26 Ocak 2021 Salı

EMILE ZOLA "GERMINAL"

 


#EmileZola 📚 #Germinal #Tohum 🌱

Germinal, Natüralist akımın en önemli temsilcilerinden biri olan Emile Zola’nın 1885 yılında yayımlanan, yazarın 20 kitaptan oluşan Rougon-Macquart serisinin 13. kitabıdır. 

Germinal emekçi - sermayedar çatışmasını ele alan hem ilk hem de en gerçekçi roman olma özelliği taşır.

Germinal, Latince (germen) "tohum" kelimesinden gelir, aynı zamanda Fransız Devrimi Takvimi’nin "filizlenme" anlamına gelen 7. ayın adıdır.

Roman, Etienne Lantier’in bir maden şehri olan Montsou’ya gelmesi ile başlıyor. Maden ocağı insanları hem besleyen hem de tüketen yeryüzünün simgesidir.

Kazançları çok düşük, açlık ve sefalet içinde yaşayan  işçilerin, Etinne’nin şehre gelip madende çalışmaya başlamasıyla, sabahtan akşama kadar çalışıp ömürlerini tükettikleri maden ocağında haklarını aramak için greve kadar giden bir direnişin içine giriyorlar.

Yazar bu direnişte işçi ve işveren arkasındaki çatışmayı tarafsız olarak aktarırken okuyucuyu sosyalizm, kapitalizm ve anarşizm üçgeninde bir sorgulamanın içine sokuyor. 

Açlık sınırında yaşayan işçilerin yaşadıkları ağır sorunları ve ücretlerini artırmak için giriştikleri mücadeleleri, grev yoluyla haklarını aramaları üzerine kurgulanmış romanın asıl kahramanı maden ocağındaki emeğin kendisidir.

Roman 1993'te filme de uyarlanmıştır.





ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* Kara bir mürekkep kadar yoğun ve karanlık gecede, düz ovada, Marchiennes'le Montsou'yu birleştiren ve pancar tarlaları arasında ip gibi uzanan yolda, bir adam tek başına yürüyordu.

* Canlarına varana dek her şeylerini verdikleri ama yüzünü göremedikleri, karnı tok sırtı pek bir Tanrı’nın çöreklendiği, insanların giremeyeceği kutsal bir tapınaktan söz ediyormuşçasına bir çeşit dinsel korku belirmişti sesinde.

* Örgütün başlıca amacının emekçilerin özgürlüğünün sağlanması olduğunu anlattı; küçük kasabalarından başlayıp bütün bir bölgeye, oradan ulusa, ulustan insanlığa uzanan o büyük kuruluşun resmini çizdi.

* İnsanın hâl ve gidişi iyi oldu mu, bazı kusurlarına göz yumulabilirdi.

* Mademki hak ve adalet cağı gelecek demişlerdi, evrensel mutluluğu ele geçirebilmek üzere her türlü acıya katlanmaya hazırdılar.

* Ektiği tohumlar yeşeriyor, bir başkaldırı çığlığı halinde filizleniyordu. O güzel günlerin bir an önce gelmesini isteyen insanların sabırsızlığı, bir mezar gibi dört bir yanlarını çeviren şu kör olası yoksulluktan sıyrılıp, kendilerine düşen yeryüzü mutluluğunu tatmak isteyen kişilerin heyecanıydı bu.

* Ne demek yani! İşçinin düşünmesine de mi engel olacaklardı? Hayır, hayır! Yakında her şey değişecekti, çünkü işçi artık düşünmeye başlamıştı. Büyükbabanın zamanında kömür işçisi bir mağara adamı gibi ömrünü madende geçiriyor, yeryüzünde olup bitenlere gözünü kulağını kapatıyordu. Onun için de zenginler aralarında anlaşıyor, işçiyi diledikleri gibi alıp satıyor, iliğini kemiğini sömürüyorlardı; işçiyse bunun farkına bile varmıyordu. Ama şimdi artık emekçi de uyanıyor, toprağın derinliklerinde kıpırdayan bir tohum gibi baş veriyordu; bir sabah bir de bakacaklardı ki tarlalardan birinin ortasında bitivermiş: Evet, evet, yerden insan fışkıracak ve bu işçi ordusu hakkı adaleti yerine getirecekti. Devrimden sonra bütün insanların eşit olduğu kabul edilmemiş miydi? Herkes oy verdiğine göre işçi neden işverenin kölesi olsundu? Büyük işletmeler makineleriyle her şeyi, herkesi eziyor, ama bu haksızlığa karşı eski loncaların yaptığı gibi birleşip hak aramak bile mümkün olmuyordu.

* Bir damla kan akıtmadan, tek bir cam kırmadan insanların öz ve biçim değiştireceği günü düşlüyordu. Yalnız bu işin nasıl yapılacağını bilmiyordu, bir kez yola çıktıktan sonra her şeyin kendiliğinden çözüleceğini düşünmekle yetiniyordu, yeni bir dünya kurmaya kalktı mı zihni karışıyordu çünkü.

* Bilgisizliğin verdiği çekingenlik yavaş yavaş gidiyor, düşünmeye başladığını hissedeli beri, azar azar gururlanmaya başlıyordu.

* O güne dek arkadaşlarının alttan alta büyüyen sessiz öfkesine katılıyor, yalnızca içgüdüsel bir başkaldırı duyuyordu. Bir sürü değişik soru dolaşıyordu zihninde; neden insanların bir bölüğü yoksul, bir bölüğü aşırı zengindi? Neden birinciler ikincilerin çizmesi altında eziliyor, bir gün onların yerine geçebilme umudu beslemeden ha bire acı çekiyordu? İlk iş olarak bilgisizliğini fark etti. Bunun üzerine gizli bir utanç, bir acı yerleşti yüreğine; köklü hiçbir şey bilmediği için, canla başla bağlandığı konulardan, insanların eşitliğinden, dünya nimetlerinin bütün insanlara hakça dağıtılması gerektiğinden söz açmaya cesaret edemiyordu. Ve tabii bilgisiz kişilerin yol yöntem tanımayan, gelişigüzel öğrenme aşkına tutuldu.

* İnsan güçlü olmadığı zaman akıllı olmak zorundadır.

* Yüzünde insanların ve nesnelerin etkisini kabule hazır, yazgısına boyun eğmiş kişilerin yumuşaklığı dolaşıyordu.

* insanın bir üstüne kayıtsız şartsız boyun eğmesi, her isteneni ses çıkarmadan yerine getirmesi gerektiği düşüncesiyle doldurulmuş zihni allak bullak olmuştu.

* Nisan güneşi olanca görkemiyle gökyüzündeki tahtına kurulmuş, dört bir yana ışık saçıyor, doğum sancılarıyla kıvranan toprağı ıslatıyordu. Toprak ananın verimli bağrından yaşam fışkırıyor, tomurcuklar çatlayıp yeşil yaprak halini alıyor, tarlalar, baş vermek için sabırsızlanan tohumların itişiyle ürperiyordu. Tohumlar şişiyor, çatlıyor, sıcağa ve ışığa kavuşmak üzere toprağı yarıp dışarı fırlıyordu. Özsuyu, büyük bir coşkunluk içinde, hışır hışır yükseliyor, çatlayan tomurcukların sesi yeryüzünü kaplayan bitmez tükenmez bir öpücük halinde uzayıp gidiyordu. Arkadaşları durmadan kazma sallıyor, her an yüzeye yaklaşıyorlarmış gibi, kazma sesleri gittikçe belirginleşiyordu. Cana can katan o nisan sabahında, gökteki alevli yıldızın gönderdiği ışınlarla yanıp tutuşan uçsuz bucaksız ovanın dört bir yanından derin bir uğultu yükseliyordu. İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yerküreyi sarsarak baş verecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara bir insan ordusu boy atıyordu.


