20 Ekim 2022 Perşembe

WİLLİAM FAULKNER "DÖŞEĞİMDE ÖLÜRKEN"

 #WilliamFaulkner 📚 #DöşeğimdeÖlürken

#Faulkner 📖

Özgün adı "As I Lay Dying" olan "Döşeğimde Ölürken" Nobel Edebiyat ödüllü Amerikalı modernist yazar William Faulkner’ın 1930’da yayımlanan romanıdır.  

59 bölümden oluşan bu romandaki mekan, yazarın kurgusal bir mekân olarak tasarladığı Yoknapatawpha bölgesidir. 

Bilinç akışı ve iç monolog tekniğiyle aktarılan roman birçok farklı karakterin bakış açısından sunulmuş, birbirinin hayatlarını etkileyen insanların ve aile bireylerinin kişilik çarpışmaları ve vakalar geriye dönüş teknikleriyle sahnelerin birleşmesinden ortaya çıkarılmıştır.

Vefat eden annelerini, vasiyeti üzerine kendi ailesinin gömülü olduğu mezarlığa defnetmek üzere yola çıkaran Bundren ailesinin yolculukta başından geçen ve daha öncesinde yaşanan, kaderlerini etkileyen trajik olaylar her bireyin farklı bakış açısıyla yorumlanarak, hikayeye bir şekilde dahil olan birçok karakter tarafından aktarılır. Güney Amerika'daki eyaletlerde yoksul halkın yaşadığı zorlukları, kadın olmanın sıkıntılarını, aile kavramlarının önemini, bireysel mücadeleleri vurgulayan yazar dini inancın kişiler üzerindeki etkisini de birbirlerinin gözünden sunmuştur.



#altınıçizdiğimsatırlar 📝

* Tanrı yolları yolculuk için yaptı: işte ondan dolayı yolları yeryüzüne yatay yerleştirdi. Bir şeyin durmadan kımıldamasını isterse uzunlamasına yapar o şeyi, yol, at ya da araba gibi, ama bir şeyin konduğu gibi durmasını dilerse onu da dikey yapar, ağaç ya da insan gibi. Ve böylece Tanrı istemedi işte insanların yollarda yaşamasını, çünkü hangisi önce varır, sorarım; yol mu, ev mi? “Hiç evin yanına yol kondurduğunu bilir misiniz Tanrı'nın?" diyorum. Hayır, hiçbir zaman diyorum, çünkü yalnız insanlardır evlerini arabasıyla geçen her kişinin kapıya tükürebileceği bir yere kurmadan rahat edemeyen hiç, böylece hep tedirgin olur kalkıp başka yerlere gitmek isterler, Tanrı bir ağaç ya da bir ekin tutamı gibi oldukları yerde durmalarını dilediği halde. Çünkü eğer bir insanın durmadan kımıldayıp bir yerden bir yere gitmesini isteseydi Tanrı, uzunlamasına, karınüstü koymaz mıydı onu, bir yılan gibi? Öyle yapması gerekirdi.

* Yeryüzüne gelmemiz için iki kişi gerekiyor, ölmek icinse bir kişi yeter. Dünya böylece varacak sonuna.

* Gençken ölümün nasıl gövdenin doğal bir davranışı olduğuna inandığım aklıma geliyor; artık yalnızca bir zekâ işi olduğunu biliyorum -yoksunluk acısını çeken kişilerin zekâları. Nihilistler bunun bir son olduğunu söylerler; İncil'e inananlar ise bir başlangıç; gerçekte tek başına bir kiracının ya da bir ailenin bir evden ya da bir kentten başka yere taşımasından daha fazla bir şey değildir.

* Bu memleketin kötü yanı burada: her şey, hava, hepsi, olduklan yerde çok fazla kalıyor. Toprağımız da nehirlerimiz gibi: donuk, yavaş, sert; insan yaşantılarını da kendi amansız, düşüncelerle yoğun görünüşünde yaratıp biçimlendiriyor.

* Beni süzüyor: gözlerini duyuyorum. Sanki gözleriyle bana bir şeyler fırlatıyor. Böylesini kadınlarda daha önce de görmüştüm. Odaya acıma, derde ortak olma duygularıyla, elle tutulur gerçek bir yardım imkanıyla girenleri gözleriyle kovar, onları hiçbir zaman araba atından üstün tutmamış değersiz bir hayvana sarılırlar. Anlayışın ötesindeki sevgi dedikleri bu işte: bu gurur, yanımızda getirdiğimiz, ameliyat odalarına taşıdığımız, inatla, kızgınlıkla yeniden toprağa götürdüğümüz bu iğrenç çıplaklığımızı saklama isteğimiz.

* Zaman zaman insan düşünüyor. Bu dünyadaki üzüntüleri, tasaları; şimşek gibi herhangi bir yerden vurabileceklerini. Sanırım kişinin sığınağı ancak güçlü bir Tanrı inancı olabilir...

* İnsan zaman zaman düşünüyor böyle. Pek sık değil ama. Bu da iyi bir şey. Çünkü Tanrı onu iş yapsın, düşünmekle fazla zaman harcamasın diye yarattı., çünkü beyin var ya, tıpkı makine parçası gibi: bir yığın işkenceye dayanamaz. En iyisi hep bir yolda çalışması, günlük işleri yapması, bir parçanın gereğinden çok kullanılmaması.

