduğunu fark etmesine, davalarını kazandığı kendine minnettar kalan müvekkillerine, kendine hayran olan kadınlara ve çevresini saran dostlarına rağmen yapayalnız bir adam olduğunu anlar ve başarıları başarısızlıklara dönüşür. Etkileyici hayatı, bir olayla birlikte domino taşları gibi ellerinden kayarak "düşüş" başlar.
Kendisinin aslında yardımsever ve iyi bir insan olmadığını anlar. Paris'te evine giderken köprü üzerinde intiharına şahit olduğu bir kadını, köprünün kenarında denize bakarken görmüş, intihar edeceğini de anlamasına rağmen yardım etmemiş;  kadının suya düşerken çıkardığı sesi umursamadan dinlemiş sonrasında ölüm haberinin olup olmadığını öğrenmek için gazeteleri dahi kontrol etmemiştir. Bu olayla değişen Clamence, kendisiyle hesaplaşmaya başlar.



#Düşüş 📖

ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝


 






6 Nisan 2021 Salı

ALBERT CAMUS "VEBA"

#Veba 😷 #Covid19 😷

#AlbertCamus 📚

Veba, (La Peste), Albert Camus'nün 1947 yılında yayınlanan romanıdır. 

Romanın anlattığı görünürde salgın bir hastalık olan vebadır ama Albert Camus, Fransa’nın Alman Nazi askerleri tarafından işgalini, insanların maruz kaldığı kötülükleri ve yalnızlaşmasını ayrıca Cezayir Kurtuluş Savaşı'nda Fransızların Cezayirlilere yaptığı zulümleri ve işkenceleri veba çağrışımı olarak simgeler.

Yapıtta, veba öncesi, veba yaşanırken ve veba sonrası toplumun içinde bulunduğu durum aktarılır. 

Veba sırasında insanlığın değişik şekillerde yüz yüze gelmeleri konu edilir. Aslında yazara göre her insan bilinmez, görünmez bir hastalık gibi sessizce her an başkasını yok edecek, başka bir hayatı mahvedecek şekilde bir tür vebayı yaşamaktadır. 

Romandaki kentte veba öncesi insanlar taşlaşmış kalplerle, statü takıntılarıyla hayatlarını sanki ölümsüz gibi sürdürürler. 

Veba sürecinde bazı insanlar iyice korkak hale gelip sinerken, bazısı krizi fırsata çevirmeye çalışır. Veba insanların yüreğinde adaletsizlik duygusunu daha da keskin hale getirir, güçlünün zayıfı ezmesiyle veya kendine bağımlı kılmasıyla sonuçlanır. Artan yiyecek sıkıntısı karşısında, zengin ailelerin eksiği yokken, yoksul aileler çok zor durumda kalırlar. Dışarıyla tüm bağlantısı kesilen birey girerek yalnızlık içine düşer ve bencilleşmeye başlar.

Vebaya karşı insanlar, önce bireysel olarak isyan ederler bu da işlerin iyice zorlaşmasına yol açar. Daha sonra toplu olarak dayanışma içine girerek mücadele verirler; gönüllü ekipler oluşturulur, tedbir ve tecrit işlemleri için ekipler kurulur, vebaya karşı toplum tüm birimleriyle örgütlenir ve böylece salgın hastalık yavaş yavaş ortadan kaybolur.


İnsanları hazırlıksız yakalayan veba, kenti amansız bir düşman gibi kuşatıp, insanlara kabus gibi bir süreç yaşatır ve hayatlarını değiştirir. Bireysel menfaatleri toplumun çıkarlarının gerisine atıp, birlik içinde olunca mücadelelerini kazanmaya başlarlar. Sonuç olarak hiç kimse ve hiçbir şey eskisi gibi olmaz, düşünceler, hisler dahil birçok şey artık bambaşkadır ve kazanılan zaferin yanında herkesin maddi ya da manevi kaybettiği bir şey muhakkak olur.



#Veba 😷

ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

*  Bir kenti tanımanın en bilindik yollarından biri de insanların orada nasıl çalıştığına, orada birbirlerini sevdiğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır.