  











14 Ocak 2021 Perşembe

LEV TOLSTOY " İNSAN NE İLE YAŞAR? "



 


#Tolstoy 📚

1885 yılında yayımlanmış olan "İnsan Ne İle Yaşar?" Lev Tolstoy'un manevi dünyasını anlatan ve kısa öykülerden oluşan en önemli eserlerden birisidir.  Tolstoy, yaşamının son yıllarında, Tanrı, din, ahlak, sevgi, devlet, toplum, özgürlük gibi kavramlar üzerine eserler vermiş, insan yaşamına dair  sorular sorarken, bu soruları iyilik-kötülük; yaşam-ölüm gibi karşıtlıkları temel alarak ahlaki bir çerçevede değerlendirip yanıtlar bulmaya çalışmıştır.

Eser farklı konu ve zamanlarda geçen öykülerle Tolstoy kitaplarında görülen inşa aşamasını ustalıkla örer. Her bir öyküde olay akışı birbirinden bağımsızdır ancak öykülerin hepsi ortak bir amaca hizmet etmektedir  ve her kahraman farklı bir felsefi sorunun peşindedir.

Tanrı'ya inancın, sevginin, iyiliğin getirdiği mutlulugu ; kötülüğün yol açtığı karmaşayı, aşırı hırsın zararlarını ve intikamın yıkıcılığını  gözler önüne sererken bizlere de içinde bulunduğumuz durumu sorgulayıp düşünme payı bırakır. 

Yaşamın amacını, ölümle yüzleşmeyi, sevginin önemini, yoksulluk neticesinde  zorluk çeken insanların hallerini analiz ederek hayatın anlamını kavramaya çalışarak sürekli sorgulama çabası içindedir.

Tolstoy merkezine insan temasını oturtuğu eserini sınırlamaz  günlük olayların hayatımızdaki önemini, üzerimizde bıraktığı etkileri doğal bir uslupla aktarır.


Kitaptaki ilk hikayede fakir bir ayakkabıcı olan Simon’un yolda gördüğü yardıma muhtaç bir kişiye evinin kapılarını açması ve bu kişinin aslında insan kılığına girmiş bir melek olması anlatılmaktadır. Cezalandırılarak dünyaya gönderilen melek insanın neyle yaşayacağı sorunun yanıtını aramaktadır.

“İnsana Çok mu Toprak Gereklidir? ” isimli öyküde ise köylü Pahom’un para biriktirip toprak satın aldıktan sonra kendini bu yolda çok fazla hırpalayıp sürekli toprak almak isterken hayatını nasıl harcadığı konusu işlenmektedir.

 “Ateşi Kivilcimken Söndürmeli ” isimli öyküde Ivan isimli karakterin komşusuyla yaşadığı bir problem sonucu sürekli bir çatışma ve intikam duygusuyla hayatlarının nasıl değiştiği anlatılmaktadır.

"Mum" isimli öyküde gaddarlık ve kötülüğün eninde sonunda kendini mahvettigi tüm çıplaklığıyla aktarmaktadır.

"İlyas" adlı öykü mutluluğun zenginlikle elde edildiği düşüncesinin insanı nasıl yanılttığı işlenmektedir.

"Küçük Kızlar Büyüklerden Akıllıymış" isimli öykü büyüklerin biribirlerine kin tutmalarına neden olan olaylarların sudan sebepleri aktarılmıştır.



ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝


* Ve fark ettim ki; insanlara sadece yaşamaları için hayat bahşedilmiyor. Birbirinin neye ihtiyaçları olduğu bilgisinden uzak yaşıyorlar. Bir arada   yaşayabilmeleri adına birbirleri için gerekli olan şeyleri Tanrı onlara gösteriyor.

* Kutsal bir metne dokunmak her şeyden önce bir risktir. Ona inanmayı değil onu samimi olarak anlamayı istediğimizde karşımızda koca bir tari- hin yükünü buluruz. Tarih boyunca insanların kitabı taşıdığı gibi, kitap da insanı taşıdığından, bu yük hem kitabın kendisine hem de onu anlamak isteyene aittir.

* Öğrendim ki insan kendi hayatından endişe ettiği için değil, içinde sevgi olduğu için yaşar.


📌 Kronolojik Sıralayla Tolstoy Okuma Rehberi 📖
* Çocukluk, Gençlik, İlkgençlik (İletişim Yayınları) (1852 - 1857)
* Öyküler (İletişim Yayınları) (1856 - 1906)
* Sivastopol (İş Bankası Kültür Yayınları) (1855 - 1856)
* Aile Mutluluğu (İletişim Yayınları) (1859)
* Kazaklar (İş Bankası Kültür Yayınları) (1863)
* Savaş ve Barış (İş Bankası Kültür Yayınları) (1869)
* Kafkas Tutsağı (İş Bankası Kültür Yayınları) (1872)
* Anna Karenina (İş Bankası Kültür Yayınları) (1877)
* İtiraflarım (Antik Yayınları) (1880)
* İnsan Neyle Yaşar? (İş Bankası Kültür Yayınları) (1885)
* İvan İlyiç'in Ölümü (Can Yayınları) (1886)
* Kreutzer Sonat (İş Bankası Kültür Yayınları) (1889)
* Efendi ile Uşağı (İş Bankası Kültür Yayınları) (1895)
* Sanat Nedir? (İş Bankası Kültür Yayınları) (1897)
* Diriliş (İş Bankası Kültür Yayınları) (1899)
* Hacı Murat (Can Yayınları) (1912 - 1917)

* Henri Troyat "Tolstoy Biyografisi" (İletişim Yayınları)





12 Ocak 2021 Salı

GEORGE ELIOT "MIDDLEMARCH"

 


Middlemarch 📚

Gerçek ismi Mary Anne Evans olan George Eliot mahlaslı İngiliz yazar Victoria dönemi İngiltere’sinde yaşamıştır. "Middlemarch" adlı romanına 1869 yılında başlamış, 1871-1872 yıllarında tefrika olarak yayımlamıştır. Romanın tek cilt halindeki ilk baskısı ise 1874 yılında  gerçekleşmiştir. İngiliz Edebiyatı'nın en önemli kitaplardan biri olarak kabul edilen eser kurgusal bir kasabada 1829-1832 yılları arasında geçiyor ve birbirinden farklı karakterin kesişen hayatlarını içeren romanda olay örgüsü dört ayrı hikaye üzerinden aşk, evlilik, din, egitim, bilim, sanat, soy, statü, idealizm, siyasi reform gibi temalarla oluşmaktadır. Tarihi olaylara da değinilen eserde özellikle 1832 Reform Yasası'na, demiryollarının döşenmesi sırasında buna destek veren ve karşı çıkanlar ile tıptaki gelişmelere açık olan ve değişimi istemeyenler arasındaki mucadelelere yer veriyor. Yazar romanında 19. yüzyıl İngiltere'sinin kültürel ve toplumsal yapısını başarıyla yansıtmış, toplumsal konuları ele alırken kadın ve erkek gözünden ustaca analiz etmeyi başarmış, insan ruhunu derinlemesine incelenmiştir. 

Bireylerin toplumsal konumları, hayalleri, evliliğin doğası, eşlerin birbirine uygunluğu ve birbirlerinden beklentileri, ihanet, sadakat, kişisel çıkarlar, bencillik, riyakârlık, ikiyüzlülük, rekabet, hayal kırıklıkları, dedikodunun yol açtığı sorunlarla birlikte kasabanın toplumsal , dinsel ve siyasal ahlâkına da eleştiriler gertiyor.


George Eliot, İngiliz edebiyatının başyapıtlarından biri olan Middlemarch’ta yanlış seçimlerin doğurduğu bireysel trajedileri aktarırken sıkıntılı evlilikleri, bilimsel çalışma ortamının oluşmasını saglarken yaşanan sorunları, aile geçmişinin soy ağacının önemi, maddi sıkıntının kısıtladıkları ve parasal refahın yol açtığı duyarsızlıkları, iş ortamının yarattığı rekabetler, toplumsal ahlâk kurallarıyla kişisel ahlaki görüşler, reform ve seçim propagandası gibi meselelerle aslında sadece bir kasabanın sakinlerine değil, tüm insanlığa ayna tutabilmiştir.




ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝
* Bir konuda ne karar vereceğini kestirmek, hava tahminleri yapmak kadar güçtü. Bir tek, kararlarını iyi niyetle verdiğinden ve onları en az parayla harcayarak uyguladığından emin olabilirdiniz o kadar.

* En değişken, en kararsız zihinlerde bile kemikleşmiş birtakım alışkanlıklar vardır.

* Duyarlı ince ruhu, çoğu kimsenin fark etmediği birtakım önemli toplumsal sorunlara hala ilgi duymaktaydı. Kral Cyrus'un su kanalları açarak Gyndes Nehri'nin gücünü kırması gibi o da tüm çabasını, yeryüzünde önemli adlar taşımayan derelere akıtarak harcadı. Ancak, onun çevresindeki insanlar üzerindeki etkileri hesaba kitaba gelmeyecek kadar geniş oldu: Çünkü dünyada iyiliklerin artması biraz da tarihin yazmadığı küçük eylemlere dayanır; ayrıca, eğer hayat şu anda sizler ve benim için daha kötü olabilecekken o kadar da kötü değilse, bu yarı yarıya, ideallerine bağlı kalarak bir köşede gösterişsiz hayatlar yaşamış, şimdi de kimsenin ziyaret etmediği mezarlarda yatan insanlara borçluyuz.

* Her sınır bir son olduğu gibi bir başlangıçtır da. İnsan uzun süre birlikte vakit geçirdiği genç hayatları, başlarına sonraki yıllarda neler geldiğini öğrenmek istemeden bir kenara nasıl bırakabilir? Çünkü hayatın bir parçası tümünün özelliklerini taşısa da, her yanı aynı şekilde örülmüş bir ağ gibi değildir: Verilen sözler tutulmayabilir; heyecanla başlanmış bir iş gitgide kötüleşebilir; o güne kadar kendilerini göstermeden kalmış birtakım güçlü yetenekler, uzun zamandır bekledikleri fırsatı bulabilirler; geçmişte yapılmış bir yanlışı düzeltme arzusu, muhteşem bir eyleme yol açabilir.

*Rubicon, Roma ile Galya arasındaki sınırları belirleyen gösterişsiz, çok küçük bir ırmaktı; önemi, karşı kıyısına geçildiğinde bir imparatorluk kazanılan tarihsel bir olaydan ileri gelmekteydi. Will de şimdi kendi sınırları olan ufak hendeği geçmeye zorlandığını hissediyordu; ama onun hendeğinin ötesinde gördüğü şey bir imparatorluk değil, içine sindiremeyeceği bir tutsaklıktı.

* Gençlik neşesini yitirdi diye, hayatının bundan böyle daha hareketsiz geçmeyeceğini göstermek niyetindeydi. Yeni giysilerin genelde yeni başlangıçlar anlamına geldiğini aklından hiç çıkarmadığından, sakin kafayla karar vermesine yardımcı olabilir düşüncesiyle böylesine cılız bir dış desteğe bile dört elle sarılıyordu.

* Güçlü etkiler uyandırabilen bir olay, gazyağına bulanmış paçavraları tutuşturan ateşten farksızdır.

* Kısa cümlelerle konuşmayı sever, tıpkı bir sürü kökü olan ama su yüzünde yalnız başını gösteren bitkiler gibi, bunların altlarına pek çok anlam yüklediğini düşünürdü.

* Hiçbir şeyimin olmamasını şimdiye kadar asla talihsizlik diye görmedim ben” dedi. “Ancak, yoksulluk bizi en çok sevdiğimiz kimselerden ayırıyorsa, işte o zaman cüzzam kadar kötü olabiliyor.

* Bir şeye karşı çıkmak için ileri sürülebilecek nedenler sınırsızdır; çünkü itirazcılar isterlerse bilginin bittiği yerde durma gereği hissetmeden, cehaletin muazzam olanaklarından sonuna kadar yararlanmaya devam edebilirler.

* Doğru yerde kullanılan bir sözcük her zaman bir güç kaynağıdır ve kendi kesinlik niteliğini eylemlerimize de iletir.

* Şair olmak, algılama gücü her şeyi en ufak niteliklerine kadar hızla görüp anlayabilen; duygu tellerinde gezinerek güzel düzenlenmiş çeşitlemeler çalan bir el gibi, her şeyi anında hissedebilen bir ruha - içine bilginin bir anda duyguya dönüştüğü, duygununsa şimşek çakarcasına yeni bir bilgi aracı durumuna geldiği bir ruha - sahip olmaktır. İnsan böyle bir durumu sürekli değil, ara sıra yaşayabilmekte ancak.

* Uzun bir sebat döneminin ardından başarısızlığa uğramak, başarısızlık demeye değmeyecek bir çabada bile bulunmamaktan çok daha yüce bir şeydir.

* Sözcüklere verdiğimiz anlamlar bizim o sıradaki düşüncelerimize bağlıdır.

* Roma'ya geldiğimden beri sık sık şunu hissediyorum: Çoğumuzun hayatı birer tablo gibi duvara asılabilse, bunlar o resimlerden daha çirkin, daha kaba saba gelirdi bize.

* Ufacık bir ateşle tutuşup yanabilen bir kıskançlık türü vardır; buna tutku bile diyemeyiz; sırf huzursuz bir bencilliğin soğuk ve karanlık mutsuzluğunun doğurup beslediği bir illettir o.

* İnsan kolayca kıskançlığa kapılıp komşularının büyük zaferlerini yerle bir edebilir ve bu tür bir kıyımın cinayet olduğunu düşünmezler.

* Genç ve duygulu bir insanı, bilgiyle dolu geçen yıllardan sonra ilgi ya da anlayıştan yoksun bir duruma gelmiş gibi gördüğü bir zihinle temas kadar kedere boğan hiçbir şey yoktur.

* Herakles için, zevk yerine erdemli olmayı seçmiş, denir ya, aslında hoş bir masal bu; ama, sanki bir kez karar verilince geriye bir şey kalmazmış gibi, masalın yazarı Prodikos kahramanımızın işini iyice kolaylaştırıyor. Başka bir masalsa, Herakles'in kirmeni eline alıp yün eğirdiğini, sonunda da Nessos'un zehirli gömleğini giydiğini anlatır. İyi bir karar, insanı doğru yoldan ayırmayabilir sanırım - ama kendi dışındaki herkesin kararı da ona destek olursa ancak.

* Voltaer'in dediği gibi, sihirli sözcüklerle bir koyun sürüsünü yok edebilirsiniz, ama belli bir miktar arsenikle birlikte olursa ancak. Ben o arseniği bana verecek adamı arıyorum, sihirli sözlerine aldırdığım yok.

* Zihninde her an kendisini izleyen seyirciler vardı

*Düşünce terazileri her şeyi yalnızca toptan tartabilen kaba ve duyarsız pek çok kimse vardı

* Bir evin değişik yerleri nasıl her bir belli özelliklere sahip tahta, demir, taş, tuğla ve çinko gibi malzemelerden yapılıyorsa, canlıların beyin, yürek, akciğer gibi değişik organları da, yapımlarında kullanılan birtakım temel dokulardan oluşuyordu.

* Para gibi, zamanın ölçüsü de ona duyulan ihtiyaçtır

* Bir konuşma bizim için yanlış bir yöne sapmışsa, çaresizlik bataklığına gitgide daha çok gömüleceğiz demektir.

* Öğretmenliğe uygun biri değilim ben; zihnim önümdeki konuyu bırakıp dilediği gibi dolaşmaya fazlaca düşkün. İnsan ücret karşılığı çalıştığı bir işi yapar gibi davranıp da aslında yapmamasındansa, her türlü güçlüğe katlanması daha iyi bence.

* Bir iftirayı ben çıkarmadım demeyi reddetmek, o iftirayı çıkarmakla neredeyse aynı şeydir.

* İnsan yeni bir kimseyle pek çok şeye - daha iyi bir insan olmaya bile - başlayabilir!