* Kelimelerin bir şeye yaramadığını anladığım zamandı; kelimelerin söylemek istediklerine bile uymadıklarını.

* Doğduğunda anladım ki analık kelimesini böyle bir kelimenin olmasını isteyen biri bulmuş çıkarmıştı, çünkü çocuğu olanlar bu söz varmış yokmuş pek umursamıyorlardı. Korku’yu da hiç korkmamış kişilerin bulduğunu anladım; gurur’u hiç gururu olmayanların. Anladım böyle olduğunu.

* Dua etti benim için, günahı göremediğimi sanıyordu, benim de diz çöküp dua etmemi istedi, çünkü günahı kelimeler olarak görenlerin gözünde kurtuluş da kelimelerdir yalnızca.

* Yüzünde el etek çekmişliğin derin anlamı var.

* Yaşamak vadilerde başladı. Eski kokuların, eski hırsların, eski umutsuzlukların sırtında tepelere savruldu gitti. Onun için tepelere tırmanmalısın ki aşağı inebilesin.







23 Ağustos 2022 Salı

PEARL S BURCK "ANA"

Pearl S. Buck "Ana" 📚


Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan ilk ABD'li kadın yazar olan Pearl Sydenstricker Buck, ömürlerinin uzun bir kısmını Çin'de geçirmiş Amerikalı bir ana-babanın çocuğudur. Pearl S. Buck'ın kitaplarında kendisinin de ömrünün bir kısmını geçirdiği Çin'deki yaşamı yansıtır. 

Yalın bir anlatıma sahip olan romanı "Ana" Çin'in küçük bir köyünde çocuklarını tek başına büyütmek zorunda kalan, ömrü beklemekle ve umut etmekle geçen bir ananın hikayesini konu alır. 

Eserin başından sonuna kadar ismi hiç söylenmeyen "Ana'' birçok kültürdeki analığın canlı bir heykeli gibidir. Kitapta "baba" vurdumduymaz, "ana" ise kendini çocuklarına adayan karakter olarak lanse edilir. Okuyucuya analık sonrası bir kadınla beraber hayatının evrelerinde yolculuk yaptırılır. Ülkedeki komünist darbe öncesine de biraz tanık olma imkanı bulabiliyor okuyucu. Şimdilerde bilindik olan "komünizm"in ne olduğu o dönemde tam olarak bilinmemektedir ve bu nedenle neye hizmet ettiğini bilmeyen birçok insan maşa olarak kullanılmıştır.

Çin maternal kültürünü anlatan bu kitapta "Ana"nın yoksulluk, sefalet, bekleyiş ve toprakla geçen hayatı Anadolu'ya da yabancı değildir. Erkek evlat önceliği ve değerliliği, evlat ayrımı, evin hükmü elden gidecek korkusuyla ne kadar kayınvalidesini el üstünde tutmaya çalışsa da gelinin kusurunu arayıp bulmaya çalışma, biraz okuyup yazma öğrenince kendini üstün tutma, ne yaptığını bilmeden neyi savunduğunu anlamadan maşa olarak örgütlerde kullanılma gibi pekçok şey evrenselliğini devam ettiriyor. 


#altınıçizdiğimsatırlar 📝

* Oldum olası tarla işini her işten çok sevmişti. Toprak üstünde çalışıp çabaladıktan sonra, vücudu toprak işinin temiz terine bulanmış olarak eve dönmeyi, terinin serin rüzgarda kurumasını, vücudundaki büyük ama tatlı yorgunluğu duymayı pek severdi. Gözleri tarlalara, dağlara, büyük şeylere alışıktı. İğne iplik gibi küçük şeylere alışmak güç geliyordu.

* Evleri boşlukla dopdoluydu.

* Bazen bütün ömrü bir bekleyişten ibaretmiş gibi geliyordu...

* "Suçun aslını esasını bilmiyorum" diye anlatmaya başladı. " Yalnız dediğim gibi, adına komünist diyorlar. Yeni çıkan bir laf bu. Hep duyarım da anlamı nedir diye sorarım. Anlayabildiğim kadar, harami çetesi gibi bir şey galiba. Zindan kapısındaki o tüfekli nöbetçiye sordum. O da dedi ki : 'Komünist nedir diye mi sordun? Senin tarlanı senden çalıp üstüne oturmak isteyen biridir. Devlete, hükümete karşı fesat kuran kimselerdir bunlar. Topunu birden öldürmek gerek' dedi. İşte buymuş suçu."

* 'Sizin oğlan ölümden korkuyor' dedi zindancı. 'İşlediği suçun ne olduğunu, niçin öleceğini bile sanmam ki anlamış olsun. Basit bir köylü gence benziyor' dedi. 'Besbelli öbürleri onu kendi işlerine alet etmiş, büyük büyük sözler vermişler.' Zindancının dediğine göre bizim çocuk üzerinde birtakım kitaplarla bulunmuş. Elaleme dağıtıyormuş bu kitapları. İçlerinde de hükümeti devirip herkesin parasını, malını paylaşmak gibi kötü kötü şeyler yazılıymış.

* Oturduğu yerden göklerin gitgide aydınlanışını seyretti. Gün ışığının, o sabah hiç ölen olmamışçasına taptaze, altın rengiyle yeryüzüne serpilişini seyretti.