* Kuşkusuz, bugün, insanların sabahtan akşama çalışıp sonra da yaşamak için geri kalan zamanlarını kağıt oynayarak, kafelerde ve çene çalarak harcamayı yeğlemeleri kadar doğal hiçbir şey yoktur.

* İnsan, alışkanlıklarını edindikten sonra günlerini kolay geçirir.

* Soru: Zamanını yitirmemek için ne yapmalı?

Yanıt: Onu alabildiğine duyumsamak.

Yöntem: Bir dişçinin bekleme odasında rahatsız bir koltukta gün geçirmek, pazar öğleden sonrasını balkonda yaşamak, anlamadığımız bir dilde konferanslar dinlemek, ayakta yolculuk etmek için en uygun olmayan ve en uzun demir yolu güzergahı seçmek, tiyatro gişesi önünde kuyruğa girmek ve bilet almamak, vb.

* ‘Beni ilgilendiren tek şey,’ dedim, ‘iç huzuru bulmak.’

* Felaketler ortak bir şeydir, ancak başınıza geldiğinde inanmakta güçlük çekilir. Dünyada savaşlar kadar vebalar da meydana gelmiştir. Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalar.

* Bir savaş patladığında insanlar, " Uzun sürmez bu, çok aptalca!" derler. Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir, insan hep kendini düşünmese bunun farkına varabilirdi.

* Felaket insana yakışmaz, onun için felaket gerçek dışıdır, geçip gidecek kötü bir rüyadır, denir. Ancak her zaman da gece bir gitmez, kötü rüyalar arasında insanlar geçip gider; önlemlerini almadığından da başta hümanistler ( felakete inanmayanlar) gider.

* Yurttaşlarımız da başkalarından daha az ya da daha çok suçlu değildi; alçakgönüllü olmayı unutuyorlardı, hepsi bu ve kendileri için hala her şeyin olanaklı olduğuna inanıyorlardı; bu durumda felaketlerin olanaksızlığını varsayıyordu. İşlerini yapmayı sürdürüyorlardı, yolculuklar ayarlıyorlardı ve düşünceleri vardı. Geleceği, yolculukları ve tartışmaları ortadan kaldıran bir vebayı nasil düşüneceklerdi ki? Kendilerini özgür sanıyorlardı, oysa felaketler oldukça kimse asla özgür olmayacak.

* Savaşta insan ölüyü diriyi bilmez. Nasıl ölü bir adam ancak ölü halde görüldüğünde önem taşırsa, tarih sahnesine saçılmış yüz milyon ceset de hayalimizde silik bir görüntünden başka bir şey değildir.

* Akıl, yürek ve tenle birbirine bağlanan varlıklar, on sözcüklük bir telgrafın büyük harflerinde o eski birlikteliğin işaretini arayacak hale geldiler. Ve bir telgrafta kullanılabilecek kalıplar çabuk tüketildiğinden uzun, ortak yaşamlar ya da acılı tutkular çok geçmeden, "iyiyim. Seni düşünüyorum. Sevgiler" türünden belli aralıklarla yinelenen hazır kalıplarla özetlenir oldu.

* Tüm tutsakların ve tüm sürgünlerin hiçbir işine yaramayacak bir bellekle yaşaması demek olan o derin acıyı duyuyorlardı. Durmadan düşündükleri o geçmişin de üzüntülü bir özlemden başka tadı yoktu. Aslında, bir zamanlar bekledikleri kadın ya da erkekle yapabilecekleri şeyleri zamanında yapmamış olmaktan duydukları pişmanlığı da buna eklemek isterlerdi — ve benzer biçimde, göreceli olarak kısa bile olsa, bu hapis yaşantısının her durumuna uzaktaki kişiyi katıyorlar ve bir zamanlar yaşadıkları onları tatmin etmiyordu. Yaşadıkları şimdiki zamana karşı sabırsız, geçmişlerine düşman ve geleceği elinden alınmış olarak insan kaynaklı adaletin ya da nefretin parmaklıklar arkasında yaşamaya mahkûm ettiği kişilere benziyorduk biz de. Son olarak, bu dayanılmaz tatilden kaçabilmenin tek yolu düş gücüyle trenleri yeniden harekete geçirmek ve saatleri yine de kararlı bir biçimde sessiz kalan çanların sesiyle doldurmaktı.