* onun ruhunu okuduğunu sanıyordu ama aslında okuduğunu sandığı şeylerin yarısı kendi eğilimlerini yansıtan şeylerdi. Bir başkasının ruhunu bilmek, gençlerin yapamayacakları güç bir iştir, çünkü onların bilinçlerine şekil veren etken, büyük ülçüde kendi istekleridir.

* Doğuştan yetenekli bir oyuncuydu o ve rol yapmak iliklerine kadar işlemişti. Kendi kişiliğini bile oynar ve bunu öylesine iyi yapardı ki oynadığı kişinin tıpatıp kendisi olduğunu fark etmezdi bile.

* İnsan tarihinin hiçbir döneminde ahlak konusunda herhangi bir zihin karışıklığı kabul etmemiştir.

* Dünyaya bakışı hiç kadınca değildi. Böyle bir kadınla yaşamak, insanı eğlendirip rahatlatmak bakımından, kuş ötüşleri diye tatlı gülüşlerin, gökyüzü diye mavi gözlerin bulunduğu bir cennette yan gelip yatmak varken, işten çıkınca gidip bir de ilkokul ikinci sınıf öğrencilerine ders vermekten farksız olurdu.

* Dehada ne kendini beğenmişlik ne de alçakgönüllülük vardır; deha, bir şey yapmak ya da yaratmaktır ama genel değil, değişik, özel bir şey.

* Yeryüzü, adına olasılıklar denen ümit verici benzerlikler ve içinden ne çıkacağı belli olmayan güzel yumurtalarla doludur.

* Hepimiz gelişmenin ne değişik kılıklara bürünerek ilerlediğini; küçük tohumların içlerinde ne güçlü biçimlere bürünecek şeyler sakladığını biliriz.

* Ona göre deha, doğası gereği, zincire vurulmaya gelmezdi; çünkü deha sahibi kimse ancak özgür durumdayken bir yandan içinden gelenleri dilediği gibi ifade edebilir; bir yandan da tüm yüce fırsatları yakalamaya açık bir zihinle, kendisini belli bir çalışmaya çağıran evrenden gelecek işaretleri güven içinde bekleyebilirdi.

* Kendisine hep Aristoteles'in o son derece veciz sözünü hatırlatmışımdır: İnsanı arzuladığı bir gayeye ulaştıracak her iş, önceden sabırla büyük gayret harcamayı ya da ikinci derecede önemli beceriler kazanmayı gerektirir.

* Ne var ki, itibar merakı bizim cömertlik etmemizi sağlar, ama bizi asla cömert bir insan yapmaz — tıpkı gösteriş merakının insanı nüktedan yapmadığı gibi.

* İnsan doğru olanı yapar ama gene de parşömen kağıdına basılı kitap gibi bir şey olmaktan öteye gidemeyebilir.

* Bir şeyin nedenlerini açıklamak genellikle güç gelirdi ona: İnsanların söylemeden de bunları anlamamalarını garip bulurdu; çünkü kendisinin dile getirdiği duygular, hep akla yakın, anlaşılır duygulardı.


* Kadın olalım erkek olalım, biz ölümlüler, sabah kahvaltısıyla akşam yemeği arasında pek çok düş kırıklığını sineye çeker, gözyaşlarımızı bastırırız; dudaklarımızın çevresi bir parça solgun görünür; ama nedeni sorulunca, "Bir şey yok!" deriz. O sırada gururumuz yardımımıza koşmuştur; bizleri sırf başkalarını yaralamamak için kendi yaramızı gizlemeye zorladığı zamanlar, gurur hiç de kötü bir şey değildir.

* Bir su damlasına mikroskopla bile baksak, buna dayanarak yaptığımız yorumların fazlaca kaba çıktığını görürüz
çünkü mikroskopun merceği zayıfsa, hareket halindeki bir yaratığın, birden canlanmış bozuk paralar gibi kendisine doğru koşan daha küçük yaratıkları iştahla yuttuğunu sanırız; oysa aynı damlaya daha güçlü bir mercek altında bakarsak, o yaratığın, toplayacağı yıllık vergileri bekleyen bir dere beyi gibi hiç kıpırdamadan durduğu ve kurbanlarını ona birtakım incecik kılların girdaplara yaratarak sundukları ortaya çıkar.

* Kadınların sonu gelmeyecek bir inceleme konusu olduklarını düşündü.

* Söylediği her söz, maden ocağından yeni çıkmış değerli bir taştı sanki; ya da geçmiş çağların hazinelerini barındıran bir müzenin kapısına yazılmış bir kitabeydi.

* Sebepler kelimelere dökülünce, güçlerini kaybedebilirler; onların narin kokuları, daha kaba olan havaya karışır gider çünkü. Çimlenme safhasındaki tohum, ışıktan uzak tutulmalıdır.

* fikirler ve vicdani kaygılar, ortalığa saçılmış iğnelere benzerdi; insanları yere basmaya ya da oturmaya, hatta yemek yemeye bile korkuturlardı.

* Düşünceye önem vermeliyiz, yoksa eski çağların karanlığına yeniden gömülürüz.

* İnsan zihni, o zihne saat kadranı ya da aile arması gibi bir dış yüzey sağlayan dokulardan çok daha karmaşıktır.



31 Aralık 2020 Perşembe

MİHAİL LERMONTOV ''ZAMANIMIZIN BİR KAHRAMANI''

 


#ZamanımızınBirKahramanı 📖

Mihail Lermontov’un 1840 yılında yayımlanan “Zamanımızın Kahramanı” adlı başyapıtı psikolojik macera romanıdır. Yapıt;  davranışları, duygu ve düşünceleri arasında büyük çelişkiler olan bir neslin psikolojisini en gerçekçi biçimde ve ayrıntılı olarak ortaya koymuştur. 19. yüzyıl Rus edebiyatında hem gerçekçiliğin hem de sosyo-psikolojik roman türünün gelişimine etki etmiştir. Olaylar 19. Yüzyılda emperyalist Rus politikasının ele geçirmek için yerli halkların yıllar süren direnişini bastırmaya çalıştığı bir bölge olan Kafkasya'da geçer. Bir Rus subayı olan roman kahramanı ''Peçorin'' bir kahramandan ziyade bir simgedir, Rus realizminde tüm yönleriyle betimlenen ilk psikolojik portredir. Lermontov, Zamanımızın Bir Kahramanı’nda, kitabın adının çağrışımıyla başlayarak bir portre çizmeye çalışır, bu portre farklı karakterlerin tahlilleri, düşüncelerin, duyguların oluşturduğu çeşitli öykülerle bütünü ortaya çıkarır. Peçorin, çağın tüm kötü özelliklerini içinde barındıran bir karışım gibidir. Kitapta olay ve karakterlerin sadece kendi özel dünyaları değil, tüm çağ yansıtılmıştır. Peçorin, ilk defa detaylı olarak sosyal konum ve psikolojik olarak irdelenmiş karakterdir. 

Peçorin, Lermontov’un zamanının,1840 Rusya’sının bir anti-kahramanıdır, yaşama karşı tutumu tüm değerlerin anlamsızlığının farkında olup her türlü yapıyı, duygu ve düşünceyi ironi ve alayla değerlendiren bir kayıtsızlık biçiminde belirir. Bütün olup bitenler karşısında duygusuz bir kayıtsızlıkla davranır. Var oluş ve ölüm olgusu karşısında bir bireyin hayata sonsuz bir merakla yaklaşıp hem de her türlü değere karşı kayıtsız kalabileceğini aynı anda gösterir. Nihilist ve kadercilik ikilemi arasında kalmış 'gereksiz İnsan' modeli olarak tanımlanan karakter derinliği olmayan duygulara sahiptir, sorumluluk sahibi değildir, hiçbir ilişkisini yürütemez, ne istediğini, kendisini nelerin mutlu edeceğini bilemediği için amaçsızdır, kalıcı bağlar kuramadığı için de sürekli yer değiştirmek ister. Gereksiz İnsan modelini tanımlarken romandaki diğer karakterler, Peçorin’in, kişilik analizini ve psikolojik dünyasını ortaya koymada yardımcı olmuştur. Birbirlerinden farklı ortamlarda yetişmiş, farklı sosyal statüleri temsil eden kadın karakterler arasındaki kişilik benzerliği kaderlerine de ortak edilmiştir. 