* Önünde sonunda bu ufacık eve, durmadan çocuk doğuran bu kadına döndüğü zaman erkek dehşet içinde kalarak düşünürdü ki, yeryüzünde onun görüp göreceği budur: Sabah kalkıp tarlaya gitmek...her Tanrı'nın günü bu kendinin olmayan toprak üzerinde çabalayıp didinmek, kendi babasının da bir zamanlar yapmış olduğu gibi... Eve gelip hep bu yavan yemekleri yemek, topraktan aldığı ürünün hiçbir zaman en iyisini tadamamak, çünkü ürünün en iyisini başkaları yesin diye satmak zorundaydılar... Uyumak ve ertesi sabah yine aynı hayata gözlerini açmak...

* Hiçbir zaman gereğinden fazla çalışıp kendini çökertmemişti.

* Hayatından hoşnut değildi. Ömrünce yeni bir şey göremeyeceğini, günlerin bu değişmez çarkını yıllarca, sonunda ihtiyarlayıp ölünceye değin dönüp duracağını bilmek, dayanılmaz bir şey gibi geliyordu ona.

* Bütün neşesini, latifelerini, sevimli hallerini yabancılara ve kendi evinden olmayanlara saklıyor gibiydi.

* Evlendiği adamı hiçbir zaman yalnızca erkekliği için sevmedi. Kendini ana yaptığı, kendi analığının bir parçası olduğu için sevdi erkeğini.

* İkisine de acımamak elde değil: Oğlu, yaşına göre çok ağır olan hizmetin acı yüküyle ezilmiş, kızı ise ısdırabına sızlanmasız katlanmak zoruyla üzülmüş.

* Bir erkeğin asıl huyu, karısının nasıl olduğu bilinmedikçe meydana çıkmaz.

* Büyük oğlan analarının küçüğe karşı beslediği bu sıcacık sevgiyi seziyor, için için kudurdukça kuduruyordu. Küçüklüğünden beri yapmış olduğu her işi, anasının üzerinden kaldırmış olduğu her yükü şimdi bir bir hatırlıyordu. Ve hatırladıkça anasını dünyanın en zalim insanı olarak görüyor, çocukluğundan beri onun hatırı için çalışıp cabalamalarını boşa saydığını düşünüyordu. Böylece yüreğinde yavaş yavaş derin bir düşmanlık birikti ve delikanlı kardeşine kin bağladı.

* Halinde, tavrında bir terbiye, bir incelik göremedi. Oysa o kadarcık insaniyet, terbiye herkeste bulunur; insanın ille okumuş, kibar olması şart değil...

* Bazen yoksullukla kötülüğü ayırt etmek güçtür.




15 Ağustos 2022 Pazartesi

CHARLES DİCKENS "DAVİD COPPERFİELD"

 #CharlesDickens 📚 #DavidCopperfield



David Copperfield, İngiliz yazar Charles Dickens'ın ilk kez 1849 yılında yayımlanmış romanıdır. Viktorya Dönemi'ni, toplumsal sınıf ayrımını eleştirdiği eseri, yazarın kendi hayat hikâyesiyle benzerlikler göstermektedir. Dickens'ın en otobiyografik romanı olan David Copperfield’ın iniş çıkışlarla dolu yaşam öyküsünde, varlık ve yokluk arasındaki çizgiyi, karmaşık bir olay örgüsüyle birlikte kurgular. David Copperfield mutlu bir çocukluk sürecinden, zalim bir üvey babanın eziyetleriyle zorlu çalışma koşullarına ve yoksunluğa düşer. Ezici yaşamından mücadeleden yılmayarak kurtulmaya çalışır. Yetişkinlik dönemini yanlış tercihlerle zedelese de tecrübe kazandıkça daha tutarlı yol almayı başarır. Roman, ana karakterin bakış açıyla kaleme alınmıştır. 


#altınıçizdiğimsatırlar 📝

* Kendi hayatımın kahramanı mı olacağım yoksa bu görevi başka biri mi üstlenecek, bu sayfalar gösterecek.

* Güneş her gün batıyor ve her an biri ölüyor, herkesin başına gelen bir şeyden korkmamamız gerekiyor. Herkesin kapısını çalan ayak sesi bir yerlerde duyuldu diye kendimize hakim olamayacaksak eğer, şu dünyada sahip olduğumuz her şey elimizden kayıp gider. Hayır! Yola devam et! İster tahta ayakkabıyla, ister yumuşak ayakkabıyla, ama devam et! Tüm zorluklara rağmen yola devam et ve yarışı kazan!

* Belki garip gelecek size ama bence çoğumuzun hafıza­sı sandığımızdan çok daha eskilere gidebiliyor; dahası, kü­çük çocukların detaylar ve doğruluk bakımından çok güçlü gözlemlerde bulunduklarını düşünüyorum. Aslında hafızası kayda değer ölçüde güçlü olan pek çok yetişkinin, bu özel­liği sonradan edinmek yerine hiç kaybetmediğini söylemek yerinde olur; daha doğrusu, genelde içlerinde bir canlılık, nezaket ve mutlu olma potansiyeli barındıran kişilerin bunları da çocukluk dönemlerinden beri muhafaza ettiklerini söyleyebilirim.

* Hepimiz ara sıra, sanki söylediğimiz ve yaptığımız şeyi daha önce söylemiş ve yapmış gibi bir hisse kapılırız; çok eski zamanlarda – çağlar öncesinde, etrafımız aynı yüzler; nesneler ve olaylarla sarılmış gibi, az sonra söylenecek şeyi, sanki anımsamış gibi biliriz!