* Kimse hastalığı gerçekten kabullenmemişti henüz. Çoğu, alışkanlıklarını engelleyen şeylere karşı özellikle duyarlıydı. Bu durumdan dolayı sıkılmış ve sinirliydiler ve bunlar vebaya karşılık verebilecek duygular değildi. Öte yandan birçoğu, salgının duracağını ve aileleriyle bundan kurtulacaklarını umut ediyordu. Sonuçta henüz hiçbir konuda zorunluluk duymuyorlardı. Onların gözünde veba, nasıl geldiyse bir gün öyle gidecek istenmeyen bir konuk gibiydi. Korkmuşlardı, ancak umutsuz değillerdi; vebaya kadar sürdürdükleri varoluşu unutacakları, vebanın onların yaşam biçimi olarak karşılarına çıkacağı o an daha gelmemişti.

* İnsanlar önce dış dünyadan kopuk yaşamayı kabul etmişlerdi, tıpkı yalnızca bazı alışkanlıklarından vazgeçmek zorunda kalacakları geçici herhangi bir sıkıntıyı kabullenir gibi. Ancak, bir tür işkencenin ansızın bilincine vararak, kızışmayı başlayan yaz göğünün altında, bu hapis duygusunun tüm yaşamlarını tehdit ettiğini hayal meyal hissediyorlardı ve akşam olduğunda, serinlikle gelen enerji onları bazen umutsuz edimlere itiyordu.

* Bu dünyadaki tüm hastalıklar için doğru olan, veba için de doğru. Bazılarının olgunlaşmasına yardımcı olabilir. Bununla birlikte, getirdiği sefalet ve acıyı düşünürsek, vebaya boyun eğmek için deli, kör ya da korkak olmak gerekir.

* Dünyadaki kötülük neredeyse her zaman cehaletten kaynaklanır ve eğer aydınlatılmamışsa, iyi niyet de kötülük kadar zarar verebilir. İnsanlar kötü olmak yerine daha çok iyidir ve gerçekte sorun bu değildir. Ancak insanlar bir şeyin farkında değillerdir, şu erdem ya da kusur denilen şeyin; en umut kırıcı kusur, her şeyi bildiğini sanan ve böylece kendine öldürme hakkı tanıyan cehalettir. Katilin ruhu kördür ve insan her tür sağduyudan yoksunsa güzel aşk ve gerçek iyilik diye bir şey olamaz.

* Bir öğretmen iki kere ikinin dört ettiğini öğretiyor diye tebrik edilmez. Belki bu mesleği seçti diye tebrik edilir.

* Tarihte öyle bir an olmuştur ki, iki kere ikinin dört ettiğini söylemeye cüret edenler ölümle cezalandırılmıştır. Öğretmen bunu iyi bilir. Ve böyle bir mantık yürütmenin ödülle mi yoksa cezayla mı sonuçlanacağını bilmek değildir sorun. Sorun iki kere ikinin dört edip etmediğini bilmektir.

* "Malzememiz yok," dedi. "Dünyadaki tüm ordularda genellikle malzeme eksiğini insanla kapatırlar. Ama bizim elimizde insan da yok."

* Veba her şeyin üstüne çökmüştü. Böylece bireysel yazgı diye bir şey artık yoktu; veba ve herkesin paylaştığı duygulardan oluşmuş toplumsal bir tarih vardı. En önemli duygu ayrılık ve sürgündü, bir de bu duyguların içerdiği korku ve başkaldırı.

* Umutsuzluğa alışmanın umutsuzluktan beter olduğunu düşünüyordu.

* Hepimiz aynı sürgün ekmeğiyle besleniyor, farkına varmadan, aynı sarsıcı birlik ve barışı bekliyorduk. Kuşkusuz aşkımız yerinde duruyordu; ama artık kullanılamaz durumdaydı; taşınması güç, içimizde taş gibi kımıltısız, cinayet ya da mahkumiyet gibi kısırdı.