Roman iki kısma ayrılır. İlk sayfada bir anlatıcı ve yanında hikayeyi anlatan Maksim Maksimiç yer alıyor. Bu ikilinin sohbetinden yola çıkarak Maksim Maksimiç'in asıl kahraman Grigoriy Aleksandroviç Peçorin ile geçmişte karşılaşmalarını ve onunla olan anıları aktarılır. İlk kısımda Maksim Maksimiç'in Peçorin ile olan anısına değinirken, ikinci kısımda hikaye Peçorin'in günlüğünün yayınlamasıyla okuyucuya sunduğu bölümle günlük formatına dönüşür.




ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* İnsan bir şeyin üstünde çok kafa yorsa, bir de bakar ki hayat uğrunda tasalanmaya değmiyor...

* Ne ünün ne de mutluluğun öğrenmekle ilgisi olmadığını anladım, en mutlu insanlar bilgisiz insanlardır çünkü, ün de bir talih meselesidir, ün kazanmak için becerikli olmak yetiyor.

* İsterse en kötü insanın olsun, bir insanın ruhunun tarihi, bütün bir ulusun tarihinden daha az meraklı, daha az eğitici değildir. Özellikle bu tarih, olgun bir kafanın kendi üzerindeki gözlemlerinin sonucuysa ve yakınlık sağlama tutkusuyla yazılmamışsa. Rousseau'nun "itiraflar" ı bile, yazarı tarafından arkadaşlarına okunmuş olmanın kusurunu taşır.

* Ortalama bir zekası vardır; nükteleri epey güldürücüdür ama çoğu kere yersiz kaçar, üstelik zekası keskin felan da sayılamaz; bir kelimeyle alt edebileceği tek kişi yoktur dünyada; insanları tanımaz, zayıf noktalarından habersizdir çünkü bütün ömrü boyunca yalnız kendisiyle ilgilenmiştir. Amacı bir roman kahramanı olabilmektir. Bu dünyaya göre yaratılmadığına, bu yüzden de hep acı çekmeye mahkum olduğuna başkalarını inandırmaya öylesine çalıştı ki kendisi bile neredeyse inandı söylediklerine.

* Ah kibir! Arşimet'in dünyayı yerinden oynatmada kullanmayı tasarladığı kaldıraçsın sen!

* Hayatın kasırgası içinden birkaç fikirle çıktım ben, duygu aramayın. Uzun süredir kalbimle değil kafamla yaşıyorum zaten. Kendi tutkularımı ve davranışlarımı dikkatle inceliyorum, ilgiyle ama hep dışarıda kalarak. Benliğimde iki kişi barınıyor: Bunlardan biri, kelimenin tam anlamıyla yaşıyor, öbürü ise onu yargılıyor. Birinci, belki de bir saate kadar sizden ve dünyadan ayrılacak, ötekiyse... öteki ne olacak ?..

* Hayata, onu bütün ayrıntılarına kadar kafamda yaşatarak atıldım ve tıpkı önceden okunmuş bir kitabın kötü bir taklidini okur gibi bunaldım, tiksinti duydum.






27 Aralık 2020 Pazar

MAGDA SZABO ''KAPI''

 


#MagdaSzabò 📚 #Kapı 🚪

Çağdaş Macar edebiyatının önemli temsilcilerinden biri olan Magda Szabó tarafından kaleme alınan, 2003 yılında Fransa'nın yabancı roman dalında en saygın ödülü olan Femina ödülünü kazanan Kapı; Macaristan'ın yakın tarihiyle birlikte, savaşların ve sonuçlarının oluşturduğu çocukluk ve gençlik travmaları ve yaşamına etkilerini iç içe geçirerek anlatan bir yazar ve ona ev işlerinde yardımcı olan yaşlı hizmetçisiyle aralarındaki çetrefilli ilişkiyi anlatan kitap; yazarın yaşam, ölüm, din, ahlak, edebiyat ve sanat hakkında bildiklerini ve düşündüklerini sorgulamasını sağlayan öz yaşam öyküsü niteliğindedir. Yazar, dış dünyadan ziyade adaleti iç dünyada sağlamayı seçer. Bireysel ahlak değerleri ve toplumsal kurallar arasındaki çizgiyi ve yer yer oluşan çelişkileri aktarır.

İkinci Dünya Savaşı boyunca yazmaya başlayan yazarlar grubunun içinde yer alan Magda Szabó, postmodern bir anlatıyla tarihi, kendi dünyasıyla birlikte açar, tarihin tozlu yollarına içinde adım adım giderken, kendi hayatına bıraktığı izleri ve oluşturduğu hikayeyi de analiz eder.

Gizemli bir kapı ardında saklanan bir hayatın sır perdesinin aralanmasını anlatan eser, mitolojik bir armoniye dönüşür.  Tragedya kahramanlarını andıran yaşlı, güçlü, donanımlı bir kadın ve bir yazar arasında kurulan mesafeli ve çatışmalı ilişki, yazar karakterine bildiklerinin doğruluğunu sorgulama şansı verirken, yaşlı kadın yaşadığı dramatik olayların etkilerinin doğurduğu sonuçların dışına çıkmaktan kaçar ve hayatında yer eden kuralları sabitleyerek şartlandığı düşünceleri asla değiştirmez. Mahallenin dikbaşlı ama yardımsever hizmetkarı Emerenc’in yaşamındaki kapalı kapılar ardı sıra açılırken, yazarın gördüğü karabasanda sürekli yüzleşmek zorunda kaldığı mazinin izlerini, sırrını taşıyan kapı, yazar açısından üstesinden gelinemeyen büyük bir engeldir, ancak gün gelip kırılıveren kapı; yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgiyi ve hayatın ne olursa olsun devem ettiği gerçekliğine açılır; duygusal nedenlerin ihtiyaçlar karşısında arka plana atıldığı hayatta kalanın yüzleşmesi gerektiği gerçekliklere..



ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* Bu kitabı tanrı için yazmadım, O ruhumun derinliklerini biliyor. Bu kitap, her şeye tanık olan ve ister uyanık, ister uykuda olsun yaşamının her ânını izleyen gölgeler için de yazılmadı. Bu kitap insanlar için yazıldı.

* İnsan, dünyaya çiçek olarak gelsek kimin hangi çiçek olarak doğacağını hissedebiliyor.

* Ne zaman klasiklerden kuşku duyma cüretini göstermişsem her seferinde mahcup olmuşumdur.



19 Aralık 2020 Cumartesi

LEV TOLSTOY " ANNA KARENİNA "

 


#Tolstoy  📚 #AnnaKarenina 📖

1870’li yıllarda Tolstoy tarafından yazılan Anna Karenina, realist bir bakış açısıyla kaleme alınmıştır. Rusya’nın sosyolojik yapısını ve yaşayış tarzını irdeleyen Rus Edebiyatı'nın en önemli eserlerinden biridir. Anna Karenina, ilk olarak bölüm bölüm tefrika edilmiş, daha sonra kitap haline getirilmiştir. 

Anna Karenina, özellikle insan karakterinin analizi ve psikolojik tahlilleriyle çok başarılı bir romandır, karakterlerin karmaşık ruh halleri ve toplumla yaşadıkları çetrefilli ilişkileri öne çıkarır. Tolstoy,  portreleri oldukça başarılı bir şekilde tahlil etmiş, romana psikolojik bir boyut kazandırmıştır. 

Tolstoy romanlarında birey ve toplumun hikâyesini, aralarındaki bağı göz önünde bulundurarak ele alır. Aşk, tutku, kıskançlık, sadakat gibi temalarla bezeyerek evlilik müessesine ilişkin geleneksel beklentileri ele alıp, dürüst bir evliliğin sunduğu mutluluğu, yasak aşkın verdiği hayal kırıklıklarını karşılaştırır. Eserin arka fonundaki temel tema; mutlu bir birlikteliğin ne şekilde sağlanacağı düşüncesidir. Tolstoy, Anna Karenina'yı yargılayıp onu dışlayan insanların ikiyüzlülüğünü de ortaya koymaktadır.  