* Pek çoğumuz gibi ben de, içimde ne tür çelişkiler ve tutarsızlıklar olduğundan, her şeyin ne kadar farklı ve daha iyi olabileceğinden, beni kendi kalbimin sesinden ısrarla uzaklaştıran ne kadar çok şey yaptığımdan bihaberdim.

* Suistimal etmediğim tek bir doğal yeteneğim yok diyebilirim. Demek istediğim, şimdiye dek hayatta ne yapmaya çalıştıysam, canigonulden, iyi bir şekilde yapmaya çalıştım; kendimi neye Adıyaman tam adadım; büyük küçük tüm amaçlarımı layıkıyla ciddiye aldım.

* Doğal ya da sonradan gelişmiş her hangi bir yeteneğin, istikrarlı, gösterişsiz ve çalışkan özelliklerin yoldaşlığından muaf olup da amacına erişebileceğine asla inanmadım

* Bir mankafa tarafından yönetilsin ya da yönetilmesin, katışıksız bir zulmün hüküm sürdüğü bir okulda öğrenilecek fazla şey yoktu. Bizim okuldakilerde genelde en az diğer okullardaki çocuklar kadar cahildi; bir şey öğrenemeyecek kadar üzgün ve hırpalanmıştı hepsi; daimi bir bahtsızlık, eziyet ve kaygı içinde geçen hayatta hiçbir şeyin onlara hayrı olmadığı gibi okulunda bir yararını görmüyorlardı.

* Aslında orada hiç kimse beni sevmiyordu, ben bile kendimi sevmiyordum; çünkü beni sevenler bunu gösteremiyor, sevmeyenlerse bunu o kadar açık bir şekilde ortaya koyuyordu ki artık ben de sürekli sıkıntılı, hoyrat ve sıkıcı bir görünüme büründüğümü fark ediyordum.

* Sessizlik ve utanç içinde ne yemekler yedim, bir çift çatal bıçağın fazla olduğunu ve bunun benim çatalım ve bıçağım olduğunu; sofrada bir kursağın, benimkinin fazla olduğunu; bir tabak ve sandalyenin, benimkilerin fazla olduğunu; masada fazladan bir kişi oturduğunu, onun da ben olduğumu hissederek!

* Ne işe yaramaz biriydim, herkesin görmezden geldiği, yine de herkesin uğraştığı...

* "Sana tavsiyem, bugünün işini yarına bırakma. Ertelemek, zamandan çalmaktır. Yakala onu!"

* Onu kırmaya başladınız, kafesteki zavallı bir kuş gibi ve kendi nağmelerinizle ötmesini öğreteceğim diye hayatını elinden aldınız!

* Artık dünyayı o kadar iyi tanıyorum ki beni hiçbir şey şaşırtamaz.




11 Ağustos 2022 Perşembe

CHARLES DİCKENS "BÜYÜK UMUTLAR"

 Büyük Umutlar 📚 Charles Dickens 


Özgün adı "Great Expectations" olan "Büyük Umutlar'' Charles Dickens'ın 1861 yılında yazdığı 'bildungsroman'ıdır. Yazar, 19. yüzyılın acımasız toplum düzenini eleştirirken Sanayi Devrimi sırasında geniş kitlelerin çektiği acıları ve yoksulluğu gerçekçi bir bakış açısıyla anlatmıştır. Londra'daki yaşam üstüne ayrıntılı bilgiler veren yazar, taşradan şehre taşınan, sosyal merdiveni yavaş yavaş tırmanan ve değerlerini yitiren genç bir adamın acımasız gerçeklerle yüzleşmesini konu alır. Çocukluğundan yetişkinliğine kadar hayatına tanık olunan ana karakter Pip'in ahlâkî ve psikolojik gelişimi romanın odak noktasıdır. Yazar, paranın insanları nasıl değiştirebileceğini ve sınıf ayrımlarının sevgiye nasıl engel olabileceğini vurgulamaktadır.


#Altınıçizdiğimsatırlar 📝

* Her kim tarafından yetiştirilmiş olurlarsa olsunlar, çocukların varlıklarını sürdürdükleri küçücük dünyalarında, haksızlık kadar derinden hissedilip derinden algılanan bir şey yoktur. Çocuğun maruz kaldığı haksızlık küçücük bile olsa, çocuk küçücüktür, dolayısıyla dünyası da küçücüktür ve onun ölçülerine göre, tahta bir at iri kemikli bir İrlanda atı gibi kocaman görünür.

* Yaşamınızdan belli bir günü sildiğinizi farz edin, yaşamınızın akışı kimbilir ne kadar farklı olacaktır. Ey bu satırları okuyan okur, bir an durup demirden ya da altından uzun zincirleri düşün; bu zincirler ister dikenlerle kaplı ister çiçeklerle bezeli olsun, şayet o unutulmaz günlerden birinde ilk halkası örülmemiş olsaydı, o zincir seni asla boyunduruk altına alamayacaktı.

* Son derece temiz bir ev hanımıydı fakat temizliği, kirden daha rahatsız edici ve kabul edilemez bı hale getirmek gibi üstün bir sanatı vardı.