* Tek başına mutlu olmakta utanılacak bir yan vardır.

* İnsanların uykusu vebalıların yaşamından daha kutsaldır. İyi insanların uyumasına engel olmamak gerekir. Kötü bir tat bırakırdı böyle bir şey ve tadın yerinde olması için ısrara yer yoktur, herkes bilir bunu.

* İnsan her zaman çelik gibi iradeli olamaz, her zaman dimdik duramaz ve sonunda mücadele için örülmüş o güç yumağını coşku içinde çözmek de bir mutluluktur.

* Tıpkı oğlundan koparılmış bir anne, ya da arkadaşını gömen bir insan için nasıl ateşkes diye bir şey yoksa, kendisi için de artık olanaklı bir huzur bulunmadığını biliyordu.






1 Nisan 2021 Perşembe

ALBERT CAMUS "BAŞKALDIRAN İNSAN"



#AlbertCamus 📖 #Başkaldıranİnsan 📚

"Başkaldıran İnsan" ( l'homme revolte ) 1951 yılında yayımlanan Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Albert Camus'un deneme türünde kaleme aldığı eseridir. "Kimdir başkaldıran insan? Hayır diyen biri" diye başlayan yapıtta Albert Camus, saçma felsefesi olan absürde yenilmeden yaşama olanağı olarak sunduğu başkaldırı kavramı üzerinde durur ve bu kavramı metafizik ve siyasal boyutuyla tartışmaya açar. 

Albert Camus Aydınlanma Çağı ve Soğuk Savaş dönemlerinde yaşanan başkaldırıları ve devrimleri, bu devrimlerin etkilerini irdeleyerek başkaldırının bir çok yönünü ele almıştır. Bireyin anlamsız bir dünyadaki direnişini, isyan ve devrim tarihinin önemli temalarını irdelediği denemesinde, insanın tarihsel yoksayıcılık karşısındaki varolma çabasını ele almaktadır. Tanrısız, anlamsız ve amaçsız bir varoluşun içinde yaşayan insan, hayatın yaşamaya değer olup olmadığına dair seçenekler arar. Yazar, insanın varoluş sebebini ararken içinde bulunduğu koşula karşı çıkıp başkaldırmasını salık verir, çünkü verileni geri çevirebilmek "hayır" diyebilmek insana özgü bir durumdur ve insana özgü  başarıların da "hayır" diyebilmenin ürünü olduğu savunur. İnsanın başkaldırma nedeni haklılığına duyduğu inançtır ve bu açıdan her başkaldırı bir haksızlığa karşı mücadeledir. Yazar, hayata karşı her başkaldırının insana varoluşunun anlamını ve değerini kavramasına bir neden olduğunu vurgulayarak tarihten örneklerle aynı zamanda Dostoyevski ( Ivan Karamazov), Turgenyev (Bazarov) gibi yazarların isyankâr kurgusal karakterleri aracılığıyla okuyucuya aktarır.

#AlbertCamus📚

#Başkaldıranİnsan 📖

ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* Kimdir başkaldıran insan? Hayır diyen biri. Ama yadsırsa da vazgeçmez; evet diyen bir insandır da, hem de daha ilk deviniminde.

* Herhangi bir biçimde, herhangi bir yerde bizim de haklı olduğumuz duygusu uyanmadıkça başkaldırı olmaz.

* Her başkaldırıda, haksıza karşı bir tiksintiyle birlikte, insanın kendi benliğinin herhangi bir yanına tam ve birdenbire bir katılışı vardır. Böylece, kendiliğinden bir değer yargısı sokar araya, ne denli nedensiz olursa olsun, tehlikeler içinde sürdürür onu. Bu noktaya kadar, umutsuzluk içindeydi, koşulunu haksız da bulsa kabulleniyor, hiç değilse susuyordu. Susmak, hiçbir şeyi yargılamıyor, hiçbir şey istemiyor sanılmasına yol açmak, kimi durumlarda da gerçekten hiçbir şey istememektir. Umutsuzluksa, tıpkı saçmalık gibi, genel olarak her şeyi yargılar ve ister, özel olarak hiçbir şeyi. Sessizlik iyi belirtir bunu. Ama konuştuğu dakikadan sonra, hayır derken bile ister ve yargılar.