Sevgi ile bağdaşmayan hiçbir birlikteliğin mutlu bir sona ulaşamayacağı, mevki makam ve çıkar ilişkilerine dayalı evliliklerin huzur getirmeyeceği vurgulanmıştır.

Anna Karenina'nın güzelliği ve tutkulu aşkı okuru cezbeden buzdağının görünen yüzüdür, roman; yasak aşk paravanının arkasında devrim öncesi Rus toplumunu işler. Çarlık Rusya’sının üst sınıfına mensup asilzadeler arasında yaşanan birbirinden bağımsız iki aşk macerasını anlatırken Rus toplumunun yaşamlarını ve hayata bakış açılarını çarpıcı bir şekilde dile getirmektedir. 

Kendisinden yirmi yaş büyük, ahlaki değerleri her şeyin üstünde tutan yüksek dereceden bir devlet memuru olan Aleksis Karenina ile genç yaşında evlenen Anna, Vronski’yle tanıştıktan sonra hayatı değişir, romandaki karakterlerin hayatları da bağlantılı olarak değişir. 

Eser, Lev Tolstoy’un hayat öyküsünden alınmış birçok olay ve kişiler bulunması nedeniyle de otobiyografik özellik te taşımaktadır. Yapıttaki Kostantin Levin karakteri Tolstoy'un kendisinden sunduğu izlerle kurgulanmıştır.

En fazla sinemaya uyarlanan kitaplardan biri olan Anna Karenina bugüne kadar yaklaşık 30 kez beyaz perdeye taşındı. En son Joe Wright’in yönetmenliğini yaptığı başrollerini Keira Knightley, Jude Law, Aaron Taylor-Johnson'un paylaştığı film 28 Aralık 2012 de vizyona girmiştir. Sinema dışında 3 tiyatro oyunu, 3 radyo oyunu, 5 televizyon dizisi, 3 bale, 2 müzikal oyun, 10 opera yapıldı.


ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir.

* Kendisine karşı dürüst bir adamdı. Kendi kendisini kandıramaz ve yaptığından pişman olduğuna inandıramazdı.

* Hayatın bütün bu çok zor ve yanıtsız sorularına verdiği ortak yanıtın dışında bir yanıt yoktu. Bu yanıt şuydu: Günün gerektirdiği şekilde yaşamak, yani unutmak.

* Aşırı olmayan, ancak çoğunluğun desteklediği liberal bir gazete alır ve okurdu. Aslında ne bilim, ne sanat, ne de politika onu ilgilendirmediği halde, bütün bu konularda çoğunluğun ve çoğunluğun gazetesinin izlediği görüşleri katı bir biçimde destekler ve bu görüşleri ancak çoğunluk değiştirdiğinde değiştirirdi ya da daha doğrusu bu görüşleri değiştirmez, bunlar onun kafasında fark etmeden kendiliğinden değişirdi.
Hiçbir eğilimi, görüşü seçmiyordu, tıpkı şapkasının ya da ceketini modelini seçmeyip ayağına getirilenleri aldığı gibi bu eğilim, ve görüşler de ona kendiliğinden geliyorlardı. Oysa genellikle olgun yaşlarda gelişme gösteren bir düşünce etkinliğinin gerekli olduğu belli bir topluluk içinde yaşayan onun gibi birinin görüş sahibi olması, bir şapkasının olması kadar gerekliydi.

* Bizim düşüncemize göre, tehlike sahte devrim yalanından değil, ilerlemeyi frenleyen gelenekçilik ısrarından kaynaklanmaktadır.

* Kimden gelirse gelsin,kime yönelik ve hangi konuda olursa olsun her türden iğneleyici sözün anlamını, kendisine özgü bir düşünme cabukluguyla kavrardi, bu da onu her zaman mutlu ederdi.

* İlk gençlikte bir araya gelmiş arkadaşlar birbirlerini nasıl severse, onlar da kişiliklerinin ve zevklerinin farklı olmasına karşın birbirlerini öyle severdi. Farklı çalışma alanlarını seçmiş insanlar arasında sık sık olduğu gibi, onların da her biri, diğerinin çalışmasını üzerinde uzun uzun düşünerek zihninde haklı görse bile, içinde ruhunda bu çalışmayı küçümsüyordu. Kendi sürdürdüğü yaşam her birine göre tek gerçek yaşam, arkadaşınınki ise sadece hayal, bir görüntüydü.

* İnsanın faaliyetinde ruhsal ve fiziksel olaylar arasında bir sınır var mıdır, varsa nerededir?

* Senin önünde bir gelecek var, bense şimdiki zamanı yaşıyorum, o da şöyle böyle.

* Yaşamımı iğrenerek okurken tir tir titriyor, lanetler okuyorum ve acıyla sızlanıyorum...

* Grimm'in bir masalı vardır:gölgesiz adam ya da gölgesi olmayan adam. Bir nedenden ötürü ona verilmiş bir cezaymış bu. Cezanın ne olduğunu hiçbir zaman anlayamadım. Ama bir kadın için gölgesiz olmak hoş bir şey olmamalı.

* Hiç kimse durumundan hoşnut değil, ama herkes aklından hoşnut

* Hayatın kendisiyle her karşılaştığında ondan kaçmıştı. Şimdi uçurumun üstündeki bir köprüden sakin sakin geçerken birden köprünün kaldırılmış olduğunu ve orada bir girdap bulunduğunu gören bir adamın hissettiğine benzer bir duygu içindeydi. Girdap gerçek hayat, köprü ise kendisinin yaşadığı yapay hayattı.

* Kendisini hiçbir şey geçirmeyen bir yalan zırhı giymiş gibi hissediyordu. Görünmez bir gücün ona yardım ettiğini, ona destek olduğunu hissediyordu.

* Kıskançlığın insanı aşağılayan ve küçük düşüren bir duygu olduğunu kabul ederim ve hiçbir zaman bu duyguya kendimi kaptırmam; fakat ceza görmeden çiğnenmesi mümkün olmayan malum terbiye kuralları vardır.

* Ruhumuzu kurcaladığımızda sıklıkla orada fark edilmeden yatan bir şey bulup çıkarırız.

* Bir matematikçi, zevk, gerçeği ortaya çıkarmak değil, onu aramaktadır, demiş.

* Pusulasına bakıp, hızla ilerlediği yönün gitmesi gereken yönden çok farklı olduğunu, geçen her dakikanın onu asıl izlemesi gereken yönden daha çok uzaklaştırdığını ve doğru yoldan ayrıldığını kabul etmenin, ölümü kabul etmekten farksız olduğunu gören bir denizcinin hissettigine benzer bir duygu uyandırıyordu.

* Ben, kendisine yiyecek verilen aç bir insan gibiyim. Üşüyordur, giysileri yırtık pırtıktır, utanıyordur belki, ama mutsuz değildir. Ben mutsuz muyum? Hayır, işte benim mutluluğum...

* Yalnızca yükselme hırsı, yalnızca başarı kazanma isteği. İşte onun ruhunda sadece bunlar var. Yüksek düşünceler, eğitim aşkı, din ise yalnızca başarı kazanmak için birer araç.

* Çirkin yumruk dövüşü yada İspanyanın boğa güreşleri barbarlık belirtisidir. Ancak uzmanlaşmış spor, gelişmenin işaretidir.

* Bütün eylemlerimizin motorunun yine de kişisel mutluluğumuz olduğunu düşünüyorum.

* Temeli kişisel çıkardan almıyorsa, hiçbir çalışma sağlam olamaz. Bu, genel bir gerçektir, felsefi bir gerçektir.

* Yüzyıllardır felsefenin başlıca görevi, kişisel çıkarla toplum çıkarı arasında var olan zorunlu ilişkiyi bulmaktır.

* Sadece ve sadece kurumlarındaki önemli şeyleri sezebilen, bunlara değer veren ulusların geleceği vardır ve ancak bu uluslardan tarihsel ulus olarak söz edilebilir.