* Yakalanma kabahatini işlediğim tüm hastalıkların, uyumamak suretiyle girdigim tüm günahların, düştüğüm tüm yüksek yerlerin, kendi kendimi tüm yaralayışlarımın, kaç defa mezara girmemi istediğinin, benimse asice buna karşı geldiğimin korkunç bir envanterini çıkarmaya koyuldu.

* Sözün özü, doğru olduğunu bildiğim şeyi yapmayacak kadar korkaktım; tıpkı daha önce yanlış olduğunu bildiğim şeyi yapmaktan kaçınmayacak kadar korkak olduğum gibi. O zamanlar dünyayla hiçbir münasebetim yoktu ve böyle davranırken, dünyanın çok sayıdaki sakininden birini örnek almamıştım. Kendi çapımda, eğitimsiz bir dâhi olarak, eylem tarzımı kendi kendime keşfetmiştim.

* Ve hükümranlık sahasında eğitimli insanların olmasını hoş karşılamayacaktır, özellikle de isyan ederim korkusuyla, benim eğitimli olmamı hoş karşılamayacaktır. Âdeta bir Asi gibi...

* Zavallı annem hayatı boyunca köle gibi çalışmış, çok ağır iş yapmış, dürüst ve güzel yüreği paramparça olmuş ve ömrü hayatında gün yüzü görmemiş bir kadındı; bu yüzden de bir kadına yanlış yapacağım diye aklım çıkar, hatta öyle ki iki taraftan birine yanlış yapacaksam, kendime yanlış yapıp azıcık müşkül duruma düşmeyi tercih ederim.

* Zıvanadan çıkmış bir haldeydim -tıpki işkence altında gözünü karartmış bir tanık gibi - onlara her türlü şeyi anlatabilirdim.

* Öylesine suratsız biriydi ki bir kitaba bile başlarken sanki yazarı kendisine karşı bir kusur işlemiş gibi tavır takınırdı...

* Yaşamımız boyunca en büyük zaaflarımız, en nefret ettiğimiz insanlar yüzünden açığa çıkar, keza yaptığımız en büyük kötülüklere onlar vesile olur.

* Yaşam dediğin şey pek çok vedanın birbirine lehimlenmesinden oluşur. İnsanlar da türlü türlüdür; kimisi demircidir, kimisi kalaycı, kimisi kuyumcu, kimisi de bakırcı. Bu insanların arasında bir ayrımın olması kaçınılmazdır...

* Sanki bir tür ataletle, sonu gelmeyen bir huzursuzlukla ve arafta kalma haliyle lanetlenmiş gibiydim ve elimden başka bir şey gelmediğinden kayığımın küreğini çekmeye devam ederek bekliyor, bekliyor, bekliyordum.





6 Ağustos 2022 Cumartesi

CHARLES DİCKENS "MİSTER PICKWICK'İN SERÜVENLERİ"

 Mister Pıckwıck'in Serüvenleri 📚 #CharlesDickens

İlk olarak tefrika halinde yayımlanan Mister Pickwick’in Serüvenleri, Charles Dickens'ın 1836 yılında henüz 24 yaşındayken yazmaya başladığı ilk romanıdır. 

Pikareks olarak nitelendirilen romanda toplumdan kopuk ve standeter yaşam tarzına sahip Mr. Samuel Pickwick, kurucusu olduğu ve başkanlığını yaptığı kulüpteki arkadaşı olan birkaç üyeyi ve uşağı Sam'i de alarak, insanın doğasını anlamak maksadıyla çeşitli gezilere çıkarlar. Pıckwıck kulübü o dönemin İngiltere’sinde yaşamakta olan muhtelif insan manzaralarıyla okuyucuyu tanıştırır. Pickwick Kulübü üyeleri gözlem yapmak amacıyla Londra’dan yola çıkarak İngiltere’nin pek çok yerini dolaşmaları esnasında tanıştıkları kişilerle yaşadıkları maceraları, başlarından geçen olayları ve dinledikleri hikayeleri not ederler. Mister Pıckwıck yaşadığı serüvenlerde kazandığı tecrübeyle bu süreç nihayetinde düzenli aklı başında bir kişiye dönüşmeye başlar. Kimi zaman mizah duygusuyla, hicivlerle, alegorilerle aktarılan romanda trajedileri de yansıtılarak 19. yüzyıl başındaki İngiltere’nin toplumsal bir tablosu çizilmiştir. Don Kişot'tan esinlenerek kaleme alınan eser daha gerçekçi olayların farkındalığı ile ondan ayrılır. 

#altınıçizdiğimsatırlar 📚

* İnsan zihninin, geçmiş olayların yarım yamalak anıları arasında aklın denetimi olmaksızın oradan oraya huzursuzca koşturduğu ama aynı zamanda dile gelmez bir eza duygusu ile bir türlü sıyrılamayacağı o yeri bilinçsizlik haline düştü.

* Beden gözünüzün önünde güçsüz ve çaresiz, öyle serilmiş yatarken, zihnin her zamanki sağlıklı uğraşlar ve amaçlara geri dönüşüne tanık olmak insana çok dokunuyor. Ama bu uğraşlar ciddiyet ve vakarla bağdaşır olmaktan uzak bir karakter sergilediği zaman üzerimizdeki etkileri son derece daha feci oluyor.

* İnsanlar güneşi bütün ihtişamıyla görebilmek için erken kalkmalılar, zira parlaklığının bütün gün sürdüğü çok enderdir. Bir günün sabahı ile hayatın sabahı birbirinin o kadar aynısıdır ki!