* Her değer başkaldırıyı getirmez, ama her başkaldırı yönelimi bir değeri çağırır sessizce.

* Ne denli bulanık bir biçimde olursa olsun, bir bilinçlenme doğar başkaldırı eyleminden; insanda insanın, kısa bir zaman için bile olsa, özdeşleşebileceği bir şey bulunduğu konusunda bir sezgi, birdenbire göz kamaştırıcı oluveren bir sezgi.

* Başkaldıran kişi her şey olmak, birdenbire bilincine vardığı ve kendi varlığında kabul edilmesini, saygı gösterilmesini istediği bu değerle tümden özdeşleşmek ister ya da hiç olmayı, yani benliğine egemen olan gücün kendisini kesinlikle yere sermesini. Örneğin "özgürlüğüm" diye adlandıracağı bu vazgeçilmez kutsamadan yoksun kalacaksa ölümden başka bir şey olmayan son düşüşe boyun eğer. Diz çökmüş durumda yaşamaktansa, ayakta ölmeyi yeğ tutar.

* Düşman bildiğimiz insanlara yapılan haksızlığı da başkaldırtıcı bulabiliriz. Yazgıların özleştirilmesi ve karar verme vardır yalnız. Öyleyse birey, tek başına, savunmak istediği değerin kendisi değildir. Bu değeri oluşturmak için, en azından bütün insanlar gerekir. Başkaldırıda, insan başkasında kendi kendini aşar.

* Her başkaldırının varsaydığı değerin olumlu yanı Scheler'in tanımladığı hınç kavramı gibi tümüyle olumsuz bir kavramla karşılaştırılırsa, daha kesin bir biçimde belirlenebilir. Gerçekten de, başkaldırı edimi, sözcüğün en güçlü anlamında bir hak isteme eyleminden daha fazla bir şeydir... Scheler; hıncı çok güzel bir biçimde; sürüp giden bir güçsüzlüğün bir kendi kendini zehirlemesi, onun kapalı kapta kötü bir salgısı olarak tanımlamıştır. Başkaldırı, tam tersine, varlığın kabuğunu kırar, taşmasına yardım eder.

* Scheler, hıncın çekememezlikle renklendiğini söylemekte haklıdır. Ama elinde olmayanı çekemez insan, başkaldıran insansa olduğu şeyi savunur. Elinde bulunmayan ya da yoksun bırakıldığı bir şeyi istemez. Kendisinde bulunan ve hemen her durumda, göz dikebileceği şeylerin en önemlisi diye bildiği bir şeyi tanıtma ereğini güder.

* Çağlar ve uygarlıklarla birlikte, uğrunda başkaldırılan nedenler de değişir.

* İnsan var olmak için başkaldırmak zorundadır, ama başkaldırının kendi kendinde bulunduğu, insanların üzerinde birleştikçe var olmaya başladıkları sınıra saygı göstermesi gerekir.

* Uyumsuz deneyimde, acı çekme bireyseldir. Başkaldırı deviniminden sonra, ortak olduğunun bilincine varır, herkesin serüvenidir artık. Aykırılığı ele alan bir düşüncenin ilk ilerlemesi bu aykırılığı tüm insanlarla paylaştığını ve insan gerçeğinin, tüm olarak, kendi kendisine ve evrene uzaklığı dolayısıyla acı çektiğini anlamaktır. Bir tek insanın çektiği dert ortak salgın olur. Gündelik acımızda başkaldırı, düşünce düzeyinde, cogito'nun gördüğü işi görür, ilk kesinliktir. Ama bu kesinlik bireyi yalnızlığından çekip alır. İlk değeri bütün insanlar üzerine kuran bir ortak noktadır. Başkaldırıyorum, öyleyse varız.

* Doğaötesi başkaldırı insanın kendi koşulunun ve bütün erenin karşısına dikilmesidir. İnsanın ve evrenin ereklerini yadsıdığı için doğaötesidir. Köle durumu içinde kendisine verilen koşula karşı çıkar; doğaötesi başkaldıransa, insan olarak kendisine verilen koşula.