* * Kadın, bağımsız ve eğitimli olma hakkını istiyor. Bunun olanaksızlığıyla rahatsız oluyor, eziliyor.

* Görevler haklara bağlıdır: Güç, para, şeref. Kadınlar işte bunları arıyorlar.

* Kadın eğitim eksikliği yüzünden haklarından yoksundur, eğitim eksikliği ise hakların yoksunluğundan kaynaklanmaktadır. Unutmamak gerekir, kadınların köleleştirilmesi o kadar büyük ve eski bir konudur ki, onları bizlerden (erkeklerden) ayıran uçurumu genellikle anlamak istemeyiz.

* Dillerin biçimlerini inceleme süreci manevi gelişmeyi özellikle olumlu etkiliyor. Ayrıca klasik yazarların etkisinin en yüksek derecede ahlaki bir etki olduğunu yadsımak olanaksızdır, oysa günümüzün yarasını oluşturan zararlı ve yalanlarla dolu öğretiler ne yazık ki doğa bilimleri eğitimiyle birleşiyor.

* Ölümü düşündüğün zaman hayatın güzellikleri azalır, ama daha sakin olursun.

* Düşüncelerime ve çalışmalarıma müthiş değer veriyorum, ama aslında sen bunu, tüm dünyamızın ufacık bir gezegenin üzerine yapışmış küçük bir küf tanesinden başka bir şey olmadığı şeklinde düşün. Biz ise düşünceler, işler gibi çok yüce bir şeyimiz olabileceğini düşünüyoruz. Birer kum tanesi bunların hepsi.

* Her şeyde sadece ölümü ya da ölümün yakınlığını görüyordu. Yalnızca giriştiği iş onu meşgul ediyordu. Ölüm gelmediği sürece hayatı bir şekilde yaşamak gerekiyordu. Onun için her şeyi bir karanlık kaplamıştı; fakat tam da bu karanlık sayesinde, karanlıkta ona tek yol gösteren kılavuzun yaptığı iş olduğunu hissediyordu ve gücünün son damlalarını kullanarak işine sarılıyor, tutunuyordu.

* Sen hiçbir şeyi düzenlemek istemiyorsun; sen sadece hayatın boyunca yaptığın gibi ayrıksı davranmak istiyorsun.

* “Sen başkasına ait bir düşünceyi alıp, bu düşüncenin gücünü oluşturan her şeyi ondan ayırmışsın ve bunun yeni bir şey olduğuna inandırmak istiyorsun.”

* Tek yaptığın başkasına ait bir düşünceyi almak, ama onu bozmak olmuş. Bu düşünceyi uygulanamayacak yerlere uygulamak istiyorsun.

* Tam nasıl yaşayacağı meselesi birazcık açıklık kazanmışken karşısına çözümü olanaksız yeni bir mesele çıkmıştı: Ölüm.

* Her şeyin kaçınılmaz sonu olan ölüm ilk kez karşı konulmaz bir şekilde gözünde canlanıyordu. Burada, yarı uyur yarı uyanık inleyen ve alışkanlıkla hangisi olduğunu umursamadan kâh şeytana seslenen sevgili ağabeyinde ölüm, ona hiç de eskiden göründüğü kadar uzak değildi. Ölüm kendisinin de içindeydi, bunu hissediyordu. Bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa otuz yıl sonra, hepsi bir değil miydi? hiçbir zaman düşünmemiş olmanın ötesinde bunu düşünemiyor ve düşünmeye cesaret edemiyordu.
''Çalışıyorum, bir şeyler yapmak istiyorum, ama her şeyin biteceğini, ölümü aklımdan çıkartmıştım.''
Karanlıkta büzülüp dizlerine sarılarak yatağın üstünde oturmuş, düşüncelerinin gerginliği yüzünden soluğunu tutarak düşünüyordu. Zihni çalıştıkça bunun kesinlikle böyle olduğunu, gerçekten de ölümü unuttuğunu, hayatta ufacık bir ayrıntıyı, ölümün geleceğini ve her şeyin böylece sona ereceğini, bir işe girişmeye hiç değmeyeceğini ve bunun hiç çaresi olmadığını gözden kaçırdığını daha çok anlıyordu sadece. Evet korkunç bir şeydi, ama öyleydi.
“Ama henüz hayattayım. Peki şimdi ne yapmalıyım, ne yapmalı?” diyordu

* Düşünceleri çok çeşitliydi, ama bütün düşüncelerin sonu aynıydı: Ölüm.

* Doğru bir düşüncenin verimli sonuçlar vermemesi olanaksızdır.

* Yoksulluğun yerini genel bir zenginlik ve bolluk, düşmanlığın yerini uzlaşma ve çıkar birliği almalı. Tek kelimeyle kansız bir devrim, ama çok büyük bir devrim.

* Düşüncesinin götürdüğü yer hiç umrumda değildi; onun için tek gerekli olan düşünme süreciydi. Ve düşünme süreci onu bir çıkmaz sokağa soktuğu zaman hoşuna gitmiyordu.

* Bütün kendine özgü ve köşesine çekilip tek başına düşünen insanlar gibi başkasının düşüncesini anlamakta zorluk çekiyordu,özellikle kendi düşüncesi konusunda taraflı davranıyordu.

* Hiçbir zaman bağımsız olmasa da gayet tutarlı düşünceleriyle kendi yolunda yürüyüp giden, son derece belirli ve kesin bir doğrultu izleyen yaşamı ise düşüncelerinden bağımsız olarak ve hemen hemen her zaman düşüncelerine ters düşecek şekilde ilerleyen şaşırtıcı insanlardan biriydi.

* Kayığının su aldığını görüyordu, ama suyun girdiği yeri bulmuyor, belki de kendisini kandırarak aramıyordu.

* Doğuştan maddi bağımsızlıkları, adları sanları bulunmadığı ve bizim doğduğumuz güneşe yakın olmadıkları için parayla da güzel sözlerle de satın alınmaları mümkündür. Tutunmaları için kendilerine bir yön bulmaları gerekir. Onlar kendilerinin de inanmadığı, kötülük doğuran bir düşünceyi sürdürür; ve bütün bu yönelim, sadece devlet malı bir ev ve bilmem ne kadar maaş alma aracıdır. Onların kartlarına baktığın zaman görürsün ki, her şey o kadar zekice değildir. Belki de ben onlardan daha kötü, daha aptalım. Gerçi neden onlardan daha kötü olmam gerektiğini bilemiyorum ya. Ama benim ve senin galiba önemli bir üstünlüğümüz var: Bizim satın alınmamız daha zor. Ve bu tip insanlar her zamankinden daha gerekli.

* Komünist diye bir şey yok. Ama düzenbaz insanların her zaman zararlı, tehlikeli bir parti uydurmaları gerekir. Eski bir oyundur bu. Hayır, senin ve benim gibi bağımsız insanların oluşturacakları bir iktidar partisi gereklidir.

* Her şeyi yapabilecek, ama hiçbir şey istemeyen bir insanın bu bağımsız konumunun artık silinmeye yüz tuttuğunu, pek çok kişinin onun dürüst ve iyi bir genç olmak dışında hiçbir şey yapamadığını düşünmeye başladığını hissediyordu.

* Çevresini saran koşulların karmaşıklığını en küçük ayrıntılarına dek bilen insan, ister istemez bu koşulların karmaşıklığının ve bunlara açıklık getirme zorluğunun sadece kendisinin kişisel, rastlantısal bir özelliği olduğunu sanır ve başkalarının da tıpkı kendisi gibi karmaşık kişisel sorunlarla kuşatılmış olduğunu hiç aklına getirmez.

* İnsanın sıkılmaması için sıkılacağını aklına getirmemesi gerekir. Bu tıpkı uykusuzluktan korksan bile uykuya dalamayacağından korkmana gerek olmaması gibi bir şeydir.

* Aynı şeye hem trajik açıdan bakmak ve ondan bir ıstırap çıkartmak, hem de basit, hatta neşeli açıdan bakmak mümkün.