* Bana hatırlattıklarından ayrı düşünemediğim için Londra'nın bu semtinden nefret ederim. Cadde geniş dükkânlar ferahtır; gelip geçen araçların gürültüsü, insan kalabalığının ardı arkası kesilmeyen ayak sesleri... Bütün o telaşlı trafik patırtısı sabahtan akşama kadar yankılanır durur orada ama yan sokaklar suratsız ve karanlıktır; tıkış tıkış ara yıllarda yoksulluk ve sefahat cıvışır; mahrumiyet, kademesizlik tıkılmıştır daracık hapishanenin içine. Zulmet ve kasvet -benim gözümde hiç değilse - o havâlinin üzerine çökmüş, havasını murdar ve hastalıklı bir renge büründürmüştür.

* Zira umutsuzluk, felaketin ilk zalim saldırısına nadiren eşlik eder. Sınanmamış arkadaşlıklara hala güvenir insan; mutlu günlerinde dostların ihtiyaç duyulmazken bol keseden sundukları hizmetleri hatırlar; mutlu tecrübesizliğinden ötürü henüz umudunu yitirmemiştir ve ilk şokun altında ne kadar eğilse de hayal kırıklığı ve ihmallerin samyeli altında boynu bükülene kadar o umut, yüreğinde kısa bir süre yeniden canlanır.

* Dıştan bakınca çocuktu ama onda çocukluğun sevinç yüklü yüreğinden, şen gülüşünden, pırıltılar saçan gözlerinden eser yoktu.

* Noel, olanca keyifli evecenliğiyle yaklaşıyordu. Konukseverlik, neşe ve içtenlik mevsimiydi; yaşlanan yıl, bir geçmiş zaman feylesofu gibi, dostlarına davet çıkarıp, ziyafetler, şenlikler ortasında sükûnetle, huzur içinde geçip gitmeye hazırlanıyordu. Sevincin kabına sığamadığı günlerdi

* Yeryüzünde bütün saray adamlarının âdetidir: Kralın tekmelediğini sen de tekmeleyeceksin, kucakladığını kucaklayacaksın!

* Çok çalışıp bir dilim ekmeğini emeğiyle kazanan insanların her zaman neşeli ve mutlu olduklarını gördü; tabiatın sevimli çehresinin en cahil kimse için bile bitmez tükenmez neşe ve sevinç kaynağı olduğunu gördü; özene bedene bakılıp sevgiyle yetiştirilmiş insanların mahrumiyetler ortasında mutlu olduklarını, onlardan daha kavi yetişmiş nicelerini mahvedecek acılara katlandıklarını, çünkü gönüllerinin mutlulukla, hoşnutluk ve huzurla donanmış olduğunu gördü. Tanrı'nın en nazik, en kırılgan yaratıkları olan kadınların; kederi, zoru ve sıkıntıyı yenmekte çoğu zaman herkesten üstün olduklarını ve bunun yüreklerindeki bitmez tükenmez şefkat ve vefadan kaynaklandığını gördü. Ve hepsinin üstünde, başkalarının sevincine, nesnesine kendisi gibi yan bakıp laf atanların bu yüzden yeryüzünün en çürümüş ayrık otları olduklarını gördü ve dünyanın her iyiliği, her bir kötülüğü ile yan yana konulup tartıldığında, her şeye rağmen fevkalade dürüst ve makul bir dünya olduğu sonucuna vardı.

* Ama o artık aynı insan değildi. Eski hallerinden duyduğu pişmanlığın alay konusu olacağı ve artık değiştiğine kimsenin inanmayacağı bir yere dönmeye nasıl katlanabilecekti? Birkaç saniye tereddüt ettikten sonra döndü, nerede olursa olsun ekmeğini kazanacağı rastgele bir yere doğru yürüdü.




13 Temmuz 2022 Çarşamba

CHARLES DİCKENS "KASVETLİ EV"

 

Kasvetli Ev (Bleak House)
Charles Dickens 📚


Özgün adı Bleak House olan Kasvetli Ev Charles Dickens'ın olgunluk çağı romanlarından biridir. Yazar Kasvetli Ev'de, Victoria çağının katı ahlakçılığı, toplumsal sınıf arasındaki uçurum, zengin ve yolsulların yaşayışları, ataerkil bir toplumda kadının yeri gibi pek çok konuyu irdelemiştir.

İngiltere, Sanayi Devrimi'nin getirdiği değişikliklerin sancıları ile boğuşurken, Londra'nın bunaltıcı sisi gölgesinde aristokrasiden, işçi sınıfına toplumun her tabakasına uzanan karakterler betimlenerek polisiye kurgusu ve çok katmanlı anlatımla kaleme alınan roman, ilk olarak Mart 1852 ile Eylül 1853 arasında tefrika edilmiştir. Roman kısmen baş kahraman Esther Summerson, kısmen de dıştan bir anlatıcı tarafından aktarılır. Kasvetli Ev'de Chancery Mahkemesi'nde uzun süredir devam eden Jarndyce Jarndyce karşı davası ve bunun gibi sonuçları belirlenemeyerek sürüp giden pek çok davanın trajedisi anlatılmaktadır. Yazar, uzun yıllar devam eden bir miras davasının merkezinde gelişen olaylar zincirini ele alırken, yasal ortamdaki çarpıklıkları, hukuk sistemini eleştirir ve birçok karakteri ortak yazgısıyla birbirine bağlar.