* Ayaklanmış köle benliğinde efendisinin kendisine davranışını yadsıyan bir şey bulunduğunu kesinler; doğaötesi başkaldıransa, evrence yoksun bırakıldığını bildirir.

* İnsanlar herkeste herkesçe benimsenen, ortak bir değere dayanamıyorlarsa, insan için insan anlaşılmaz kalıyor demektir.

* Aykırı gibi görünecek ama en basit ayaklanma bile bir düzen eğiliminin belirtisidir.

* Köle adalet istemekle başlar, krallık istemekle bitirir işi.

* "Yaşamımızı bekleyişten bekleyişe tüketiyor ve hepimiz acı içinde ölüyoruz”, der Epikuros.

* Uzun bir kapalı kalma, uşaklar ya da katiller doğurur. Ruh, zindanda, boyun eğiş aktöresi olmayacak bir aktöre kuracak ölçüde güçlüyse, bir buyuruculuk aktöresi kurar çoğu zaman.

* Bir roman kahramanı kendisini yaratmış olan romancı değildir hiçbir zaman. Bununla birlikte, romancının aynı zamanda bütün kahramanları olması olasılığı da vardır.

* Hiçbir şey benim değil, hiçbir şey benden değil!" diye haykıran, sonra da, "Hayır, hayır, ister erdem olsun, ister günah, mezarda hepsi birbirine karışır," diye kesip atan kişi ne sakin ne de mutludur.

* Romantikler yalnızlıktan böylesine güzel söz etmişlerse, yalnızlık gerçek acıları olduğu, katlanılamayacak acı olduğu için söz etmişlerdir.

* İnanç ölümsüz yaşama götürür. Ama gizlemin ve kötülüğün benimsenmesini, haksızlığa boyun eğilmesini de gerektirir.

* İnsanlardan yana çıktığı için, payına yalnızlık düşer.

* Ölümsüz yasa özgürlük değilse, yasa yokluğu hiç değildir. Bunu söylemekten başka bir şey değildi buluşunun özü. Hiçbir şey gerçek değilse, dünya kuralsızsa, hiçbir şey yasak değildir; öyle ya, bir eylemi yasaklamak için bir değer ve bir erek gerekir. Ama hiçbir şeye de izin yoktur aynı zamanda; bir başka eylem seçmek için de değer ve erek gereklidir. Yasanın saltık egemenliği özgürlük değildir ama her şeyi yapabilmek de özgürlük değildir. Bütün olabilirlerin toplamı özgürlüğü vermez ama olanaksızlık köleliktir. Kargaşa da bir köleliktir. Özgürlük hem “olası”nın, hem “olanaksız”ın tanımladığı bir dünyada bulunabilir ancak. Yasa yoksa, özgürlük de yoktur. Üstün bir değerle yazgıya yön verilmiyorsa, rastlantı kralsa, karanlıklar içinde yürüyüştür söz konusu olan, körün korkunç özgürlüğüdür.

* Hiç kimsenin neyin ak, neyin kara olduğunu söyleyemediği yerde, ışık söner, özgürlük gönüllü bir tutsaklık olur.

* Özgürlük, “sağanakların savaş arabası üzerine yazılmış olan bu korkunç ad”, bütün devrimlerin özündedir. O olmadı mı adalet düşünülmesi olanaksız bir şey gibi gelir ayaklanmışlara. Yine de, bir zaman gelir, adalet özgürlüğün bir süre yasaklanmasını ister. O zaman büyük ya da küçük bir yıldırı gelip devrimi taçlandırır. Her başkaldırı bir suçsuzluk özlemidir, varlığa yönelen bir sesleniştir.

* "Özgürlüğün ölümü, şiddetin egemenliği ve usun köleliği" dir.

* Yenen her zaman yargıç, yenilen de sanık olacaktır.

* İnsan her şeyi yapabilirmiş gibi eyleme girişmeli, hiçbir şey yapamazmış gibi boyun eğmelidir.