* Yorulan gözlerin bazen nesneleri çift gördüğü gibi, ruhundaki her şeyin çiftleşmeye başladığını hissediyordu. Bazen neden korktuğunu, ne istediğini bilmiyordu. Olanlardan ya da olacaklardan korkuyor mu, bunları istiyor mu, tam olarak ne istiyor, bilmiyordu.

* Uzun zamandır ağrıyan dişini çektirmiş bir adamın duygularını hissediyordu. Hasta, çektiği korkunç ağrıdan ve kafasından daha büyük bir şeyin çenesinden çıkartıldığını hissettikten sonra yaşadığı mutluluğa hâlâ inanamayarak, hayatını bunca zamandır zehir etmiş ve bütün dikkatini üzerine toplamış olan şeyin birdenbire artık var olmadığını, yeniden yaşayabileceğini, düşünebileceğini ve ilgilendiği tek şeyin diş ağrısı olmayacağını hisseder.

* Tanrı günü vermiş, gücü de vermişti. Gün de, güç de çalışmaya verilmiş, ödülü de yine çalışmadaydı. Ama çalışma kimin içindi? Çalışmanın meyveleri nasıl olacaktı?

* Bana nasıl acı çektirdiğini bilseydiniz! Bu, çocuğunuzun ölmesi ve birilerinin size gelip, işte şöyle olsaydı, böyle olsaydı, yaşayabilseydi, siz de ona sevinirdiniz demeleri gibi bir şey. Oysa o öldü, öldü, öldü...

* Seçimi kendi yapan ve özgür olan siz erkekler kimi sevdiğinizi her zaman açıkça bilirsiniz. Ama kadınca, genç kızlara özgü bir utanç içinde bekleme durumunda olan, siz erkekleri uzaktan gören, her şeyi söylenen sözlerden çıkaran bir kızın ne söyleyeceğini bilmemek gibi bir duygusu olabilir.

* Yapmacıklık, ne şekilde olursa olsun en akıllı, en sağgörülü adamı bile kandırabilir; ama yapmacıklık ne kadar büyük bir ustalıkla gizlenirse gizlensin en kıt anlayışlı çocuk bile onu anlar ve tiksinir.

* Sen genellikle Fransızların dedikleri gibi son derece primesautiére'sin*, tutkulu, enerjik bir çalışma istiyorsun ya da hiç istemiyorsun.
(aklına geleni yapan, ani karar veren, aceleci.)

* Tıbbı yeni bir terimle zenginleştirmek istiyorum: Arbeitscur*.
(İşle tedavi. (Alm.))

* Sadece ve sadece kurumlarındaki önemli şeyleri sezebilen, bunlara değer veren ulusların geleceği vardır ve ancak bu uluslardan tarihsel ulus olarak söz edilebilir.

* Yüzyıllardır felsefenin başlıca görevi, kişisel çıkarla toplum çıkarı arasında var olan zorunlu ilişkiyi bulmaktır.

* Temeli kişisel çıkardan almıyorsa, hiçbir çalışma sağlam olamaz. Bu, genel bir gerçektir, felsefi bir gerçektir.


📌 Kronolojik Sıralayla Tolstoy Okuma Rehberi 📖
* Çocukluk, Gençlik, İlkgençlik (İletişim Yayınları) (1852 - 1857)
* Öyküler (İletişim Yayınları) (1856 - 1906)
* Sivastopol (İş Bankası Kültür Yayınları) (1855 - 1856)
* Aile Mutluluğu (İletişim Yayınları) (1859)
* Kazaklar (İş Bankası Kültür Yayınları) (1863)
* Savaş ve Barış (İş Bankası Kültür Yayınları) (1869)
* Kafkas Tutsağı (İş Bankası Kültür Yayınları) (1872)
* Anna Karenina (İş Bankası Kültür Yayınları) (1877)
* İtiraflarım (Antik Yayınları) (1880)
* İnsan Neyle Yaşar? (İş Bankası Kültür Yayınları) (1885)
* İvan İlyiç'in Ölümü (Can Yayınları) (1886)
* Kreutzer Sonat (İş Bankası Kültür Yayınları) (1889)
* Efendi ile Uşağı (İş Bankası Kültür Yayınları) (1895)
* Sanat Nedir? (İş Bankası Kültür Yayınları) (1897)
* Diriliş (İş Bankası Kültür Yayınları) (1899)
* Hacı Murat (Can Yayınları) (1912 - 1917)

* Henri Troyat "Tolstoy Biyografisi" (İletişim Yayınları)


















17 Aralık 2020 Perşembe

FRANZ KAFKA " DÖNÜŞÜM "


#Kafka 📚

Franz Kafka’nın 1915’te yayınlanan 'Dönüşüm' adlı kitabının kurgusu, bir adamın ansızın kendini böcek olarak bulması üzerine kuruludur. Dönüşüm, vurucu ve net bir girişle başlar. İnsandan böceğe dönüşüm! Kafka bu dönüşümü somut bir olaydan ziyade soyut, felsefi bir olgu olarak işlemiştir. İnsanın kendini böcek gibi hissettiği zamanları yazar, hem dönüşümü yaşayan hem de bu dönüşümden mustarip olan etrafındakilerin, bu dönüşümün hayatlarına etkilerini ve bu böcekten uzak durma nedenlerini aktarmıştır.

Kafka, insanların kendinden farklı olan ve normal olmayanlara karşı hislerini ve düşüncelerini, Gregory Samsa'nın ailesinin kendisine olan tavırlarının dönüşüm sonrası değişimini sanatsal bir edebi dille mükemmel işlemiştir. İnsanları kırmamak için kendinden çok fazla taviz veren bireyin trajik sonu ele alınmıştır.
Kafka çekirdek aile içindeki yozlaşmaları, bencillikleri, akrabanın birbirinin sırtına yük oluşunu ve toplumun dayattığı normları kabullenmeyen bireyin tragedyasını okuyucuyu sarsarak aktarır. Olağan düzenin bozulması, beklenen sorumlulukların yerine getirilmemesi en yakından tüm çevreye kadar dışlanmaya yol açması psikolojik analizlerle aktarılmıştır. 
Kitap iktidar, kapitalizm ve yabancılaşma üzerinde durmuştur. Birey için iktidar önce kendi evinde başlar; her ne kadar samimi olduğu düşünülen akrabalık ilişkisi biçimi olsa da aile bireyin her türlü güç karşısında, tüm yaşamında nasıl bir pozisyon alacağını gösterir. Bunu sevgi, korku gibi duyguları da etkileyerek davranışları belirleyerek yapar; kimini ezik içine kapanık, kimini ukala laubali, kimisini özgüvenli, kimisini temkinli alarak şekillendirir bu özellikler toplumun kabul ettiği başarı ve başarısızlık olarak yorumlanan niteliklere yol açar. İktidar bizi okulda öğretmen, işte amir, evlilikte eş olarak hep etki altına alır, her an her yanımızdan hayatın her alanında ve her zaman kuşatma altına alır; bedenimize, zihnimize, dilimize, dinimize, aklımıza, fikrimize, zikrimize, ruhumuza kadar hakim olmak ister, bizi boğup nefessiz bırakacak boyuta çıkar, bunu fark ettiğimiz zaman kendimizi bir böcek gibi değersiz hissettirir. İktidar bizden, biz de artık kendimizden tiksinir oluruz. Bu bağlamda bir parazit, sonrasında herkesin hayatından çekip gitmesi, ezilmesi gereken bir böcek durumuna düşülür.



ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR 📝

* Gregor Samsa bir sabah tedirgin rüyalardan uyandığında, kendini yatağında azman bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.

* Biraz daha uyusam ve bütün bu delilikleri unutsam

* ... burada kurtarıcı bir şeyi hatırlıyordu anlaşılan, eskiden pencereden bakmak onun için bu anlama geliyordu.

* Dünyanın yoksul insanlardan beklediğini sonuna kadar yerine getiriyordu onlar

* Müzik onu bu denli etkilediğine göre bir hayvan olabilir miydi?