#Altınıçizdiğimsatırlar 📝

* Genel bir lanetlik illetine tutulmuş vaziyette birbirlerinin şemsiyelerini iteleyen ve sokak köşelerinde, gün doğduğundan beri ( tabii gün gerçekten doğmuşsa) on binlerce başka yayanın kayıp ezdiği yerlerde ayakları kayan yayalar, o noktalarda kaldırılma sımsıkı yapışan ve bileşik faiz usulü yığıldıkça yığılan çamur katmanlarının üzerine yenilerini ekliyor.

* Hile, savuşturma, sürüncemede bırakma, tahrifat, taciz, her türlü sahtekârlık dönüşü olmayan kötü izler bırakır.

* Herkes ona bakıyor, kimse göremiyor.

* Etrafında dönüp duran bütün küçük solgun yıldızlar, onun zaaflarını, önyargılarını, çılgınlıklarını, huysuzluğunu ve kaprislerini biliyorlar ve terzi nasıl fiziksel ölçülerini alıyorsa onlar da aynı şaşmazlıkla ölçüsünü aldıkları ahlâkî mizacına göre davranıyorlar.

* Eski püskü giysiler içindeki, bu sert ve dayak mağduru kadınların böyle tek vücut olmalarını; birbirleri için ne kadar anlam ifade ettiklerini; birbirleriyle olan yakınlıklarını; hayatlarının zorlu tecrübeleri sonucu kalplerini birbirlerine nasıl açtıklarını görmek bana çok dokunaklı geldi. Böyle insanların en iyi yönlerinin bizden adeta saklandığını düşündüm. Fakirlerin fakirler için ne demek olduğunu kendileri ve TANRI haricinde pek bilen yok.

* O hayâsız yaratık ölmüş olan adamın ( onu sarı suratı ve siyah saçlarından tanımıştı) arada bir sokaklarda alaya alınıp takip edildiğini biliyordu sadece. Soğuk bir kış gecesi, çocuk kavşağın yakınlarında bir kapı eşiğinde titrerken adam dönüp ona bakmış, yanına gelmiş, ona birkaç soru sorup dünyada hiç dostu olmadığını öğrenince " Benim de yok. Bir tane bile!" demiş ve ona bir gecelik yemeğe ve yatağa yetecek kadar para vermiş. Ondan sonra adam onunla sık sık konuşmuş; ona geceleyin iyi uyuyup uyulmadığını, soğuğa ve açlığa nasıl dayandığını, ölmeyi isteyip istemediğini ve buna benzer başka tuhaf sorular sorarmış. Adamın parası olmadığında, geçerken " Bugün ben de senin gibi fakirim, Jo" dermiş; ama parası oldu mu Jo'ya birazını vermekten hoşlanırmış ( çocuk buna yürekten inanıyordu).

* Birazcık doğallık hariç her şeyi vardı.

* Adı Jo. Başka bir şey bilmiyor. Herkesin bir de soyadı olduğunu bilmiyor. Hiç bööle şey duymamış. Jo'nun uzun bir ismin kısaltması olduğunu bilmiyor. Ona göre kendisine yetecek kadar uzun. Ona göre bir mahzuru yok. İsminin harflerini söyleyebilir mi? Hayır. Söyleyemez. Baba yok, anne yok, arkadaş yok. Okula gitmemiş. Ev de ne demek? Süpürgenin süpürge olduğunu, yalan söylemenin kötü olduğunu biliyor. Ona süpürge ve yalan mevzularını kimin anlattığını hatırlamıyor ama ikisini de biliyor. Buradaki beyefendiye yalan söylerse öldükten sonra ona neler yapılır bilmiyor ama çok kötü bir ceza vereceklerine ve bunu da hak edeceğine inanıyor - bu yüzden de doğruyu söyleyecek.

* O çok yaygın, her şeyin düzeleceği inancı! Bir çaba harcayıp düzelteceği değil de kendiliklerinden "düzeleceği" inancı! Bir delinin dünyanın "üçgen" olacağına inanması gibi!.

* Zihnine yerleştirdiği her şey başlangıçta nasıl tırtılsa sonuçta öyledir. Hayatı boyunca tek bir kelebek bile üretmemişti.

* Samilerle Hititler gibi eski halklar hakkındaki bilgileri ezberleyerek yetiştirilmiş olduğundan sık sık eğitimdeki başarısızlığın bir numunesi olarak gösterilirdi.

* Bu haneden hep hayata erken atılıp geç evlenerek, iş bilir karakterini pekiştirmiş, bütün keyiflerden uzak durmuş, hikaye kitaplarına, masallara, romanlara ve fabllara yüz vermemiş, her türlü hoppalığı yasaklamıştı. Bunun da faydasını görmüş, asla gerçek bir çocuğa sahip olmamıştı; ürettiği bütün o küçük adamlar ve kadınların, zihinlerinden iç sıkıcı bir şeyler geçiren yaşlı maymunlara benzediği gözlemlenmişti.

* Şeytan fistan da giyse lata da giyse kötüdür (ikisiyle de çok kötü olabilir) ama gömleğinin önüne bir iğne takıp, kendine beyefendi dediğinde, bir kartı ya da rengi tuttuğunda, az buçuk bilardo oynadığında, tahvillerle bonolardan biraz anladığında, diğer giysileri giyen şeytanlardan çok daha kumpasçı, katı ve katlanılmaz bir şeytan olur.