* Sanatçı kendi hesabına yeniden kurar dünyayı. Doğanın senfonileri durmak bilmez. Dünya hiçbir zaman sessiz değildir; susuşu bile, bizim kavrayamadığımız titreşimlere göre, hep aynı notaları yineler.* Bizim algıladıklarımıza gelince; sesler verir bunlar bize, ender olarak da bir uyum verir, hiçbir zaman bir ezgi vermez. Yine de müzik vardır, senfoniler onda tamamlanır, ezgi kendi başlarına bir biçimi olmayan seslere biçimini verir, sonra notaların ayrıcalıklı bir düzeni, doğa kargaşalığından kafa ve yürek için terli bir birlik çıkarır.

* Sanat gerçeğe karşı çıkabilir ama gerçekten kaçamaz.

* Roman yazmak da, roman okumak da tutarsız eylemlerdir. Gerçek olayları yeniden düzenleyerek bir öykü kurmak kaçınılmaz bir şey olmadığı gibi, zorunlu bir şey de değildir. Yaratıcı ile okurun hazzını öne süren sıradan açıklama, doğru olsa bile, çoğu insanların uydurma öykülere hangi zorunluluk dolayısıyla ilgi duyduklarını, hangi zorunlulukla bunlardan tat aldıklarını sormak gerekir.

* Herkes yaşamını bir sanat yapıtı yapmak ister. Aşkın sürmesini arzularız, ama sürmediğini biliriz; bir mucize olsa da bütün bir ömür boyunca sürse bile tamamlanmış olmazdı. Bu doymak bilmez sürme gereksinimi içinde, yeryüzü acısının ölümsüz olduğunu bilseydik, belki daha iyi anlardık bu acıyı.

* Bir sabah, bunca umutsuzluktan sonra, bastırılmaz bir yaşama arzusu bize her şeyin bittiğini, mutluluk gibi acının da bir anlamı kalmadığını bildirecektir.

* Her başkaldırmışta dünyaya kendi yasasını koyma ereğini güder, kimi dehalarda da başarıya ulaşır. “Ozanlar dünyanın benimsenmemiş yasa koyucularıdır,” der Shelley.

* "Sanatta aşırılığa kaçmaktan korkmamalı," der Flaubert. Ama büyütmenin "sürekli ve kendi kendisiyle oranlı" olması gerektigini de ekler.

* Sessiz bir dünyada adalet, yani köleleştirilmiş, dilsiz adalet, yardımlaşmayı yok eder, sonunda adalet olmaktan çıkar.

* İnsanlar ancak özgürlük için güzel ölmüşlerdir: Bütün bütün öldüklerine inanamıyorlardı o zaman.

* Tarih önünde “varız”, tarih de, kendi içinde sürmesi gereken bu “varız”a saygı göstermelidir. Başkalarına gereksinimim var, onların da bana ve herkese. Her ortak eylem, her toplum bir disiplini varsayar, bu yasa olmadı mı birey düşman bir topluluk önünde eğilen bir yabancıdan başka bir şey değildir. Ama toplum ve disiplin “varız”ı yoksadı mı yönünü şaşırmış demektir. Bir anlamda, ortak onuru tek başına üzerimde taşıyorum, ister kendimde olsun, ister başkasında, onun alçaltılmasına izin veremem. Eğri değildir bu bireycilik, her zaman çarpışma, bazı bazı da, mağrur acımanın doruğunda, eşsiz bir sevinçtir.

* Hepimiz zindanlarımızı, cinayetlerimizi, yıkımlarımızı kendi içimizde taşırız. Ama görevimiz bunları yeryüzüne salıvermek değildir; ister kendi içimizde olsunlar, ister başkalarında, onlarla savaşmaktır.

* Herkes kurtulmamışsa, bir tek kişinin kurtulması neye yarar!

* Geleceğe karşı gerçek cömertlik her şeyi şimdiki zamana vermektir.

* Yeryüzünün kısacık aşkını fethetmek için yayını germek zorunda olduğu, en sonunda bir insanın doğduğu bu saatte, çağı ve onun delikanlı kızgınlıklarını bırakmak gerek. Yay bükülüyor, ağaç haykırıyor. En yüksek gerilimin en son noktasında dosdoğru bir ok fırlayacak, okların en bükülmezi, en özgürü.