* Düşüncesi şu; kendisine fazla derin gelen insanlardan ne kadar uzak dursa az, bilmediği konulara da ne kadar az bulaşırsa o kadar iyi olur; ana kural, ne olduğunu bilmediğin hiçbir işi yapma, üstü kapalı da gizemli hiçbir işe karışma, basacağın yeri görmeden ya adımını atma.

* Her gün hayatta hiçbir meşalesi olmayan huzursuz adamlar çok meşgullermiş gibi bir görüntü sergiliyorlar.

* Avare avare evine dönüyor; füme olmuş, rengi solmuş, âdem arasında ikâmet ediyor ama onlara karışmıyor, gençlik nedir bilmeden yaşlanmış, o daracık yuvasını insan tabiatının kıyılarıyla oyunlarında yapmaya öyle alışmış ki daha geniş, daha güzel yerleri olduğunu unutmuş.




20 Haziran 2022 Pazartesi

CHARLES DİCKENS "MÜŞTEREK DOSTUMUZ"

 #CharlesDickens 📚 #MüşterekDostumuz


Charles Dickens’ın 1864 ile 1865 yılları arasında tefrika edilen eseri Müşterek Dostumuz (Our Mutual Friend), yazarın tamamlayabildiği son romanıdır. Çok katmanlı, karışık bir kurguya sahip olan roman, paranın ve toplumsal sınıflaşmanın ortaya çıkardığı kargaşayı ele alır. Dönemin sorunlarını sert bir sekilde eleştiren yazar aynı zamanda mizahi bir uslup kullanarak yaptığı ironilerle okura düşünme payı da bırakır.

19. yüzyıl ortalarında emperyalist İngiliz toplumunun farklı kademelerini kapsayan bir vasiyetin çeşitli karakterlere sirayet eden etkilerinin aktarıldığı roman; Thames Nehri'nde düşen cesetleri toplama işi yapan bir ailenin sıradan bir günüyle başlarken, buradan zengin bir ailenin evinde gösterişli bir yemekte yaşananlara doğru uzanır. Dickens, romanı boyunca toplumsal katmanlarda gezinirken, birbirinden oldukça farklı dünyaları, karakterleri, dönemin kapitalizm başkenti Londra'da sınıflar arasındaki büyük uçurumu tasvir eder ve olaylar zincirinin bu farklı sınıflardaki insanların yollarının kesişmesine etki eden paranın gücünü vurgular.

Dickens romanlarında kötülerin eninde sonunda cezasını çektiği, iyilerinse yaşadığı tüm zorluklara rağmen nihayetinde kazandığı bir dünyayı romanlarına aksettirir ve trajik olaylar örgüsünü mutlu sonlarla noktalamıyı tercih eder. Yaşanan olaylardan çıkarılacak dersler okura birçok bakış açısı kazandır ve mutlu sonlar bile toplumsal sorunları, adaletsizlikleri eleştirmemize, sefahat ve sefalet ortamlarına bulunamayan çareleri göz ardı etmememiz gerekliliğine engel olmaz.








#altınıçizdiğimsatırlar 📚

* Kendi neslinin akil adamlarının pek iyi bildiği gibi, bu dünyada yapılacak tek şey varsa o da Hisse trafiği. Soyun sopun olmasın, yerleşik bir karakterin olmasın, kültürün olmasın, fikrin olmasın, görgün olmasın; Hissen olsun. Yönetim Kuruluna büyük harflerle adın yazılacak kadar Hissen olsun, gizemli işler için Londra'yla Paris arasında mekik doku, büyük adam ol. Nereden geliyor? Hisselerden. Nereye gidiyor? Hisselere. Zevkleri neler? Hisseler. İlkeleri neler? Hisseler. Onu Parlamentoya ne soktu? Hisseler. Hiçbir konuda başarı sağlayamamış, hiçbir şey bulmamış, hiçbir şey üretmemiş olabilir mi? Olsun, her şeyin cevabı belli: Hisseler. Ey, yüce Hisseler! O göz kamaştırıcı imgeleri yukarılara yerleştiren, biz küçük kemirgenleri, ban otu ya da esrarın etkisi altındaymışız gibi gece gündüz şöyle bağırtan: "Bizi kurtarın paramızdan, bizim yerimize saçın onu, alın bizi satın bizi, iflas ettirin bizi, sizden tek ricamız var, bu dünyanın güçleri arasında yerinizi alın ve kanımızı emin!

* Koca şehir, tekerleklerin boğuk sesiyle dolu, devasa bir hastayı sarmalayan bir buğu bulutundan ibaretti.

* Bayağı insanlar için gücün ( zeka ya da fazilet gücü olmadıkça) büyük cazibesi vardır.

* Hamlet kendi nabzının sağlıklı sesi için ne demişse ben de aynısını söyleyebilirim.

* Daima Britanya konuşuyor, bu iş için tutulmuş, Britanya çıkarlarını bütün dünyaya karşı koruyan Özel Bekçi gibi konuşuyor." Rusya'nın meramını anlıyoruz beyefendi, Fransa'nın ne istediğini biliyoruz, Amerika'nın ne işler karıştırdığını görüyoruz, ama İngiltere'nin ne olduğunu da biliyoruz. Bu bize yeter."